Novel Günleri - Bilgilendirme!
Bölümün tamamını okumak için üye olmalısınız! Üye olmak için tıklayınız.
26. Bölüm Kuzey Bölgesi (5)
Kuzey bölgesi, uzun yıllar boyunca Taran soylularının kontrolü altında olmuştu ve böylece saltanatları sarsılmaz hale gelmişti. İmparatorun bile Kuzey'in faaliyetlerine müdahale edememesi yazılı olmayan bir kuraldı. Böyle bir güce sahipken Taran soyluları imparatorluktan ayrılıp bağımsız bir ülke kurabilirlerdi, ancak imparatora bir kez bile isyan etmemişlerdi.
Nüfusun çoğu, Taran Dükü'nü Kuzey'in Kralı olarak görüyordu. Buna rağmen dükün rütbesi sadece imparatorun tebaası seviyesindeydi. Emir olmasa bile, Kuzey vergilerini ödüyordu; savaşta ön saflarda ilk savaşanlar onlardı; ayrıca sınırdaki barbarlarla olan çatışmalarla onlar ilgileniyordu. Eğer imparator Kuzey'i sinirlendirirse, dük imparatorluktan ayrılma çağrısı yapabilir ve büyük bir baş ağrısına neden olabilirdi. Tüm geçmiş imparator nesilleri aynı fikirde değildi, ancak imparator biraz bilge olduğu sürece, en iyi seçeneğin Kuzey'i kendi haline bırakmak olduğunu bilirdi.
Taran ailesi her zaman Kuzey'in yöneticileri olarak konumlarını savunmuştu. Başkentte siyasete en ufak derecede bile müdahale etmiyorlar; sadece Kuzey ile ilgili sorunlara odaklanıyorlardı. Ancak bu eğilim yedi yıl önce biraz olsun değişmeye başlamıştı.
Bir önceki Kuzey Dükü ani bir şekilde ölmüş ve şu anki dük daha 18 yaşındayken göreve geçirilmişti. Hugo yeni dük olur olmaz Kuzey bölgesini terk edip imparatorluğun dört bir yanında meydana gelen çeşitli savaşlarda öncü olmak zorunda kalmıştı.
Dük Taran'ın askeri başarıları savaş alanlarını yakıp yıkmıştı. Onun savaş sanatı gökleri ve yeri titretmişti. Diğer birliklerden olup dükün yanında savaşma şansı bulan şövalyeler, asıl efendileri kim olursa olsun onun sadık takipçileri haline gelmişlerdi.
Dük Taran askeri liyakat kazanırken, Kuzey bölgesi barış içindeydi. Kuzey savaştan çok uzaktaydı. Dük Taran ne kadar tahribata yol açmış olursa olsun, Kuzey sonuçlarına katlanmıyordu.
Hugo, uçsuz bucaksız Kuzey topraklarını idare etmek konusunda yetkin olup olmadığını anlamak için hiçbir zaman resmi bir teste tabi tutulmamıştı. Gençti ve Kuzey bölgesini uzun süre kendi başına bırakmıştı. İnsanlar onun tek yeteneğinin savaş sanatı olduğundan ve bir hükümdar olarak vasıflarının bulunmadığından şüphelenmeye başlamışlardı. Bunlar, Dük Taran'ın topraklarını yönetme biçiminden hoşnut olmayanların sesleriydi.
Diğer bölgelerde, dükler çeşitli bölgelerin kontlarını vergiye bağlardı. Bölgeler vergilerini ödediğinde, kontlara topraklarını uygun gördükleri şekilde yönetme yetkisi verilirdi.
Ancak Kuzey bölgesi farklı şekilde yönetiliyordu. Taran ailesi tüm bölgelerini en ince ayrıntısına kadar kontrol ediyordu. Buna vergilerden tüm vatandaşları ilgilendiren günlük yasalara kadar her şey dahildi. Taran ailesinin geçmiş nesillerindeki tüm dükler, bölgelerinde herhangi bir tiranlığı yasaklamıştı. Kuzey bölgesindeki sıradan insanlar huzurlu bir yaşam sürüyorlardı ancak Kuzey'in birçok soylusu, dükün kendi yönetim haklarını haksız bir şekilde çaldığına inanıyordu.
Barbarlarla olan sınır bölgelerinden güvenli bir mesafede yaşayan soylular, dükün askeri güçlerinin yaşamları için gereksiz olduğunu düşünüyordu. Bu bölgeler ve başkente daha yakın yaşayan diğer soylular, birlik olup dükle alay etmişlerdi. Kuzey topraklarından ayrılıp İmparatorlukta resmen bağımsız bir bölge olmak için İmparatora resmi bir talepte bulunmayı planlamışlardı. Hepsi bu kadar da değildi; Dük Taran'ın arkasından vergileri gizlice artırmışlar ve kendi özel askeri birlikleri için kullanılacak gizli bir kaynak oluşturmuşlardı.
Ama bu insanlar ölümcül bir hata yapmışlardı zira Dük'ün gerçek kişiliğini hiç anlamamışlardı.
“Uugh…”
Boğazı sıkıldığı için adam düzgün nefes alamıyordu. Bedeni gittikçe daha da ağırlaşıyordu. Sanki içine çelik bir boru tıkıştırılıyormuş gibi başı ağrıyordu. Kont Brown yorgun bir şekilde gözlerini kırpıştırdı.
Gözlerini düzgün bir şekilde açmaya çalıştı ama yapamadı. Alnından ılık bir sıvı akıyor ve gözlerine damlamaya devam ediyordu. Titreyen elleriyle alnını kabaca sildi ve pıhtılaşmış kanın elini kapladığını gördü.
Sırtına ürpertici bir korku yayıldı. Kont arkasına bakıp çevresini inceledi. Bu yer tanıdık geliyordu. Burası, onun kalesinin içiydi.
Bir yerlerden gelen boğuk bir ağlama sesi duydu. Arkasını dönen kontun gözleri fal taşı gibi açıldı. Onlarca kişi tek bir köşede diz çökmüş halde toplanmıştı. Aynı anda hem hızlı hızlı nefes alıp veriyor hem de ağlıyorlardı, yüzleri gözyaşlarıyla kaplıydı. Avuç içleriyle kendi ağızlarını kapamışlardı ve nefesleri kesik kesikti, bu da acıklı bir manzaraya neden oluyordu.
Adam hepsini tanıyordu - karısı, çocukları ve hatta en sadık astlarından bazıları. Kont Brown'la en ufak bir ilişkisi olan insanların hepsi oradaydı.
Orada ne yaptıklarını soracaktı ama sesi çıkmıyordu. Kont Brown ailesine baktığında, onlar korkunç iniltili ağlamalara boğuldular ve yüzleri bir miktar daha çirkin ve pis bir hal aldı. Gözleri Kont Brown'a karşı umutsuzluk ve kırgınlıkla doluydu ve o hiçbir şey yapamıyordu.
“Sıçanlardan birini elimizden kaçırdık.”
“Özür dileriz, Efendi Dük.”
Bu sesleri ayak sesleri takip etti. Deri ayakkabıların taş zeminde çıkardığı ses gitgide daha yüksek sesle yankılanıyordu. Açılan kapıdan bir grup insan salona girdi. Bir kişi gruba liderlik ederken, diğerleri adamı arkasından takip ediyordu.
Kont Brown'un gözleri fal taşı gibi açıldı ve vücudu bir kavak ağacı gibi sallandı. Baştaki adam siyah saçlı ve kırmızı gözlüydü. Kuzey bölgesinin tüm sakinleri bu belirgin özellikleri tanırdı. Taran düklerinin hepsinin siyah saçları ve kırmızı gözleri vardı. Bir insan hayatı boyunca Kuzey bölgesi düklerini görmemiş olsa bile, yine de bu kişiyi anında teşhis edebilirdi.
Kont yan tarafa baktı. Kont Brown'un gözleri dükünkilerle buluştuğu an, adam ürktü ve panikleyip geri çekilmeye başladı. Dük konta yaklaştı; sanki bir yılan, titreyen bir kurbağaya yaklaşıyor gibiydi. Kont, başını eğip yere bakmaktan başka bir şey yapamadı.
Dük, konttan sadece bir adım uzakta durdu. Soğuk uzun kılıcını kontun çenesinin altına koyarak onu yukarı bakmaya zorladı.
Kont yerde baygın kalmayı seçmediğine pişman olmuştu. Siyah saçlı adam, her tarafı bir şeyle lekelenmiş siyah bir zırh takıyordu. Göğüs zırhının boyandığı renk tam olarak görülemiyordu ama kan olmalıydı. Özellikle de dükün kollarının ve pantolonunun kan içinde olmasına bakılırsa.
Dük'ün, kontun boynuna dayadığı kılıcı kanla kırmızıya boyanmıştı. Siyah saçlı adamın yüzü kana bulanmıştı. Kont, pantolonundan aşağı dökülen sıcak sıvıyı hissetti. Dük Taran, kontun altına işediğini görünce kaşlarını çattı.
“Kont Brown. Doğru mu?”
“Evet… evet.”
“Görevini devralacak olan oğlun tek başına kaçtı. Nereye kaçmış olabileceğine dair bir fikrin var mı?”
“Ha?”
Tch, Hugo kafasını salladı. Adam akıl sağlığının çoğunu kaybetmişti ve güvenilir cevaplar almak için çok geçti. Kaçan sıçanı yakalamak biraz daha uzun sürecek gibiydi. Hugo elini uzattı ve bir el işareti yaptı. Bir şövalye hemen bir belge getirdi. Hugo kağıtları kontun ayağına fırlattı.
“O imzayı atan sendin. Doğru mu?”
Kont titreyen elleriyle belgeyi tuttu ve gözden geçirdi. İmparatora göndereceği dilekçe buydu. İlgili tüm soyluların imzaları, kendi imzalarıyla birlikte düzgün bir şekilde sıralanmıştı. Üzerinde durduğu zemin konta göre bir anda dipsiz bir kuyu gibi geldi. Sanki ölüm hemen yanında kol geziyordu.
“Bir… mahkeme. İmparatordan bir mahkeme talep etmek istiyorum…”
Kontun çenesi durmadan titriyordu. Kont Brown, Dük Taran'ın tebaasıydı ama aynı zamanda, Kont Brown imparatorun da tebaasıydı. İmparatorun tebaasından biri olarak, imparatordan kendisi için arabuluculuk yapmasını talep etme hakkına sahipti. Karşısındaki kişi dük olmasına rağmen, kont öyle sessizce durup İmparatorluğa karşı ihanet kararını kabul edemezdi.
“Bir mahkeme.”
Monoton bir ses mırıldandı.
“Bu sabahki adamla aynı şeyleri söylüyor.”
Kont, tüm vücudunu ürpertici bir korkunun kapladığını hissetti. Ölümün kulaklarına fısıldadığını duyuyordu. Hiç tereddüt etmeden kendini yere attı.
“Lütfen bana merhamet edin! Canımı bağışlayın! Majesteleri!”
Adamın tek düşüncesi bu durumdan sağ olarak kurtulmaktı. Hayatı için her şeyi yapmaya hazırdı. Kont, düke ne kadar birikmiş servet teklif edebileceğini göstermek istiyordu ancak konuşacak cesareti toplayamadı. Kalp krizi geçiriyormuş gibi hissetti, göğsü sıkıştı. Gözlerinden istemsizce yaşlar akmaya başladı.
“Birbirlerinin birebir kopyası gibi görünüyorlar.”
Dük’ün sesi küçümseme doluydu.
“Kafanı kaldır.”
Kont sanki biri saçını çekiyormuş gibi hızla başını kaldırdı. Gözleri, kayıtsız kan kırmızısı gözlerle buluştu. En küçük bir öfke ya da heyecan yoktu. Kont tam da bu nedenle korkmuştu. O kayıtsız bakışların ardındaki gizli öldürme niyetini hissedebiliyordu. Bunlar, avına saldırmak için pusuda bekleyen bir avcının gözleriydi.
“Kugh… Merhamet… edin…”
Kont, kılıcın kalbinin derinliklerine saplanmasını izledi. Yine de geri adım atmayı düşünmedi ve titreyerek öylece kaldı. Kılıç daha da derine saplanmaya devam etti ve kontun vücudu daha kötü bir şekilde sarsıldı. Gözleri geriye doğru yuvarlandı ve ağzından kanlar fışkırdı.
Şövalyeler, dükün cani doğasına daha önce birçok kez tanık olmuşlardı ve bu manzara karşısında hissizleşmişlerdi. Bunun yerine, dükü hayranlıkla izliyorlardı. ‘Bu manevra çok zor. Tüm gücünü kullanmamasına rağmen, dükün kılıcı, zırhı delip kontu sanki peynirden yapılmış gibi deşti.’ Fabian'ın dükün özenle seçilmiş tüm şövalyelerine deli demesinin nedeni buydu.
Hugo, ölmekte olan kişinin yüzünde beliren çeşitli duyguları izlerken bir kez bile irkilmedi. Kasılan beden bir cesede dönüşene kadar kılıcını itmeye devam etti. Adam acıdan çok korkudan ölmüştü. Kontun nefesi kesilir kesilmez Dük kılıcını hızla vücudundan çıkardı ve onun boynuna sapladı.
Thump.
Kemikler kırıldı ve kopan kafa yerde yuvarlandı.
“Kya!”
“Aaaa!”
Kontun köşede toplanmış olan yakınları sessizliği bozarak çığlık atmaya başladılar.
“Gürültülü.”
Şövalyeler dükün alçak sesini duyunca birbirlerine baktılar ve kontun yakınlarına doğru yürümeye başladılar. Şövalyeler yaklaştıkça toplanan soylular feryat etmeye başladı.
“Majesteleri!!”
Fabian bağırarak araya girdi.
“Hepsini öldüremezsiniz! O zaman burada çalışacak kimse kalmaz! Yönetim durur!”
Şövalyeler durakladılar; geri kalan aile üyeleri çığlıklarını bastırmaya çalışarak ağızlarını kapayıp Fabian'a son umutlarıymış gibi baktılar. Dük, kana bulanmış bir vampir gibi ürkütücüydü. Yine de Fabian bundan hiç etkilenmemiş gibi görünüyordu ve ayaklarını yere vurarak bağırmıştı.
“Sana Roam'a birkaç kişi getirmeni söylediğimi sanıyordum.”
“Roam'ın nüfusunun yüksek olduğunu mu sanıyorsunuz? Burada çalışacak nitelikli insan sayısı sınırlı.”
“İstisna yok.”
Magnec