Novel Günleri - Bilgilendirme!

Bölümün tamamını okumak için üye olmalısınız! Üye olmak için tıklayınız.

31. Bölüm Çardaktaki Kadın

Çevirmen: Zakowske / Editor: Valheru

 

Zu An öylece dönüp akademiden ayrılmayı düşünmüştü ama Cheng Shouping şu anda onu izliyordu ve ağzındaki baklayı tutamayacağını biliyordu. Eğer Cheng Shouping’in hemen önünde kaçarsa, Chu Klanı’ndaki herkesin bundan bir gün içinde haberinin olacağı garantiydi.

Şu anda Chu Klanı dışında gidebileceği bir yeri yoktu, dolayısıyla gurur yapamazdı.

Ahh, karıma bel bağlamak hiç de kolay değil! Galiba ilk önce akademiye girip etrafta kimse kalmayana dek beklemem sonra kaçmam lazım.

Zu An, Cheng Shouping’in hazırladığı okul çantasını aldı. Benim gibi bir yetişkinin hâlâ okul çantası taşıyacağını düşünmek, ahh çok utanç verici!

Berbat bir ifadeyle girişten geçti ve kendisini yemyeşil ağaçların yolda yürüyenlere doğal koruma sağladığı hoş bir sokakta buldu.

Zu An etrafa bakındı ve çevrede saçlarını at kuyruğu yapmış birkaç tane güzel kadın olduğunu fark etti. Kısa etekleri hafif meltemde oynaşıyor, kalçalarının görülmesini sağlıyordu.

Vay anasını, bu dünyadaki öğrenciler düşündüğümden de açık giyiniyor. Belki de okula gitmek o kadar da kötü değildir…

Daha da ileriye baktığında devasa bir kapının daha olduğunu fark etti, orada öğrencilerin kimliklerini kontrol eden bir güvenlik vardı. Bu muhtemelen okulun asıl kapısıydı.

Zu An çabucak çevreyi tarayıp yandaki bir yola fırladı.

Okula gitmemi mi istiyorsunuz? Siksen bir daha okula gitmem!

Zu An hızla ağaçların arasından ilerledi. Ancak akademi bölgeyi ağaçlandırmada öyle muazzam iş çıkarmıştı ki nereye giderse gitsin heybetli ağaçlar ve çiçeklerden başka bir yoktu. Birkaç dönüşün ardından kaybolduğunu fark etti.

Ayruşen Akademisi’nin sınırlarından nihayet çıktığında nerede olduğunu zar zor seçebiliyordu.

“Burası neresi be?” Zu An bu dünyaya geleli birkaç gün olmuştu ve devasa Ayruşen Şehri’ne aşina olacak zamanı da yoktu. Çevresini tanımıyordu, dolayısıyla nerede olduğunu çıkarması zordu.

“Yu Klanı’nın ne kadar ünlü olduğu düşünülürse yoldan geçen birini durdurup sorabilirim.” Zu An kendi kendine mırıldandı. Şu anda tüm odağı Ji Dengtu’nun verdiği görevi tamamlamaktaydı ki erkekliğini geri kazanabilsin. Gelişim ve diğer her bok mu, daha kaldırmazken ne anlamı vardı ulan?

Zu An etrafta gezindi ama şaşırtıcı bir şekilde bölgede tek bir kişi dahi bulamadı.

BOOM!!

Gökyüzünden bir şimşek geçti ve uzaktan belli belirsiz gök gürüldediğini duydu. Akabinde yağmur hafifçe çiselemeye başladı.

Çiseleme Zu An’ı pek etkilemedi ama yıldırım içten içe huzurunu kaçırdı. Bu dünyaya bir yıldırımla gelmişti ve ikinci yıldırımla geri dönebileceğine inanacak kadar saf değildi. Daha büyük ihtimalle ölür giderdi.

BOOM!!

Sağır edici gümbürtüler gittikçe arttı. Zu An çabucak çevresini taradı ve çok uzakta olmayan bir çardak görüp aceleyle oraya koşturdu.

Çardağa vardığında içeride çoktan birinin olduğunu gördü. Basit bir elbise giymiş bir kadın sandalyede oturuyordu, tembelce çardağın desteklerinden birisine dayanmıştı. Çenesini bir eliyle destekliyor, ufka bakıyordu.

Parmağını yanındaki şarap dolu yeşil su kabağının kulpuna geçirmişti ve hafif hafif sallıyordu. Öyle hafif bir hareketti ki rüzgârın en ufak itişinde elinden düşecek gibiydi ama hiç düşmedi.

Zu An’ın dikkatini çok geçmeden başka bir detay çekti. Kadın ayakkabılarını düzgünce yere koymuştu ve güzel şekilli ayaklarını sandalyeye uzatmıştı, elbisesinin altında hafifçe gözüküyorlardı. Yeşimden daha sıcak ve ipekten daha yumuşak duruyorlardı.

Zu An yüze, göğse, kalçaya ve bacaklara takıntılı olduğunu kabul ederdi. Bunun yanı sıra geri kalan kısımlar istediği gibi olabilirdi. Ancak neden bazı insanların ayak fetişi olduğunu anlamaya başladı.

“Yeterince gördün mü?” Kadın dönmekle uğraşmadı ama arkasında neler olduğunu biliyordu.

“Yeterince görmedim.” Zu An refleksle yanıtladı ancak hemen pişman oldu. Gerçekten de şu boşboğazlık huyunu bırakmalıydı. Artık anonimliğin kendisini koruduğu internette olmadığını unutup duruyordu. Burada insanlar kelimenin tam manasıyla eşek sudan gelene dek dövebilirdi onu!

Dün gelişimi kayda değer ilerleme kat etmesine rağmen, ki yirmi adama denk bir güce sahipti, önünde oturan kadının baş edemeyeceği birisi olduğuna dair içinde açıklanamaz bir his vardı.

Açıkçası kadın da böyle bir yanıt beklememişti. Çardağa dalan utanmaz adama döndü ve onu şöyle bir süzdü. Bir an sonra dikkatini yağmura çevirirken mırıldandı, “İzlemeye devam et o zaman.”

Bu sefer şaşırma sırası Zu An’daydı. İnternette her türden tuhaf insan görmüştü ama bu kadının böyle yanıt vereceğini beklemiyordu. Üstelik az önce kafasını çevirdiğinde büyüleyici güzelliğini de fark etmişti. Sadece berrak ancak donuk gözlerinde melankoli dolu bir hava vardı.

Kadın öylece oturdu, çardağa dayandı ve önündeki yağmuru izledi. Arada esen meltem çardağa yağmur damlacıkları getirip onu ıslatıyordu ama etkilenmedi. Çiseleyen yağmurun gürültüsünde bile sessiz nefes alışverişleri duyulabiliyordu.

Zu An başlangıçta çekici yan profilini ilgiyle izliyordu ama melankoli havası bulaşıcı gibiydi. Yavaş yavaş, atmosferle birlikte kalbine bir kayanın çöktüğünü hissetti.

Dolayısıyla bakışlarını çekti ve yağmur manzarasına o da kapıldı. O zaman tanıdık olmayan bir melodi nefesini kesti. Bir anlığına tersine akan bir şelale gördü, mesafede süzülen bir karahindiba tohumlarını, semayı kaplayan o minik şemsiyeleri, batıdan doğan ancak doğudan batan güneşi, eğitim yıllarında iliğini kemiğini kurutarak ölümüne çalıştığı on yılı gördü…

“Ağlıyor musun?”

Zarif bir ses kulaklarına doldu. Ancak o zaman Zu An gözyaşlarının aktığını fark etti. Karşısında oturan kadın ona merakla baktı.

“Evimi özledim.” Zu An yanıtlarken gözyaşlarını sildi. Yabancı bir dünyaya gelmenin hem heyecanına hem de korkusuna o kadar kapılmıştı ki evini düşünecek zamanı olmamıştı. Anlık olarak geçmişe gitmesi diğer dünyadaki ebeveynlerini hatırlattı ve ölümünü duyduklarında yaşadıkları ıstırabı hayal etmeye dayanamadı.

Kadının ifadesi bir anlığına değişti. Müziğini anlayabilmesine şaşırmış gibiydi.

Zu An tam da o an kadının ellerindeki deniz kabuğuna benzeyen enstrümanı fark etti. Sormadan edemedi, “Az önce onu mu çalıyordun?”

“Mm.” Kadın kafa sallamayla yanıtladı.

“Bir dakikalığına ödünç alabilir miyim” Zu An sordu.

“Nasıl çalacağını biliyor musun?” Kadın şaşkınlıkla sordu.

Zu An kendisiyle dalga geçen bir gülümseme takındı, “İş hayatını idam ettirmeni sağlamayacak işe yaramaz yeteneklere geldiğinde on parmağımda on marifet vardır.”

Bu sözleri duyan kadın kıkırdayıp elindeki enstrümanı Zu An’a fırlattı. Zu An yakalayıp inceledi. Bu deniz kabuğuna benzer enstrümanın eşsiz bir görüntüsü olsa da nasıl çalıştığını anlaması çok zor değildi. Notaları denemek için ağzına getiriyordu ki üzerindeki hafif ruj izini fark etti. Bir tereddüt etti, dolayısıyla kadına dönüp sordu, “Deneyebilir miyim?”

Kadın gülümsedi ve kafa salladı.

Zu An sonunda enstrümanı denemek için dudaklarına dayadı. Birkaç saniyede çoktan kabaca notaları çözmüştü. Önceki hayatındaki okarinaya oldukça benziyordu.

Önceki melodi evine duyduğu özlemi uyandırmıştı, dolayısıyla içgüdüsel olarak Köyümün Manzarası’nı çaldı. Üniversite yıllarında kız kaldırma amacıyla öğrenmek için sıkı çalışmış ancak okarinayı ne kadar iyi çalarsa çalsın yine de bir Ferrari etmediğini görmüştü. [1]

Önceki hayatının anıları gözlerinin önünden geçerken hepsinin bir rüya gibi hissettirmesine engel olamadı. Rüyasında bir kelebek olan Zhou Zhuang mıydı yoksa Zhou Zhuang olduğunu gören bir kelebek miydi? [2]

Melodi sona erdiğinde çardaktaki ikili çoktan derin bir özleme gömülmüş, aralarında yalnızca yağmurun sesi kalmıştı.

Karşısındaki kadının da gözlerinin kenarını sildiğini gören Zu An söylendi, “Sen de ağlıyorsun.”

Kadın yumuşakça iç geçirdi ve konuştu, “Melodinde uçsuz bucaksız tarlalar, batan güneş ve elvedaları gördüm. Adı ne?”

“Köyümün Manzarası.” Zu An yanıtladı, “Seninki?”

“Sessiz Deniz.” Kadın şişeyi kaldırdı ve bir yudum aldı, “Biraz ister misin?”

Zu An tereddüt etti, “Bardağım yok.” İstemsizce karşısında oturan kadına karşı sapıkça bir düşünce besleyemediğini fark etti. Onu farklı birisi gibi hissediyordu.

Kadın şişeyi fırlattı, “Sanki umursuyorum. Neden kendini bu kadar sıkboğaz ediyorsun?”

Kadının kaygısızlığını gören Zu An aşırı zorlama davrandığını hissetti. Dolayısıyla şişeyi kafasına dikti. Ancak şarap boğazından geçtiği an bir sıcaklığın hızla yükseldiğini, onu cayır cayır yaktığını hissetti.

Bu histen boğuldu ve şiddetle öksürmeye başladı, öyle ki yüzü biraz kızardı, “Yahu ne şarapmış bu? Çok sert!” Önceki hayatında içtiği votkadan bile daha sertti.

“Kavrulan Sema deniliyor. Çoğu kişinin yüksek alkol oranına dayanması gerçekten zor. Özel durumumdan dolayı bedenimi sıcak tutmak için sık sık bu şarabı içiyorum.” Kadın yanıtladı. Şişeyi geri aldı ve ufak bir yudum aldı. Kar beyazı yanakları hafifçe kızardı. Görünüşe göre alkol epey hoşuna gidiyordu.

“Benim adım Zu An. Adını öğrenebilir miyim?” Zu An sordu.

Kadın kafasını hafifçe iki yana salladı ve gülümsedi, “Hayat kaderlerin kesişmesidir. Nihayetinde ayrılacaksak birbirimizi tanımasak da olur.”

Zu An dondu, “Ama çoktan adımı söyledim.

Kadın yanıtladı, “Kendi isteğinle söyledin. Sormadım.”

“Sanki benden yararlandın gibi hissediyorum.” Zu An hoşnutsuzca homurdandı.

Kadın kahkahayı bastı, “Şarabımdan içtin. Nasıl bakarsam bakayım kaybeden tarafsın gibi hissetmiyorum.”

“Galiba öyle sayılabilir.” Zu An yağmurun yavaşça durduğunu fark etti ve ayaklandı, “Eğer kader bizi bir kere daha karşılaştırırsa adını söyleyecek misin?”

“Bir daha karşılaşacağımız şüpheli.” Kadın kafasını iki yana salladı. Taşıdığı çantaya baktı ve yüzünde tuhaf bir ifade belirdi, “Ayruşen Akademisi’nin öğrencisi misin?”  

Zu An’ın kalbi tekledi. Okuldan kaçan bir öğrenci asla kaytardığını kabul etmezdi, kadına ihtiyatla göz atıp yanıtladı, “Soruma yanıt vermeyeceksen ben niye vereyim?”

Kadın çantayı işaret etti ve konuştu, “Bir şey demesen bile görebiliyorum. Sadece Ayruşen Akademisi’nin öğrencilerinin sahip olduğu bir çanta taşıyorsun. Şimdi ders saati olmalı, burada ne işin var?”

“Anaokulundan üniversiteye kadar yirmi yılı aşkın süre okudum. Bir daha asla okula gitmek istemiyorum.” Zu An öfkeyle yanıtladı.

“Anaokulu? Üniversite?” Kadının gözlerine kafa karışıklığı yansıdı. Ancak sormamayı seçti. Ben de birçok şeyi kendime saklıyorum, onu sorgulamaya ne hakkım var?

“Şarap için teşekkürler, ben kaçar.” Zu An hâlâ Yu Yanluo’yu bulmayı planlıyordu. Doğal olarak hayatı boyunca mutluluğunu ilgilendiren bir konu her şeyden daha önemliydi!

“Pekâlâ. Görünüşe göre yakın gelecekte tekrar karşılaşabiliriz.” Kadının dudakları muzip bir gülümsemeyle kıvrıldı.

Zu An etkilenmeden ona baktı. Sanki sana güvenirim de. Güzel kadınların içgüdüsel hareketini bilmez miyim hiç? Bu çekici sözlerle biz erkeklere kancayı taktnızı mı bırakmazsınız!

Gel gör ki henüz çardaktan çıkmıştı ki siyah giyimli bir adamın etrafta gezindiğini gördü. Yanından geçerken adam umursamaz bir bakış attı ama birkaç adım anca atmıştı ki çabucak döndü ve seslendi, “Zu An?”

“Sen de kimsin?” Zu An kaşlarını çatarak siyahlı adama baktı. Burnundan sağ yanağına kadar uzanan büyük bir yara izi vardı. Ayrıca boynunun yakınında bir erik çiçeği dövmesi vardı ki bu da kalbinin teklemesine neden oldu. Erik Çiçeği On İki’nin de aynı dövmeyi taşıdığını hatırlamıştı.

Çevirmen notu
[1] Sojiro’nun çaldığı bir Japon melodisi.
[2] Bu uyanmadan önce bir kelebek olduğunu rüyasında gören bir adamın şiirinden geliyor. Hangisinin gerçek rüya olduğunu merak ediyor: Kelebek olduğunu rüyasında o mu görmüştü yoksa Zhou Zhuang olarak uyanmayı rüyasında gören bir kelebek miydi? Benzer şekilde Zu An’da burada şu anki hayatının mı yoksa önceki hayatının mı bir rüya olduğunu merak ediyor.