Göze göz dişe diş
Novel Günleri - Bilgilendirme!
Bölümün tamamını okumak için üye olmalısınız! Üye olmak için tıklayınız.
67. Bölüm Partide Kaza
Binaların görkemi hakkında konuşulduğunda, Zenit İmparatorluğu'nun kontrolü altında olan ve kendisine bağladığı 250 krallık içerisinde, Chambord'daki kralın sarayı ilk üçe girerdi. Görünüşe göre, tüm inşaatta büyük, beyaz taşlar kullanılmış ve birleştirilmişti. Sarayın önünde son derece geniş, taşlarla kaplanmış bir meydan vardı. Meydanın doğu, batı ve kuzey kısımlarında, avlunun üstünde otuz ya da kırk metre uzunluğunda sütunlar ve on metrelik, taşlardan yapılmış heykeller vardı. Tüm tanrıların heykelleri orada bulunuyordu. Kralın sarayı, bu heykel ve sütunlarla birlikte son derece muhteşem görünüyordu. Meydanın güney kısmında olan kapılardan, vatandaş ve askerler içeriye girebiliyordu.
Kutlama partisi, bu taş meydanın üstünde, açık havadaydı.
Kutlamadaki kalabalık hep birlikte taş meydanın üstüne toplanmıştı. Sekiz büyük şenlik ateşi yanıyor ve karanlık gökyüzünü aydınlatıyordu. Vatandaş ve askerlerin yaptığı on dev ahşap kule vardı ve meydanın ortasında yer alıyorlardı. Hepsi altı ya da yedi metre uzunluğundaydı ve savaşta ölen asker ve vatandaşların cesetleri, kulelerin katlarına yerleştirilmişti.
Temiz zırhlar giyiyor olan kralın gardiyanlarından askerler, ellerindeki mızraklarla kralın sarayında ve meydanda devriye geziyorlardı. Vatandaşlar beyaz cübbeler giymiş, şarkı söylüyor ve dans ediyorlardı. Bazı akrobatlar yerde ileri geri taklalar atıyor, güzel kadınlar ise el ele tutuşuyor ve birlikte, şenlik ateşlerinin etrafında dans ediyorlardı. İnsanlar, hayat ve umudu temsil eden yeşil ağaç dalları tutuyor ve neşeyle gülüyorlardı.
Gece, tüm dünyanın üstüne çökmüştü.
''Tak-tuk'' sesleri çıkararak, Zenit İmparatorluğu'nun prensi Tropinski, süvari korumalarıyla birlikte saraya ulaşmıştı. Yaşlı yakışıklı Bast ise Prens’e ve yardımcılarına öncülük ediyordu. Onları, meydanın batı kısmında kalan Tanrı heykellerinin altındaki VIP koltuklara geçirmişti. Zenit onların ana imparatorluğu olduğu için, Chambord'daki herkes Prens'in varışını sıcak bir şekilde karşılamış, bunu göstermişlerdi. Birçok güzel kokulu taç yaprağı ve temiz su üzerlerine serpilmişti.
Tropinski, bu karşılamadan epey haz almıştı.
O anda, Tropinski, imparatorluğun prensi olarak stilini ve zarafetini göstermişti şaşırtıcı bir şekilde. Nazik bir şekilde gülümseyerek, etraflarını sarmış olan vatandaşlara el sallamıştı sürekli. Ancak, arkasındaki süvariler, karşılarındaki, bu küçük krallıktaki düşük sınıflı insanlara karşı olumsuz bir tavır takınmışlardı. Onların gülümseme ve neşeli bağırışlarını görüp, duymalarının ardından bile kibirli tutumlarını korumuşlardı, titrek kuyruklarını kendilerine sallıyor olan köpekleri izliyorlarmış gibiydi.
Partiye katılanın sadece Prens Tropinski olduğunu gördükten sonra, Bast biraz hayal kırıklığına uğramıştı. Büyük Prenses Tanasha lejyonun lideriydi ve her şeyi kontrol ediyordu; ancak Bast, onun ne tutumunu okuyabiliyordu, ne de niyetlerini. Bu parti onu gözlemlemesi için mükemmel bir fırsattı, ancak ne yazık ki kız gelmemişti... Buna rağmen Bast bunu kimseye yansıtmayarak, hizmetkarlara hareket tarzlarına dikkat etmelerini ve misafirlerle düzgünce ilgilenmelerini emretmişti.
On dakikadan fazla bir süre geçmesinin ardından, kalabalık sonunda neşeli bir şekilde bağırmaya ve dans etmeye biraz ara vermişti. Meydan sessizdi.
O anda, iki süslü asker grubu devasa taş saraydan dışarı yürüyerek, meydanın kuzeyinden girmiş ve yolun iki yanında sıra olmuşlardı. Herkesin dikkatleri buraya toplanmışken Kral Alexander, sarayın üst merdivenlerinde güzel nişanlısı Angela'nın elini tutar bir şekilde görülmüştü.
Fei gök mavisi bir kral cübbesi giyiyordu. Cübbesi rüzgarla uçuşuyor, genç adamın ince olmasına rağmen kaslı olan vücudunu mükemmel bir şekilde gözler önüne seriyordu. Ayrıca siyah mürekkep dökülmüş gibi görünen saçlarının üstüne yaprak şeklinde altın bir taç takmıştı. Kristal ve net gözleri, soğuk cinayetleri ile elde ettiği korkusuz figürü ve eşsiz mizacıyla, son olarak da doğal çekiciliğiyle, tam olarak her şeyi mükemmel bir şekilde kombine olmuştu. Uzaktan bakıldığında, gökyüzünde yükselen ve krallığının kralını canlı olarak temsil eden bir Tanrı gibiydi.
Yanındaki güzellik Angela da gök mavisi bir elbise giymişti. İnce, küçük bir kemer ince belinin etrafına sarılmıştı, hassas derisi, en yüksek dağların sahip olduğu kardan dahi beyazdı. Çeşit çeşit yapraktan yapılmış bir taç giyiyordu o da, rüzgarın uçuşturduğu saçlarıyla, ölümlü dünyaya inmiş bir Tanrıça gibi görünüyordu. Saf ve temizdi, insanlar ona doğrudan bakamıyor ya da onda bir yanlış bulamıyorlardı...
İkisi de, saray merdivenlerinin en üstünde belirdikleri gibi gülümsemiş ve meydandaki sahne ışıklarını, bir anda üstlerine çekmişlerdi. Kristal benzeri yıldızlar dahi karanlığın içine gömülmüş ve gökyüzü, , o ikisi görüldüğünde aniden parlaklığını kaybetmişti.
Chambord'un vatandaş ve askerleri diz çökmüş ve neşeyle bağırmışlardı bir anda, ''Kral Alexander çok yaşa!''
Birçok insan ilk kez, krallarının son derece sıra dışı ve güçlü olduğunu düşünmüştü. O an kimse, önlerindeki krallarının mükemmel imajıyla eski, aptal Alexander'ı bağdaştıramazdı. Meydanda mütevazi bir şekilde diz çökmelerinin ardından, tüm hayat ve canlılıklarıyla neşe içerisinde haykırmışlardı.
Meydanın batı tarafındaki VIP koltuklarda oturuyor olan Prens Tropinski, kalkmadan edememişti. Gün esnasında, hakkında söylentiler yayılmış olan krala karşı çok küçümseyiciydi. Partiye katılan tek kişiydi o, çünkü kralın başına bela olup, onunla dalga geçmek istemişti. Daha önce ne mizacını ne de görünüşünü sorgulamıştı ve eğer ayağa kalkarsa, bu meydandaki herkesin dikkatini çekebileceğini ve sahne ışıklarını çalabileceğini düşünmüştü... Ama şimdi, Zenit İmparatorluğu'nun Prens'i, görünüşünden dolayı utanmıştı biraz... Sarayın önündeki, cennette karşılaşmış gibi görünen çifti gördükten sonra, şaşırtıcı bir şekilde krala karşı olan küçümseyici ve kibirli tavırlarını fark etmiş ve bu krallığa, kaleye ve krala olan kibri, küçümseyici düşünceleri hızlıca kaybolmuştu.
Ama fark etmediği şey, yardımcılarının aynı şekilde hissetmediğiydi. Prens'in arkasındaki tüm bir zırh takımını giyiyor olan kırmızı pelerinli meraklı asker, devamlı olarak hala merdivenlerde olan Angela'ya bakıyordu. Açgözlülük ve müstehcenlik gözlerini doldurmuştu ve arkasındaki bulunan bir düzine süvarisi de, şehvetlerini gizlemiyorlardı.
Meydanın bir tarafında.
Büyük Tanrı heykellerinin gölgesinde, kalabalığın arkasında, siyah pelerinlerle kaplı üç kişinin sessizce durduğunu kimse fark etmemişti. Kral Alexander'ın ve Angela'nın görünüşlerini gördükleri anda, en önlerindeki figür bir ses çıkarmıştı: ''Huh?'' Ses zayıf geliyordu. Sanki sesin sahibi, bir hastalığı yeni yeni atlatıyor gibiydi. Şaşkınlığı duyulmuştu; bu tepki arkasındaki iki kişinin aynı anda birbirlerine bakmaya başlamalarına neden olmuştu; en öndeki kişinin böyle bir tepki verdiğini daha önce hiç görmemişlerdi.
***
Kral ve geleceğin kraliçesi vardıktan sonra, meydandaki şenlik yavaş yavaş durmuştu.
Atmosfer daha resmi ve ciddi bir hale gelmişti. Kalabalık hızlı bir şekilde bir yol oluşturmuştu Fei ve Angela için, böylece ikili de üst merdivenlerden yavaşça inmeye başlayarak, geçici olarak yapılmış on ahşap kuleye yaklaşmışlardı.
Atmosfer daha da ciddileşmişti.
Azeroth Kıtası'nda savaş hiç bitmezdi ve her gün, sayısız asker savaş alanlarında toprağa kanlarını içirirdi. Her saat, her dakika; her saniye devam ederdi bu. Tüm bu askerlerin cesetlerini gömmek büyük ve zaman tüketen bir işlem haline gelmişti, aynı zamanda çok büyük bir yer de işgal ediyorlardı. Bu durumun ortaya çıkmasını engellemek için ise, askerlerin ölülerini yakma geleneği uzun bir süre önceden beri süregeliyordu. Cesedin sahibinin kral, asil, vatandaş ve hatta köle olması fark etmeksizin, eğer bir kimse savaş alanı içerisinde ölmüşse, bu ahşap kulelerden birinin içine yerleştirilir ve yakılırlardı. Azeroth Kıtası'ndaki insanlar, savaşçıların ruhlarının bu şekilde kurtarılabileceğini ve onların, Tanrılar İmparatorluğu'nda Savaş Tanrısı ile birlikte kalabileceğini düşünüyorlardı.
Fei'nin Angela'nın yardımıyla kaptığı, kafasının içerisinde yer alan geleneksel bilgi ve adetlere göre kulelerin üstüne tırmanmış ve Angela'nın ellerinden aldığı altın paraları, askerlerin gözlerinin üstüne bizzat yerleştirmeye başlamıştı. Bu da Azeroth Kıtası'ndaki bir başka gelenekti. İnsanlar, ölü askerlerin gözlerinin üstüne altın yerleştirmenin onların gözlerinin, yanan ateşin içerisinde tekrar açılmasına ve Tanrılar İmparatorluğu'nda, doğru yolu bulmalarına yardım edeceğini düşünüyorlardı.
Bu karmaşık ve uzun bir işlemdi.
Chambord, yüz otuz bir cesur asker kaybetmişti bu savunma savaşında. Normalde, askerlerin gözlerine altın paraları yerleştirecek özel kişiler vardı, ancak Fei beklenmedik bir şekilde bunu kendi kendine yapmak için ısrar etmişti. Geleneğe göre altın paraları, ancak yüksek asiller ya da krallığa önemli katkılarda bulunmuş, onurlu kahramanlar kral tarafından alırdı; Fei'nin hareketi ise, sıradan askerler için eşi benzeri görülmemiş bir onurdu.
Açıkça, insanları iyice kazanmaktı niyeti.
Meydan sessizdi; kimse tek bir şey söylemiyordu. Rüzgar da durmuş gibi görünüyordu. Yalnızca tapınak rahibeleri ile eşdeğer olan, siyah cübbeler giymiş kadınlar antik bir şarkı söylüyorlardı sarayın merdivenlerinin önünde. Şarkı hiçbir söze sahip değildi, ancak kıtanın dört bir yanına yayılmıştı ve bu, insanların, sevdiklerine veda etme şekliydi...
Fei sabırlı bir şekilde, herkesin dikkati üzerindeyken tek tek ölü askerlerinin gözlerine altınları bırakmış ve daha sonra da, cesetlerin üzerinde yatıyor oldukları otları tutuşturmuştu. Hızlı ateş kısa bir süre içerisinde ölülerin vücutlarını yutmuştu. Sevdiklerini kaybetmiş aileler ise sesli bir şekilde ağlamaya başlamıştı... Biraz önce neşeli haykırışların duyulduğu meydanda, şimdi hıçkırıklar yankılanıyordu.
Tüm işlem, bir saat kadar almıştı.
Ateşin cesetleri ve ahşap kuleleri küle çevirmesinin ardından, meydandaki atmosfer sonunda gevşemiş, rahatlamıştı. Ağlayışlar yavaş yavaş durmuş ve doktorlar, dikkatli bir şekilde külleri toplayarak onları, büyük ve siyah bir tabuta yerleştirmişti. Yirmi günün ardından bulut Chambord'un doğusundaki en yüksek dağa taşınacak ve oraya gömülecekti. Bu şekilde, askerlerin ruhları, güzel gün doğumunu görebilecek ilk kişiler olacaktı. Bu da Chambord'un bir geleneğiydi.
Hepsi bittikten sonra, meydan, biraz önceki canlı ve neşeli atmosferine tekrar girmişti.
İnsanlar savaştaki zaferlerini kutlamak adına tekrardan şarkı söylemeye, dans etmeye başlamışlardı. Çılgın ortam, yanan şenlik ateşlerinden dolayı daha da ısınıyordu. Yaş, cinsiyet ya da sosyal sınıf farkı olmaksızın, insanlar birbirlerinin ellerini tutuyor ve dans ediyorlardı. Devriye geziyor olan askerler dahi kalabalığın içine karışmıştı, Fei ve Angela da bu dans edenlerin arasındaydı. Bu kutlamada herkes eşitti. Elbette Prens Tropinski ve korumaları da buraya çağrılmıştı.
Bazı kadınlar bir yandan meyve ve eterle dolu tabakları taşıyorken gülüyorlardı, servisler başlamıştı.
Prens Tropinski de bu mutlu atmosfer tarafından etkilenmişti. O anda soğukluğunu ve kibrini bir kenara bırakmış ve 17 yaşındaki bir çocuk olmaya geri dönmüştü. Diğer genç erkek ve kızlarla el ele tutuşarak, şenlik ateşinin etrafında oluşturulan büyük dairenin bir parçası olmuştu; kafesinden kurtulmuş bir kuş gibiydi şu anda, özgür ve neşeliydi.
Ama Tropinski ve diğerlerinin fark etmediği şey, prensin kırmızı pelerinli korumalarının gülerek, meydanın ortasına doğru ilerledikleriydi. Hepsinin yüzünde kötü niyetli bir sırıtış vardı; gözleri, hissettikleri sapıkça ve müstehcen şeylerle parıldıyordu.
Meydanın ortasına doğru gidiyorlardı, yönleri; saf Tanrıça Angela ve altın saçlarıyla Emma'nın, diğer kız arkadaşlarıyla neşeli bir şekilde dans ettikleri yerdi. Angela mutlu bir şekilde gülümsüyordu; güzel yüzü neşe ve mutlulukla dolmuştu, küçük bir meleğe benziyordu.
Magnec