Novel Günleri - Bilgilendirme!

Bölümün tamamını okumak için üye olmalısınız! Üye olmak için tıklayınız.

63. Bölüm Kralın Dönüşü

Çevirmen: Tomato / Editor: Venus

Düşündüğü gibi, yıkılmış köprüdeki boşluğa ulaştığı anda kalenin kapılarından ağlayarak, bağırarak çıkan onlarca insanla karşılaşmıştı, köprüdeki boşluğa doğru koşuyorlardı. Boşluğun diğer tarafında karşıya geçmeye çalışan bir sürü insan vardı...

Fei'nin kalbi ısınmıştı bunu görünce. Barbar'ın [Sıçra]'sını kullandı ve devasa bir kuş gibi, vızıldayarak birkaç zıplayışta geçti on altı ya da on yedi metrelik boşluğun üstünde uçmaya başlamıştı. Durmamış ve elindeki büyük paketle birlikte, bir başka [Sıçra] ile karşı taraftaki kalabalığın arasına inmişti.

''Bu Kral Alexander...'' Birisi coşkuyla konuştu.

''Haha, ben, Demirci Harry sizin hala canlı olduğunuzu biliyordum, haha! O korkak dümbükler sizi nasıl yaralayabilir ki?'' Beyaz saçlı bir adam, Fei'nin indiğini gördükten sonra gözleri yaşlı bir şekilde ona bakıyordu, heyecanlanmıştı.

''Kral Alexander, siz... Ben... Harika! Savaş Tanrısı, kralıma yardım ettiğin için sana bin şükürler olsun...'' Çiftçilik için kullanılan orak ve bıçak gibi birkaç araç gereci silah olarak taşıyor olan birkaç yoksul, bir anda yere çöküp Savaş Tanrısı'na krallarını koruduğu için şükranlarını sunmaya başlamışlardı.

Bir sürpriz anından sonra, Pierce ve Drogba da dahil olmak üzere güçlü adamlar,  boşluğu geçerek Fei'ye yardım etmek için ellerine aldıkları ipleri bir kenara bırakmış ve bir yandan ağlayarak, Fei'ye doğru koşmalarının ardından ona sarılmışlardı. Yirmi ya da daha fazla sayıda olan tam zırhlı, kanla kaplanmış sert, düşmanların kılıç ve mızrakları vücutlarını deştiğinde kaşlarını dahi çatmamış olan adamlar, şimdi küçük çocuklar gibi ağlıyorlardı...

İleride, surun üstünde.

Başbakan Bazzer'ın ince ve kuru vücudu, bu sahneyi gördüğünde yalpalamaya başlamıştı. Görüşünün karardığını ve altın yıldızların gözlerinin üstünde belirmeye başladığını hissetmişti. Ağzı genişçe açılmıştı, koyu yeşil dişleri ortaya çıkıyordu. Gri saçları esen rüzgarla karmakarışık bir hal almıştı ve adam, donuk bir şekilde kendi kendine mırıldanmaya başlamıştı... ''İmkansız... Bu imkansız... O... Hala hayatta... Nasıl... Nasıl yani?.. O herif... Bir canavar falan mı? Yüzlerce kalkanın vücudunu delmiş olmasına rağmen hala hayatta mı? LANET OLSUN, LANET! AAAAAAAAAAAAAAH!''

Delirecekmiş gibi hissetmişti yaşlı herif. Hemen yanında sinsi düşüncelere dalmış dombili Gill ise bacaklarındaki tüm gücü kaybettiğini hissetmiş ve kıçının üstüne düşmüştü. ''Alexander ölmemiş...'' Dobişkonun keskin hisleri konuşuyordu şimdi, yüzü gittikçe soluyordu... ''Siktir! Şansım kaybolmak üzere, büyük bir bela geliyor!''

Gözetleme kulesinin yanında.

''Hum...'' Angela yavaşça uyanmıştı. Hiç açmamış bir zambak gibi hüzün içerisindeydi. Gözleri canlılıklarını kaybetmişçesine donuklaşmıştı. Köprüdeki şen şakrak naraları duyduktan sonra ise kafasını çevirerek, hala gözyaşlarından dolayı bulanık olan gözleriyle birlikte köprüye bakmıştı.  O anda ise nefesi kesilmişti kızın, kalbi bir anda durmak bilmezmiş gibi atmaya başlamıştı; bulanık görüşünün içerisinde, tanıdık ve çetin bir figürün bulunduğunu görüyordu. Üzgün kız hızlı bir şekilde gözlerini ovmuştu, şaşkınlık içerisindeydi. ''Yüce Savaş Tanrısı, bu gerçekten de o!''

Canlılık ve parlaklık aniden kızın yumuşak ve zayıf vücuduna geri dönmüştü.

''Alexander...''

Yaşlar Angela'nın gözlerinden kontrolsüz bir şekilde düşüyordu, kendi kendine mırıldanmıştı. Daha önce de epey ağlamış olmasına rağmen, bu sefer göz yaşları kalbinin acısından dolayı oluşmuyordu, daha çok mutluluğundan dolayı geliyorlardı. Aniden ayağa kalkmış, gözyaşlarını silmiş ve elbiselerinin kenarını tutarak, onu korumak için yolunu kapatan Lampard ve Brook'u aşarak, surdan aşağıya doğru neşeli bir kuş gibi koşmaya başlamıştı.

''Onu görmem lazım!'' demişti kendi kendine, güzel kız.

Chambord'un taş köprüsünde defalarca kez yürümüştü; surun üstünde gün doğumunu ya da güneşin batışını izlemiş ve zavallı Alexander için sayısız kez dua etmişti. Bu, onun sık sık yaptığı bir şeydi. Ancak, bu yol bu kadar uzun gelmemişti ona hiç.

Bir anda adamın kollarına ışınlanabilmeyi dilemişti...

''Hey, adımlarına dikkat et... Angela, yavaşla biraz... Hey, sakin ol, beni bekle!''

Emma da yüzüne bir gülümseme yerleştirmiş ve Angela'nın peşine koşmaya başlamıştı. Hızlıca onun arkasından ilerliyordu; saçının arkasındaki altın at kuyruğu bir aşağı, bir yukarı zıplayıp duruyordu. Bu neşeli ve canlı sahne, Chambord'un bir numaralı savaşçısı Lampard'ın yüzüne bile bir gülümseme yerleşmesini sağlamıştı. Bir süre önce, Fei'nin tüm o oklarla birlikte beyaz bir kirpiye döndüğünü gördüğünde şok olmuş ve özverili bir şekilde surdan atlamıştı... Ama ilerleme esnasında, aniden Fei'nin kendisinden Angela'yı korumasını istediğini hatırlamış ve bir anlık tereddüt ile birlikte, hızlı bir şekilde onu korumak için Angela'nın yanına dönmüştü.

Tanrı'ya şükürler olsun ki Angela iyiydi, o kilit noktasında, Brook onun yanına gitmiş ve dikkatli bir şekilde korumaya başlamıştı genç kızı.

Şimdi, her şey iyiydi. Alexander canlı dönmüştü ve düşmanlar yenilmelerinin ardından çok fena bir şekilde geri çekilmeye başlamışlardı. Zenit İmparatorluğu'nun destek kuvvetleri varmıştı ve Chambord'un üstünde olduğu tüm tehlikeler aniden kaybolmuştu. Bu, en mutlu sondu görünüşe göre.

Lampard bunun hakkında biraz düşündükten sonra, her zamanki ''ölü'' yüzünün kaybolmasına ve parlak, büyük bir gülümsemenin yüzünde açığa çıkmasına engel olamamıştı. Birkaç yıl aradan sonra, mutlu bir şekilde güldüğü ilk seferdi. Çok da uzakta olmayan ve kara bir bulut gibi içi kararmış bir şekilde duran Başbakan Bazzer'e, yüzünde bir gülümsemeyle bakmıştı. Kışkırtması netti.

Bazzer yalnızca sessizce ''hmph'' diyebilmişti.

***

Zuli Nehri'nin güney yakasında.

Yüzlerce süvari nehre doğru koşturmuş ve bin ya da daha fazla sayıdaki, geri çekilmeye çalışıyor olan düşmanları yok etmişlerdi. Büyük, kırmızı bir araba sekiz at tarafından çekiliyor ve yavaşça kalabalığı yarıyordu. Araba gerçekten de devasaydı; en azından üç metre uzunluğundaydı ve kocaman, güvenli dört ahşap tekerlek tarafından destekleniyordu. Araba devasa ve doğal bir keresteden oyulmuş gibi görünüyordu. Dikenli çiçek desenleri oyulmuştu üstünde, çiçeklerin üstündeki kuşlar ise gerçek gibiydi. Arabanın iki tarafında içeriyi havalandıran iki pencere vardı. En şaşırtıcı olan şey ise, arabayı süren rotacının parlak zırhlı bir şövalye olmasıydı, o oldukça güçlü görünüyordu.

Aracın vardığını gördükten sonra, Fei'nin hakladığı ve güçlükle yerde ilerleyen lüks zırhlı şövalye arabaya doğru koşup kapı kolunu tutmuştu. Deli gibi ağlıyor ve neler olduğunu abartarak anlatırken yalanlar döküyordu ağzından, ''Abla, Tanasha, şu lanet herif beni öyle bir dövdü ki acıdan yürüyemez hale geldim... Kafamdaki miğferi alıp ayağının altında ezdi, sonra da üstüne tükürüp uzaklara fırlattı. Elime bak, ben yenilip yenilgimi kabul ettikten sonra kafama basıp, elimi ezdi... O onursuz ve lanet adam Zenit İmparatorluğu'nun onuruna küfretti, defalarca kez aşağıladı, ben ona yapmamasını; bunun bir cezasını olacağını söylediğimde ise Zenit İmparatorluğu'ndaki herkese sallamaya başladı. Sana bile sövdü. Onun gitmesine izin veremezsin...''

Araba birkaç saniye boyunca sessizlik içerisinde kalmıştı.

Daha sonra yumuşak, titrek ve ince bir ses cevap vermişti zırhlı şövalyeye. ''Jimmy, onu kışkırttın, değil mi? Sonunda Zenit Prensi kimliğini umursamayan bir savaşçıyla karşılaşmışsın gibi görünüyor. Acının sana bir şeyler öğretmesine izin ver ve bir daha, kimseyi kışkırtma... Sana gerçek bir şövalye olmak için, askeri başarılar ve bireysel gücün yeterli olmayacağını söylemiştim. Alçak gönüllülük, dürüstlük, merhamet, cesaret, adalet, fedakarlık, şeref ve ruh... Bu sekiz kriteri unutmadıktan sonra, gerçek bir şövalye haline gelebilirsin belki.''

Titrek sesin sahibi, uzun süreli bir hastalıktan yeni çıkmış gibiydi. Ancak bu ses insanların aklını delebilecek güce, etkiye sahipti; Tanasha isimli kız, Prens Jimmy Tropinski'nin yalanlarını açığa çıkarmış ve ayrıca haylaz küçük kardeşine bir ders vermişti.

Küçük Prens Tropinski, prestijiyle oynamaya cüret etmiş o barbara ablasının elleriyle bir ders vermeyi planlıyordu ki, Tanasha'nın azarına yakalanmıştı bir anda. Şansını deneyerek tartışmaya devam etmek isteyerek, ''Abla, bunları yapan ben değildim bu sefer...''

''Pekala, bu kadarı yeterli. Eğer başka bir düşüncen de varsa, askerlere seni geri götürmelerini söyleyeceğim...'' Zayıf ses arabanın içinden bir kere daha yükselmiş ve soğukça Tropinski'nin sözünü kesmişti. Kısa bir sessizlikten sonra devam ederken, ''Kâhya Bast'tan nazik bir şekilde buraya gelmesini iste.''

Tropinski huysuz bir şekilde ayağa kalkmış ve yakınındaki bir askere, ''Git ve şu koyduğumun rotacısını getir.''

Asker boyun eğerek uzaklaştı.

Kısa bir süre içerisinde, kırklı yaşlardaymış gibi görünen siyah saçlı bir adamla geri dönmüştü. Adam 180 santimetre uzunluğundaydı. Kısa saçları düzgünce düzenlenmişti ve parıldayan gözleri, uyumlu burnu, yakışıklı yüzü ve orantılı vücudu ile birlikte, kaba bir kıyafet giyiyor olsa dahi insanların, ağırbaşlı duruşundan dolayı kendisinin dünyanın en pahalı takımını giyiyormuş gibi hissetmelerini sağlayan bir adamdı bu. Herkes, onun mizacındaki saf zarafeti sezebilirdi. Bu herif gençken kesinlikle acayip yakışıklıydı. Şimdi kırklarında olmasına rağmen, görünüşüyle hala masum genç kızları kendine aşık edebilirdi.

''Bast, seni düşük ''rotacı''. Git ve şu aptal bir kral olan damadına, Zenit İmparatorluğu'ndan gelen Aziziyet Elçisi'nin* vardığını söyle ve gelip, dizlerinin üstünde bizi karşılamasını sağla...'' Belki de iki aynı cinsiyetin arasında oluşan kıskançlıktan dolayı, Genç Prens Tropinski o sakin ve orta yaşlı adamı her görüşünde öfkeleniyordu. Bast'a emir vermiş ve ''rotacı'' kelimesine vurgu yapmıştı.

''Nasıl isterseniz, Yüce Majesteleri!''

Orta yaşlı adam Bast hiç sinirlenmemişti. Belini zarifçe eğerek Tropinski'ye, standart bir soylu selamı vermesinin ardından Chambord'a doğru, ortalama bir hızla yürümeye başladı. Adamın makul ve nezih tavrı, Prens'in, davranışının cahil bir köylününki gibi olduğunu hissetmesine ve canının epey sıkılmasıyla, adeta kan kusmak istemesine neden olmuştu. Ancak, Bast'ın arkasını döndükten sonra orta parmağıyla sert bir şekilde Prens'e bir işaret yapmasıydı.

 

Çevirmen notu
Arkadaşlar, buradaki Aziziyet Elçisi, birisini Aziz hale getiriyor olan bir kişi demek. (the canonization ambassador), tam bir çevirisi yok, o yüzden bu şekilde yazıyorum, bilginize.