Novel Günleri - Bilgilendirme!

Bölümün tamamını okumak için üye olmalısınız! Üye olmak için tıklayınız.

21. Bölüm Saçmalık Devam Ediyor!

Çevirmen: Tomato / Editor: Venus

''Tanrı'ya şükür!'' 

''Kral Alexander Çok Yaşa!'' 

''Chambord Çok Yaşa!'' 

Zaman, gün batımının altında savaşın son buluşuna geri sarılmış gibiydi. Herkes tezahürat yapıyor, coşkuyla bağırıyordu. Buradaki her bir kişi, gördüğü şeyin ne olduğunu anlamıştı.

Bu hayal dahi etmesi imkansız olan olay herkesi, hayatlarında hiç şaşırmadıkları kadar şaşırtmış, şok etmişti. ''Yani kral, gerçekten de söylentilerdeki gibi tanrılar ile iletişim kurabiliyormuş! Oğlum, bu da demek oluyor ki Savaş Tanrısı, aslında gerçekten de Chambord'u koruyordu! Bu gerçekten böyleyse, o zalim düşmanlar hiçbir zaman Chambord Kalesi'ni ele geçiremeyecek!'' demişti birisi, herkes böyle düşünüyordu.

Bir anda herkesin aklına bulaşmış olan korku ve endişeler kaybolmuş, tüm insanlar coşkulu bir hale gelmişti. Angela ise sessizce dikiliyordu. Güzel kız, coşkuyla adeta ona tapmaya başlamış bütün bu insanların arasında duran adama bakıyordu. Tam olarak rahatlamış hissediyordu. Bu hissin nereden geldiğini bilmiyordu, ama biliyordu ki bu ya Savaş Tanrısı'nın kutsamasından ya da Alexander'ın değişiminden kaynaklanıyordu.

Atmosfer olağanüstüydü. Emma, yani Fei tarafından etkilenmesi oldukça zor olan bir kişi bile kalabalıkla birlikte zıplıyor, coşkuyla bağırıyordu. 

[Küçük Can İksiri] ile karışmış kan ile dolu olan iki cam şişe, Brook'un emriyle tüm yaralı askerlere dağıtılmıştı. Şaşkınlıkla birlikte oluşan kahkahalar, bağırışlar sarayı doldurmaya devam ediyordu. Sadece yarım saat içerisinde, bir süre önceye kadar acıyla inliyor olan askerler artık acı hissetmiyordu. Sadece hafif bir şekilde kalmış yaralarıyla birlikte silahlarını alıp, tekrar savaşa gitmeye hazır bir hale gelmişlerdi. 

Işık ve umut, Chambord halkına dört gün önce yaklaşmaya başlamıştı. Bu ancak ve ancak Kral Alexander'ın, Savaş Tanrısı tarafından kutsanmış o kişinin sayesindeydi. Herkes Fei'ye muazzam bir saygıyla bakıyor ve ona tapınıyordu.

***

Düşmanlar, gece vaktinde bir saldırma girişiminde bulunmamıştı. Bu, pek çok askerin son dört gün içinde sahip olabildiği tek ve değerli dinlenme vakti olmuştu. 

Tüm yaralı askerleri, onları kandırıp [Küçük Can İksiri]'nden içmelerini sağladıktan sonra iyileştiren Fei, durumun geri kalanını birkaç zeki askere devretmişti. Kralın gardiyanlarının ikinci komutanı Brook ile bir yürüyüşe çıkmış ve kısa süre içerisinde, sura ulaşmışlardı. Sur, gece vaktinde gerçekten de muazzam görünüyordu. Fei de surun üstüne çıkmasının ardından onun orta kısmında durmuş ve etrafta bir göz gezdirmişti.

Chambord sol, arka ve sağ taraflarında onun etrafını sarıyor olan dağlara sahipti. Bu küçük kale tanrıların desteğini arkasına almışçasına, üç tarafı zaten doğal 'sur'lar ile korunmaktaydı. Bu üç dağın kenar yüzleri fazlasıyla dik ve neredeyse tırmanılamaz haldeydi.  Yıldız Seviye bir savaşçı bile bunu yaparken fazlasıyla zor zamanlar geçirirdi. 
Özel olan ise Chambord'a bakan taraflarında dağların daha düz bir yüzeye sahip olması ve bu kısımların, daha kademeli olarak arttığıydı. Dağların Chambord Kalesi'ne bakan taraflarından tırnanmak çocuk oyuncağıydı, küçük çocuklar ve yaşlı insanlar dahi basitçe dağların tepesine ulaşabilirdi bu şekilde. Bu garip arazi, Chambord'u savunması kolay, kuşatması zor bir hale getiriyordu. Dışarıdan bakıldığında bu yer, bir tanrının işiymiş gibi görünüyordu gerçekten de.

Kaleyi saran dağlar da düşünülünce, tek yapay yapı surun ta kendisiydi. Kapı adeta Zuli hendeği ile karşı karşıyaydı. sur da 600 metre uzunluğundaydı ve boşlukları, dağlar tarafından kapatılmıştı. Surun alt kısımları on beş, üst kısımları ise on iki metre kalınlığındaydı; yani oldukça sert ve güçlülerdi. Üstlerinde dört tane arabayı rahatça sürebilirdiniz.

Ayrıca surların direkt düz olmaması da onları ayrıca özel kılıyordu; içbükey olarak tasarlanmışlardı. Normalde var olması gereken kör noktalardan birçoğu bu şekilde yok edilmiş ve yukarı kısımdaki askerlerin, aşağıya baktıkları zaman nelerin olduğunu iyice görebilmesine olanak tanınmıştı. 

Sur ile Zuli Nehri'nin arası beş yüz metre kadardı. Kalenin hendeğindeymiş gibi doğal bir şekilde akıyordu. Sular akmaya başladığında ise seller kükremeye başlıyordu ve bir buçuk kilometre genişliğindeki nehir sık sık sisle kaplanıyordu. Aynı zamanda nehir fazlasıyla derindi de... Uçma yeteneğine sahip son derece güçlü askerler olmadıkça, askerler bir gemi ya da bota sahip olmadan karşıdan karşıya geçemezlerdi. Yüzmeye çalışan herkes, akıntı tarafından aniden 'yenmiş' olurdu.

Nehrin üstünde iki tarafı birbirine bağlayan yarı doğal, yarı yapay taş bir köprü mevcuttu.
Brook'a göre, hiç kimse bu taş köprünün nereden geldiğini, onu kimin yaptığını bilmiyordu. Hatta Chambord'daki en yaşlı insan bile bu köprüyü kimin yaptığından habersizdi. Bu son derece uzun, gizemli bir hikayeydi.

Fei dikkatli bir şekilde gözlemlemişti orayı. Taş köprü dokuz doğal ve kocaman payandalarla destekleniyordu.
Uzakta gözlemlenene göre bu dokuz payanda suya takılmış ters dağlara benziyordu; gerçekten şaşırtıcılardı. Bu iskeletlerin insan eliyle yapılması imkansızmış gibi görünüyordu. Daha çok bir Tanrı'nın dağların zirvelerini kesip, onları nehre fırlatmasıyla oluşmuş gibi bir görünümleri vardı.

Bu taş köprü, Chambord için ayrı bir arazi avantajıydı. 

Chambord'un insanlarının, zamana huzur hakimken kaleden dışarı çıkmasına, seyahat etmelerine olanak sağlıyordu ve aynı zamanda bu ince köprü, savaş zamanlarında düşmanların büyük kuşatma makinelerini bu tarafa, sura yakın yerlere taşımasını zorlaştırıyordu. 

''Araziler son derece avantajlı! Chambord'un beş yüzden az askerle iki binden fazla iyi eğitimli askerle nasıl dört gün savaşabildiğini merak etmeye gerek yok. Bu kale doğal bir savaş kalesi!'' 

Fei, gözlemlerinin ardından Chambord'un arazisini anlamıştı. Her ne kadar askeri bir deha olmasa da gördüğü şeylerin anlamını fark etmiş ve şaşırmıştı. Aynı zamanda kafası da karışmıştı.

Şu andaki Chambord'un iş gücü ve servetiyle bu kaleyi inşa ettirmesi, eğer Chambord Krallığı geçmişte oldukça büyük ve güçlü zamanlara sahip olmamışsa ya da bu kale, ciddi anlamda uzun bir geçmişe sahip değilse imkansızdı. 

Hiçbir şey basit görünmüyordu. Ancak Fei, gerçekten de kalenin tarihiyle ilgili hiçbir şey hatırlamıyordu. Eski

Alexander'ın bilgi ve anıları Fei'ye işe yarar pek fazla bilgi bırakmamıştı.

''Brook, insanlar beni daha önce ''salak'' diye çağırıyordu, değil mi?'' Fei aniden bir şey hatırlamışçasına, huzurlu bir şekilde sormuştu Brook'a.

Brook biraz duraksamıştı tabii. Direkt kraldan geliyor olan böyle bir soruyu nasıl cevaplaması gerektiğini bilmiyordu.
Eski Alexander üç yaşındaki bir çocuğun zekasına sahip salağın tekiydi, kendi başına hayatta bile kalamazdı. 'Arkadaş'larının teşvikleriyle Chambord'a ciddi zararlar vermişti. Kral olsa da kimse onu sevmiyordu. Sadece ailesi, önceki kral ve kraliçe tarafından kendisine bahşedilen kral statüsü nedeniyle, halkı tarafından terk edilmemişti. Brook bile, eski Alexander'a karşı herhangi bir saygıya sahip değildi. Onu biraz da olsa küçük görüyordu. Ancak, Fei'nin savaş alanında ve surda yaptığı savaşlara ve özellikle onun, yaralı askerleri kurtaran tanrıvari eylemlerine tanık olduktan sonra, kim açıkça Savaş Tanrısı tarafından kutsanmış bir adama bir salakmış gibi davranmaya cüret edebilirdi ki.

Brook, krala yönelik olan izlenimini tam olarak değiştirmişti. Bu konuda hiçbir soru işareti yoktu. Önünde duran adam, onun sadakat ve saygısını hak ediyordu.
''Ben dünün sabahında bir ok tarafından vurulduğumda, kafamı bir taşa çarptım. Belki de bu şekilde, Savaş Tanrısı tarafından kutsanmışımdır... Kafamda bir sürü şey belirdi ve zihnim temiz bir hale geldi.
Fei kendi kendine konuşuyor gibi, bir yandan mazgaldaki yosunlara dokunurken bir yandan da yavaşça konuşuyordu. 

''Biliyor musun? O çarpışma bir anda büyümüşüm gibi hissettirdi bana. Geçmişte anlamadığım birçok şey vardı, onları tamamen anlayabiliyorum şimdi. Hehehe, şimdi, geçmişte herkes tarafından nefret edilen bir salak olduğumu çok iyi anlıyorum... Brook, daha önceden yaptığım tüm aptalca şeyleri söyleyebilir misin bana?''

Fei'nin 'monolog'unu dinlerken, Brook'un aklındaki neredeyse tüm şüphe ve kararsızlık kaybolmuştu. ''Yani dünkü ok, kralı tesadüfen normale çevirmiş... Eski kral hala hayattayken, Alexander'ın bir tanrı tarafından lanetlendiğine ve bu yüzden salak olduğuna dair bir tahmin vardı. Görünüşe göre lanet, sonunda tanrı tarafından terse döndürülmüş.''
Fei, Brook'un ifadesini gördüğü gibi içten içe gülüp, sonra da devam etmişti, ''Saraya geri götürülürken, vücudumda akan gizemli bir güç hissettim, hayal dahi edilemeyecek bir kuvvete sahiptim. Hemen her şeyi hızlıca öğrenebiliyordum ve bu şekilde, kuvvetimi kontrol etmeyi de başardım... Daha sonra da, sanki onlarla doğmuşçasına savaş tekniklerini kullanabilmeye başladım.'' 

Bunu dinledikten sonra ise, Brook'un aklında kalan son kararsızlık kırıntısı da yok olmuştu. 

Genç Kral'ın canavarımsı gücü ve yıkıcı balta teknikleri, Brook ve bütün askerlerin bir türlü anlayıp kavrayamadıkları şeylerdi. Ama şimdi, anlaşılıyordu ki burada, Savaş Tanrısı'nın bir kararı vardı. 

Bu öğleden sonra savaşta beliren ve kanıyla tüm yaralı askerleri kurtaran bu adam için başka bir açıklama yoktu... Yalnızca, ilahi bir müdahale böyle bir şeyi yapabilirdi.

Fei, Brook'un ifadesine dikkatlice bakıyordu. Brook'un yüzünde beliren ani aydınlanmayı gördüğü anda, söylediği saçmalıkların planladığına uygun bir şekilde gittiğinden emin olmuştu.