Bölümler için çok teşekkürler
Novel Günleri - Bilgilendirme!
Bölümün tamamını okumak için üye olmalısınız! Üye olmak için tıklayınız.
27. Bölüm Kuzey Bölgesi (6)
Toplam 13 lord birlikte komplo kurmuştu, Hugo da şimdiye kadar yedi yeri ziyaret etmişti. Ziyaretinin ardından altı bölge berbat bir hal almıştı. Lordların tebaası ve çocuklarının hepsi soğukkanlılıkla öldürülmüştü. Öldürülen insan sayısı birkaç yüz kadardı.
“Birkaç istisna yapamaz mısınız? Sürpriz ziyaretlerinizden sonra işler o kadar birikti ki yorgunluktan öleceğim!”
“İleride soruna sebep olabilecek her şeyi yok edeceğim. Ne duruyorsunuz? Her şeyi kendi başıma yapmamı mı bekliyorsunuz?”
Şövalyeler itaat edip hemen kılıçlarını çektiler. Kılıçların çarpışma sesleri, çığlıklar ve feryatlar birbirine karıştı. Birkaç dakika içinde yaklaşık 50 kişi bir et yığınına dönüştü. Kan kokusu hızla salonları doldurdu.
“Hah...”
Fabian derin bir iç çekti. İşlerinin gitgide daha da büyüdüğünü görebiliyordu. Niye hadlerini bilmeden aptalca işler çevirip onun iş yükünü arttırmak zorundaydılar ki! Fabian, gözlerinin önünde ölen tüm o insanlardan daha çok izin günleri için endişe duyuyordu. Şövalyelere göre, Fabian kendilerinden çok daha çılgın görünüyordu.
‘Bu zaten beklediğim bir şeydi ama... bütün bu insanları gerçekten böcek gibi öldürüyor.’
Fabian'ın acımasız gerçek hakkındaki düşünceleri epey kısaydı zira artık buna fazlasıyla alışmıştı. Bütün suç, en başta tüm bu pisliği başlatanlara aitti.
‘Ben olsam intiharı tercih ederdim. Aptallar.’
Bu soylular, Kuzey Hükümdarı'nın huylarından hiç anlamıyorlardı. Hugo herhangi bir şeyi karmaşık hale getirmekten nefret ederdi. İşler karıştığında, çözmeye çalışmaktansa onu kesmeyi tercih ederdi. O bir şeyden memnun değilse, affetme diye bir şey yoktu. Fabian, Lord Dükü'nün zaman zaman çok acımasız olduğunu düşünürdü ancak kararsız bir hükümdardan yüz kat daha iyiydi.
“Yarın sabah yola çıkıyoruz.”
“Emredersiniz!”
Şövalyeler sert bir şekilde cevap verdiler. Kenarda duran Fabian derin bir iç çekti. Adamın sorunları çözme şekli çok hızlıydı. Bu hızla giderse, her şeyi bir ay içinde hallederdi.
On üç bölge lordu hafife alınacak bir şey değildi. Bireysel olarak, toprakları küçüktü ama hep birlikte, Kuzey topraklarının büyük bir bölümünü oluşturuyorlardı. Ancak Dük Taran'ın şövalyeleri sıradan yetenekli insanlar değillerdi. Yıllardır sınırdaki barbarlara karşı savaşmışlardı ve bu süre boyunca hepsi katlanarak güçlenmişlerdi. Hepsi çok fazla gerçek yaşam tecrübesine sahipti ve öldürme becerileri başka bir seviyedeydi. Ek olarak, Dük Taran şövalyelerle her gün kişisel olarak antrenman yapıyordu; bir an bile rahatlamalarına imkan yoktu.
Dük ve şövalyeler, geniş Kuzey bölgesini çaprazlama tarayarak, sınırdaki barbarlarla uğraşıyorlardı. Artık ölüm makinelerinden başka bir şey değildiler. Bu şövalyeler için bu tür durumlar bir koyun sürüsüne karşı savaşa girmek gibiydi.
Bir şövalye hızlı adımlarla salona girip baş şövalyeye istihbarat verdi. Baş şövalye Elliott da bilgileri düke iletti.
“Onu yakalamışlar.”
“Onu buraya getirin.”
Birkaç şövalye başlarını sallayarak birbirleriyle anlaştı ve salondan ayrıldı. Kısa bir süre sonra iki şövalye bir adamı sürükleyerek içeri girdi. Adamın kendi hali de berbattı ama salondaki kaosu görür görmez çığlık atmaya başladı. Tam o sırada bir şövalye adamın boynunun arkasına vurdu ve yere düşmesine neden oldu.
“Waaah!”
Adam yerde sürünerek kendini kaybetmiş bir şekilde ağlıyordu. Dük, adamın ağlamaya devam etmesine izin verecek kadar iyi kalpli değildi. Tam ona bir tekme atmak üzereydi ki ağlayan adam gülmeye başladı.
“PWAHAHA!!”
Delirmiş miydi bu? Ama adamın gözleri aklı başında gibi gözüküyordu.
“Kapa çeneni. Yoksa boynunu kıracağım.”
Dük'ün alçak sesli ama ölümcül tehdidiyle kahkaha atmayı kesen adam hızlı hızlı nefes alarak kendini sakinleştirmeye çalıştı. Diz çöktü ve alnını yere çarptı.
“Lütfen beni öldürün.”
Bu bir ilkti. İlk kez biri canının bağışlanması için yalvarmıyordu.
“Ne?”
Fabian, dükün adamı sorguladığını anladı ve müdahale etti.
“Bu adam Kont Brown'ın önceki karısının oğlu. Babasının yerine geçmesine karar verileli bir yıldan biraz fazla olmuş ama öyle görünüyor ki planlarının başarısız olması durumunda onu kurbanlık koyun olsun diye ayarlamışlar.”
“Diğerleri böyle bir şey hazırlamamıştı.”
“Kont Brown yaptığı her işi en ince detayına kadar planlayan biriydi.”
“Bu adamı buranın sorumlusu olarak bırakın.”
“Gerçekten mi?”
Fabian sevinmişti.
“Lütfen beni öldürün! Majesteleri!”
Dük, adamın canını bağışlayıp bölgeyi ona bırakacağını söylemişti ama adam yine de ölmekten bahsediyordu. Fabian, adamın gerçekten delirmiş olup olmadığını merak ederek ona baktı. İş yükü azaldığı için rahatlamıştı ama görünüşe göre çok erken sevinmişti.
“Neden?”
“Bu vücudumun içinde akan kandan nefret ediyorum.”
Adam tiksintiyle iki eline bakıyordu, Dük ise boş boş izliyordu. Hugo'nun dudaklarında zoraki bir gülümseme belirdi.
“Damarlarındaki kandan nefret ediyorsun ama kendini öldüremiyorsun. O zaman o acıya katlanarak yaşamaya devam etmek zorundasın.”
Tıpkı kendisinin içindeki kan bağlarını atamaması gibi.
Adam şok olmuş gözlerle Hugo'ya baktı, o da adama sırtını döndü.
“Benim adım Hue. Benim dilimde bu iblis, şeytan gibi bir şey demektir.”
“Hugh mu? Vay canına. Aynı görünüyoruz ve hatta benzer isimlere sahibiz! Benim adım Hugo."
“Hugh değil, Hue. Salak.”
“Hue, Hue, Hugh. Hızlı söylersen hepsi aynı. Hugh. Senin adın Hugh.”
“……”
“Şimdiye kadar yalnız olduğumu sanıyordum. Ama artık yalnız değiliz. Değil mi Hugh?”
“Salak. Senin o parlak beynin yanmış. İhtiyarın ne yapacağını anlamıyor musun? Ya sen ya da ben, birimiz öldürülecek.”
“Ben seni korurum.”
“Seni aşağılık piç.”
“Sen de beni koruyabilirsin.”
Geçmişini hatırladığında, Dük’ün soğuk kalbi sanki iğneler batıyormuş gibi hala acıyordu.
“Bu senin iyiliğin için, Hugh. Seni seviyorum, kardeşim.”
Hugo’nun bu dünyayı çoktan terk etmiş olan kardeşine söylemek istediği bir şey vardı.
‘Yanılıyorsun.’
Bunu onun iyiliği için yapıyor olsaydı, ağabeyinin kılıcıyla kendini değil, onu öldürmesi gerekirdi. Ağabeyi onu bu zavallı ve pis dünyaya atmıştı.
‘İçmem gerek.’
Dük yine de sarhoş olamıyordu. Dünyadaki bütün alkolü içse bile sarhoş olmazdı. İçkiden, kızlardan ve adam öldürmekten ne kadar hoşlanırsa hoşlansın, onlardan sarhoş olamıyordu. Taran ailesinin soyu böyle korkunçtu. Bu yüzden o bir canavardı.
Başkalarının kanında ne kadar yıkanırsa yıkansın, kendini anında onurlu bir soyluya dönüştürebilirdi. Bu iki kimlik onun gerçek benliğini yansıtıyordu.
‘Yorgunum.’
Onun içinde yaşadığı dünya... çok yorucuydu.
***
Lucia boş zamanlarında Roam'ın turistik yerlerini keşfetmeye gidiyordu. Lucia'nın ziyaretinin kısıtlandığı bir yer yoktu. Yüksek merkezi kuleyi çevreleyen birçok yapı inşa edilmişti, yüksek iç duvarlar ise tüm bu yeri çevreliyordu. Doğuya, güneye, kuzeye ve batıya bakıldığında, dört yüksek yapı daha görülebilirdi. Bu kulelerin tepesine çıkıldığında kuşbakışı tüm Roam görülebiliyordu.
Ancak Lucia’nın batı kulesini ziyaret etmesi kısıtlanmıştı. Batı kulesinin kapısı sıkıca kilitliydi. Burayı daha önce birçok kez ziyaret etmişti ama kapı her defasında kilitliydi, bu yüzden kendisini takip eden hizmetçilere bunu sormaya karar verdi.
“Burası neden kilitli? Bana anahtarları getirin.”
“Hanımefendi, buraya girmeseniz daha iyi olur.”
“Neden?”
Hizmetçiler epey rahatsız bir şekilde cevap verdiler.
“Burası hayaletlerin musallat olduğu bir yer.”
Hizmetçi ağza alınmayacak bir hikaye anlatır gibi titrerken, Lucia biraz sonra kıkırdadı.
“Hayalet mi? Onu gören oldu mu?”
Hizmetçi, korkunç hayalete tanık olan tüm insanlar hakkında hararetli bir konuşma yaptı, hatta bir arkadaşının arkadaşının başına gelen ve uzak bir akrabasının anlattığı hikayelerden de bahsetti. Yine de bu, hayaleti şahsen görmediği anlamına geliyordu ve hayaleti gören kişi de ona çok yakın değildi. Bu onun tesadüfen kulağına gelen rastgele bir söylentiydi.
“Peki hayalet neden burada görünüyor? Bir nedeni olmalı, değil mi?”
“Ben de nedeninden tam emin değilim. Ama herkes hayaletlerin burada göründüğünü söylüyor.”
Lucia, hizmetçiye konuyla ilgili farklı sorular sormaya devam etti ve çoğu Roam vatandaşının hikayeyi bildiğini öğrendi. Eğer hikaye bu kadar geniş çapta yayılmışsa, sadece basit bir söylenti olamazdı ve altında yatan başka bir sebep olmalıydı. O anda Lucia’nın aklına bu merakını giderebilecek biri geldi.
***
“Jerome, sana bir şey soracağım.”
Jerome'u en çok korkutan şey ‘Sana bir şey soracağım’ sözleriydi. Büyük bir endişeye kapıldı ve yüzünden soğuk terler damlamaya başladı.
“Evet, hanımefendi. Lütfen buyurun.”
“Batı kulesiyle ilgili. Gördüm ki orayı kilitlemişsiniz. Herkes bir hayaletin oraya musallat olduğunu söylüyor. Orada gerçekten bir hayalet mi yaşıyor?”
Jerome güçlükle yutkundu. Tam da majestelerinden bekleneceği gibi, bu kadın asla sıradan sorular sormuyordu.
“Böyle söylentiler var ama ben hayatımda hiç hayalet görmedim.”
“Bu, daha önce kulenin içine girdiğin anlamına mı geliyor?”
“Evet. Ancak insanlar oraya girenin kötü şansla karşılaşacağına dair söylentiler yaymaya devam etti. Bu yüzden insanların tamamen girmesini kısıtlamaya karar verdik.”
“Bir nedeni olmalı. Söylentiler neden şimdiye dek devam etmiş?”
“Çünkü o yerde daha önce biri öldü.”
“O... sıradan bir kaza değildi, değil mi?”
“Evet. Biri öldürüldü.”
“Tanrım.”
Lucia hüzünlü bir iç çekti ama gözleri parlıyordu.
“Kim, neden ve nasıl? Kale duvarları içinde biri nasıl öldürülebilir? Bu sıradan bir cinayet vakası olmamalı.”
Haa. Jerome derin bir iç çekti. Bunun, Majesteleri'ne dürüstçe aktarması gereken bir şey olup olmadığını düşünüyordu.
Ama sonunda, evin hanımının bilmesi gereken bir şey olduğuna karar verdi. Jerome'un zihninde, Lucia artık çoktan Taran ailesinin mükemmel düşesiydi.
“Bu ben kalenin uşağı olarak işe alınmadan önce meydana gelmiş bir olay, bu yüzden tüm bilgilerim kulaktan dolma. Batı kulesinde ölenler önceki Taran Dükü ve Düşesiydi.”
Lucia, bir gizem romanı okuyormuş gibi kaygısız bir şekilde bu konuyu sormuştu ancak adamın sözleri üzerine yüzü sertleşti.
“Aman tanrım. Olamaz… neden?”
“Bu, Dük Taran'ın gizli tarihinin bir parçası. Uzun zaman önce meydana gelmiş ve pek çok insan bunu bilmiyor. Ancak sizin bunu bilmeniz gerektiğini düşündüm, hanımefendi.”
Lucia gergin bir şekilde dinlemeye devam etti.
“Size daha önce Majestelerinin bir ikiz kardeşi olduğunu söylemiştim.”
“Evet, hatırlıyorum.”
“Önceki dük, çocuklarının kendisinden sonra başa geçmek için birbirleriyle savaşacaklarından korkuyormuş. Bu nedenle, acımasızca bir karar almış. Oğullarından birinin yerine geçmesine izin verip diğer oğlunu terk etmeye karar vermiş. Dük'ün kendi çocuğunu öldürmeye karar verip vermediğinden emin değilim. Ancak reddedilen çocuk büyüyüp çiftin karşısına çıkmış ve kendi elleriyle onların hayatlarına son vermiş.”
‘Aman Tanrım.’ Taran ailesinin gizli geçmişinin şok edici gerçeğini ancak şimdi anlamaya başlayan Lucia’nın elleri titriyordu.
“O sırada Majesteleri Roam’da değilmiş ve ölümden kaçmayı başarmış. O zamanlar kalede değildim, bu yüzden bu olayın kesin detaylarından da pek emin değilim.”
Bu denli acı bir şey yaşamış olmak. Lucia, onun hayatında hiç acı verici bir şey yaşamadığını düşünmüştü.
“Yani... onun ikiz kardeşi... kendi anne babasını mı öldürmüş?”
“Önceki dükün babası olduğu doğru, ama düşes annesi değildi. Annelerinin onları doğururken öldüğünü duydum.”
Bir çocuğun kendi babasını öldürmesi tuhaftı, ama kendi annesini öldürmediği için Lucia biraz rahatlamıştı. Belki de kendi kişisel deneyimlerinden dolayıydı. Lucia'nın babası onun hor görmesini bile hak etmeyen biriydi ama bu dünyada tek sevgi gördüğü kişi annesiydi.
“O çok… güçlü bir insan. Böylesine acı bir şey yaşamış olmasını aklım almıyor bile …”
“Evet, Majesteleri çok güçlü bir insan.”
Lucia, Dük’ün gücünün nereden gelmiş olabileceğini anlayınca biraz üzüldü. O anda ona sımsıkı sarılmak istedi. Belki de artık geçmişini hiç umursamıyordu. Sonuç olarak, Lucia’nın duyguları onun için can sıkıcı olabilirdi. Ancak bir şekilde onu teselli etmek istiyordu. Dük biraz bencil olabilir ve bazı incitici şeyler söyleyebilirdi ama şu anda Lucia onu her şey için affedebileceğini düşünüyordu.
Magnec