Novel Günleri - Bilgilendirme!

Bölümün tamamını okumak için üye olmalısınız! Üye olmak için tıklayınız.

27. Bölüm Klavye İmparatoru Olarak, Yoluma Çıkan Bütün Düşmanları Yok Edip Geçeceğim!

Çevirmen: Zakowske / Editor: Valheru

 

“Ah, o kadar rahattı ki unutmuşum.” Zu An gülümseyerek yanıtladı ve hızlıca konuyu değiştirdi, “Nerede kalmıştım? Oh, hatırladım. Bir iyilik yaptıktan sonra adımı bırakacak birisi değilim ama içtenliğini görebiliyorum. Gösterdiğin samimiyet nedeniyle, kurtarıcının adını öğrenmezsen iştahsız olup huzur içinde uyuyamazsın diye korkuyorum. Yumuşak kalpli birisi olduğumdan seni zor duruma düşürmeye dayanamam. Bu yüzden bir istisna yapıp adımı paylaşacağım. Ama gerçek adımı kimseye açıklamayacağına söz vermelisin, buna o astların da dahil.”

Yu Yanluo’nun gözleri ışıldadı, “Onlardan şüpheleniyor musun?”

“Şüpheleniyorum diyemem ama ihtiyatlı olmayı tercih ederim.” Zu An yanıtladı, “Xiaoxi’den, Yu Klanı’nın ünlü ve güçlü bir dev olduğunu duydum ama muhafızların neden bu kadar zayıf?

Zu An insanlar hakkında aşırı olumsuz düşündüğünden böyle konuşmuyordu, aksine Yu Yanluo gibi birisinin nereye giderse gitsin erkeklerin kalbini tekleteceğini bildiğinden diyordu. Dördüncü kademe bir kaptanla bir grup üçüncü kademe gelişimcinin güvenliğini sağlayabilmesi mümkün değildi.

Yu Yanluo yanıtladı, “Diğer muhafızlar meşgul olduğundan başka bir yere gönderildiler.

Zu An sanki böyle bir yanıtı bekliyormuş gibi baktı, “Yani diyorsun ki muhafızlarının en zayıf olduğu dönemde şu tesadüfe de bak, Kararüzgar Kampı saldırmaya karar verdi ha? İmkansız demezdim ama sence de biraz fazla tesadüf değil mi?”

Muhafızların arasında casus olmasa bile yine de risk almak istemiyordu. Ne de olsa kimliğini fazladan bilen birisi demek bir terslik çıkması ihtimalinin artması demekle aynıydı.

Yu Yanluo yanıt olarak yumuşakça kıkırdadı, “Zekisin. Muhtemelen sıradan birisi değilsindir.”

Zu An gururla çenesini kaldırdı, “Tabii ki? O dingilleri sırf parmağımı sallayarak yendiğimi görmedin mi? Ben, Zu An, bu hakir dünyayı izleyen ilah gibiyim. Benden daha muazzam bir sema yoktur evrende. Ah şu dünyada milyonlarca Klavye Ölümsüzü var ama hepsi önümde kafasını eğer. Klavye İmparatoru olarak ne bir dengim ne de bir benzerim olabilir. Kim huzurumda yenilmez olduğunu söylemeye cüret edebilir ki?”

Yu Yanluo: “…”

Kılıç Ölümsüzü mü? Kılıç İmparatoru mu? Gerçekten de oldukça ilginç olmasına rağmen gelişimi kesinlikle o seviyeye ulaşmamış olmalı. Ama özgüveniyle gerçekten bir uzmana kafa tutar. [1]

“Adın Zu An mı?” Yu Yanluo sordu, “Nerede yaşıyorsun? Adamlarıma altınını göndermelerini söyleyeyim.”

Bu sözler Zu An’ın başını ağrıttı. Dürüst olmak gerekirse Chu Klanı’nın içgüveysi olmak epey utanç vericiydi ve Chu Klanı’ndakilerin hakkında bir şeyler öğrenmesini de istemiyordu, “Onun yerine neden adresini vermiyorsun? Zamanım olduğunda uğrar alırım.”

“Bana uyar.” Yu Yanluo, Zu An’ın yerini açıklamak istememesine şaşırmadı. Cübbesinden bir yeşim nişan çıkardı ve uzattı, “Bunu al.”

Zu An yeşim nişanı aldı ve dikkatle inceledi. Üzerine zarifçe işlenmiş bir hayvan vardı, gerçi üzerindeki hayvanın ne olduğunu anlayamadı. Yeşim Yu Yanluo’nun sıcaklığını ve kokusunu taşıyordu. Bunu görünce istemsizce sordu, “Aşk simgesi mi bu?”

Yu Yanluo, Zu An’ın kaba sözleri yüzünden sinirlenmedi. Bunun yerine hafifçe gülümsedi ve konuştu, “Çok zayıf olmasan da eşim olmayı hak etmek için en azından birkaç yıl daha sıkı çalışmalısın. Bu yeşim nişan rütbe belirtiyor. Adamlarıma bunu gösterirsen gelmene izin vereceklerdir.”

Zu An yeşim nişanı göğsüne koyarken konuştu, “O zaman dört gözle bekle. Birkaç yıl sonra eşin olmak için kapına geleceğim.”

Yu Yanluo kahkahayı bastı. Bir nedenden ötürü bu genç adamın dobra tavrına sinirlenemedi.

İkili arabanın yanına döndü ve Ji Xiaoxi’nin şu anda muhafızların yanına diz çökmüş, yaralarını sardığını gördü. Zu An dehşetle fırladı, “Neden hareket edebiliyorlar?”

Ji Xiaoxi gözlerini kırpıştırdı, “Çünkü üstlerindeki kısıtlamaları kaldırdım. Yaraları oldukça ağırdı, hemen tedavi edilmeleri gerekti.”

“Teşekkür ederiz, Ji Hanım.” Muhafızlar samimi minnettarlıklarını Ji Xiaoxi’ye gösterdiler. Aynı zamanda neden bu perinin o şeytandan bozma yavşakla beraber olduğunu merak etmeden edemediler. Bu herif, güzeller güzeli periyi kötü yola sürüklemez miydi?

Böyle düşünseler de Zu An’ı öfkelendirme korkusundan dile getiremediler. Eğer travmalar o kadar kolay atlatılabilseydi zaten travma olmazdı.

“Babanın İlahi Şifacı Ji Dengtu olduğunu söylemiştin, değil mi?” Yu Yanluo, Ji Xiaoxi’yi yakından incelemeye başladı. Bu güzel ama saf genç kız gerçekten de hoştu.

“Evet.” Ji Xiaoxi utanarak yanıtladı. Yu Yanluo’nun olgun zarifliğinin getirdiği baskı yüzünden onunla yüz yüze konuşmakta biraz zorlandı.

“İlahi Şifacı Ji’nin şöhretini duymuştum. Böyle güzel ve yetenekli bir kızı olmasını beklemiyordum. Yardımın için gerçekten minnettarım.” Yu Yanluo hafifçe kafasını eğdi.

“Aslında çok da bir şey yapmadım.” Ji Xiaoxi telaşla karşılık verdi, “Ah aklıma gelmişken, babam size epey hayranlık duyuyor. Daha önce karşılaşmış olabilirsiniz.”

Yu Yanluo bu sözleri duyunca şaşırdı. İlahi Şifacı Ji ile daha önce karşılaştığını hatırlamıyordu. Yıllar içinde onunla karşılaştıktan sonra durmadan onu arzulayan sayısız erkek olmuştu ama hiçbirisi onu etkilemeyi başaramamıştı. Belki de Ji Dengtu onlardan biri olabilirdi. Ancak böyle bir şeyden kızının önünde bahsetmek hoş olmazdı, dolayısıyla nazikçe gülümsedi ve yanıtladı, “Daha önce karşılaşmış olabiliriz ama son zamanlarda o kadar çok şey yaşandı ki bir sürü şeyi hatırlamıyorum.”

Ansızın mesafeden at nallarının takırtıları geldi. Zu An’ın ifadesi anında kasvetlendi ama Yu Yanluo hızlıca telkin etti, “Endişelenme, benim adamlarım olmalı.”

“Klanının iç karmaşasına karışmasam iyi olur. Güle güle. Ödülümü almak için bir gün Yu Klanı’na uğrayacağım!” Bu sözleri söyledikten sonra Ji Xiaoxi’yi çekerek ayrıldı.

“Ah? Öylece gidiyor muyuz?” Ji Xiaoxi ani ayrılışlarına biraz şaşırdı. Daha muhabbet bitmemişti ki!

“Sadece benimle gel.” Zu An yanıtladı. Ji Xiaoxi ‘Oh’ diye karşılık verdi. Zu An onu çekerken arkasını dönüp herkese el sallamayı da es geçmedi.

Giden ikiliye bakan Yu Yanluo’nun güzel gözleri hafif bir gülümsemeyle kısıldı, “Gerçekten de ilginç bir genç.”

Zu An, Ji Xiaoxi’yi vadiden çıkartıp ormana döndü. Zu An’ın hâlâ elini tuttuğunu gören kızın yüzü kızardı, “Elin yine zehirlendi.”

Zu An çok umursamadı, “Nasıl olsa panzehri yok mu? Beni tedavi edersin olur biter.”

“Oh” Ji Xiaoxi gözlerini kırpıştırdı. Aniden bu durumda bir terslik olduğunu fark etti. Üzerindeki kremi babası özellikle birisi ondan yararlanmasın diye yapmıştı ama bu herif canının istediği gibi ona dokunuyor ve üstüne bir de panzehri istiyordu.

Güvenli bir mesafe uzaklaştıklarını gören Zu An çömelerek onu yanına çekti ve vadideki durumu incelemeye başladı.

Ji Xiaoxi elindeki zehri tedavi ederken merakla sordu, “Neden kaçtık ki?”

Zu An yanıtladı, “Madam Yu’nun kocasını yeni kaybettiğini söyledin. Ardından da arabası saldırıya uğradı. Onu elde etmeye çalışan birisi olduğu güpegündüz ortada ve muhtemelen bu entrikaya Yu Klanı’ndan dahil olanlar da vardır. Gelen desteğin onu kurtarmaya mı yoksa öldürmeye mi geldiğini söylemek mümkün değil. Her halükârda bu karmaşadan çıkmamız en iyisi.”

Chu Klanı’ndaki durumu halihazırda yeterince kötüydü ve başka bir büyük klanın iç karmaşasına karışması sadece ölümünü hızlandırırdı.

Ji Xiaoxi anında Zu An’ın ne demek istediğini anladı. Kafa sallarken mırıldandı, “Bu kadar derinlemesine düşünmemiştim. Vay be, büyük kardeş Zu, gerçekten de zekisin!”

“Hehe” Zu An kendini beğenmiş bir ifadeyle kafasını kaldırdı. Böyle güzel bir kızdan övgü almak hoş hissettiriyordu ve sabırla devam etmesini bekledi. Ancak Ji Xiaoxi zehri iyileştirmeye çok kapıldığından devamı gelmedi.

Hayal kırıklığıyla iç geçiren Zu An dikkatini vadiye çevirdi. Altın çizgilerle süslenmiş, beyaz cübbeli bir grup şövalye arabaya yaklaşıyordu. Oldukça güçlü gelişimcilere benziyorlardı. Birçoğu Kararüzgar Kampı’nın Üçüncü Efendisi’nden bile daha görkemli bir aura yayıyordu.

Şövalyelerin başında keskin kaşları olan ve epey uzun boylu birisi vardı. Bakışları sertti ama özenle kesilmiş bıyığı keskinliği yumuşatıyor ve ona alim havası katıyordu.

“Yenge, geç kaldığım için özür dilerim. Umarım güvendesindir!”  Yu Yanluo’yu görünce çabucak atından indi ve endişeli bir ifadeyle yanına fırladı.

“Yenge mi?” Zu An mırıldandı. Yu Yanluo’nun kocasının yeni vefat ettiği düşünülürse, güzel, genç bir dul ile yakışıklı, öne çıkan bir kayınbırader… Derinlemesine düşünmemek zordu, “Xiaoxi, oradaki herif kim?”

Ji Xiaoxi kafasını iki yana salladı, “Ben de bilmiyorum.” Sonuçta hâlâ gençti ve tüm zamanını başkalarının hareketlerini öğrenmek için harcayamazdı. Yu Klanı’nın içindeki karmaşık ilişkilere aşina olmaması doğaldı.

Yu Yanluo umursamazca yanıt verdi, “İyiyim, hadi şehre gidelim.” Ardından arabasına geri döndü.

Bıyıklı adam tek başına kaldı ve gözleri öfkeyle ışıldadı. Ancak hızlıca kendisini toparladı ve astlarına, yararlıların ata binmesine yardım etmelerini işaret etti. Ardından ilerleme emri verdi.

“Yenge, Kararüzgar Kampı’ndan gelen bu haydutlar nasıl öldü sorabilir miyim?” Bıyıklı adam atını arabanın yanına sürdü ve pencereden sordu.

“Biraz yorgunum. Daha sonra konuşuruz.” Yu Yanluo tembel bir sesle yanıtladı.

Bıyıklı adamın kaşları çatıldı. İnanılmaz öfkeli duruyordu.

İkili arasındakileri dikkate alan Zu An çenesini ovuşturdu.

Yu Klanı’nın aile dramasını izledikten sonra Zu An ve Ji Xiaoxi de şehre doğru yola koyuldu. Geri dönüşte bir şey olmadı. Şehre dönünce Ji Xiaoxi konuştu, “Büyük kardeş Zu, benimle eve gelmelisin. Babama durumunu kontrol ettireceğim.”

Gözleri istemsizce gencin apış arasına kaydı. İstemsiz hareketi Zu An’ın ifadesini ekşitti. Her seferinde bunu yapacak mısın be?

Zu An da İlahi Şifacı Ji’nin yanına gitmeyi planladığından reddetmedi. Gökyüzüne baktı ve çoktan kararmaya başladığını fark etti. Chu Klanı’nda bir giriş saati olup olmadığını ve çok geç dönerse kapı kilitlenir mi diye düşünmeye başladı.

Öyle olursa bile Ji Xiaoxi geceyi yanında geçirmeme izin verir, değil mi?

Ancak babasının mizacını düşününce bu o kadar da güvenilir bir plan gibi gelmedi.

Biraz endişeyle Ji Konağı’na doğru ilerledi. Ancak daha hedeflerine ulaşamadan birisi aniden bağırdı, “Ji Hanım döndü! Ji Hanım döndü!”

Ji Konağı’nın girişinde bekleyen kalabalık hemen etraflaına toplandı.

“Ji Hanım, lütfen şurama bir bakın.”

“Ji Hanım, lütfen ilk bana bakın. İlk ben geldim!”

“Ji Hanım, hastalığım hepsinden daha ciddi!”

… 

Ji Xiaoxi ilk defa böyle bir durumda değildi ama yine de rahatsız olmadan edemedi. Yüzü kızardı ve konuştu, “Sakin olun millet. Sıraya girin. Hepinize teker teker bakacağım.”

Zu An durumdan etkilendi. Cheng Shouping’den, Ji Xiaoxi’nin epey popüler olduğunu duymuştu ama ancak bizzat görünce gerçekten de halkın sevgisinin ne anlama geldiğini anladı. Buradaki herkes tüm içtenliğiyle onu seviyor ve saygı duyuyordu.

Tabii Zu An bunun iyi bir şey olduğunu düşünmedi. Bu genç kız yumuşak kişiliği dışında şahaneydi. Belli ki buradaki insanlar beleşe tedavi olmak için merhametinden yararlanıyordu. İlahi Şifacı Ji’nin öyle sert davranmasına şaşırmamak gerekti.

 

Çevirmen notu
[1] Çince’de klavye ve kılıç eş anlamlı.