yolla gelsin - obur :D : D
Novel Günleri - Bilgilendirme!
Bölümün tamamını okumak için üye olmalısınız! Üye olmak için tıklayınız.
9. Bölüm Karaborsacıyla alışveriş #1
Ertesi gün Theodore, Profesör Vince aramaya koyuldu.
‘Yol belli, ne kadar erken hareket edersem o kadar iyi. Profesör Vince’in bu sene kalmasını güzel oldu.’
Bu gerçekten şanslı bir olaydı.
Theo bunca zaman Akademi’nin ahmağı olarak bilinirdi, o yüzden diğer profesörlerle arası pek iyi sayılmazdı. Bazıları ona yapılan zorbalıklara göz yumarken bazıları ona açıkça okulu bırakmasını söylemişti.
Profesör Vince gibi, onun konumu veya nereden geldiğiyle ilgilenmeyen birini bulmak zordu.
Tak, tak.
Theo, Profesör Vince’in laboratuarına gelince kapıyı çaldı.
-İçeri gel.
Sesi her zamanki gibi soğuktu.
‘Afedersiniz.’ Theo içeri girdiği gibi selam verdi.
Kapıyı sessizce kapattı ve ona şaşkın gözlerle ona bakan Profesör Vince’e döndü. Dolmakalemini bırakıp ilk konuşmaya başlayan Profesör Vince oldu. ‘Beklenmedik bir misafirsin. Beni görmeye geleceğini bilmiyordum. Buraya gel, otur.’
‘Evet, anlıyorum.’
Theo oturunca Profesör Vince sorusunu sordu, ‘Ee, seni buraya getiren nedir?’
Theo bu soruyu bekliyormuşçasına cevapladı, ‘Buraya, dışarı çıkmak için izin istemeye geldim.’
‘Ha? Dışarı mı?’ Vince’in gözleri bu umulmadık sözler karşısında büyüdü.
Theo hızla dün akşamdan hazırladığı kağıdı masaya bıraktı. Eğer konuşma fazla uzarsa, neden dışarı çıkmak istediği sorulabilirdi. Kafası karışan Vince elini uzattı. O kadar aniydi ki o da birşey anlamamıştı.
‘3.kağıdı alınca şoka girer sanmıştım. O ise dışarı çıkacağını söylüyor.’
Normalde, Theo sadece kütüphanedeki kitaplara ilgi duyan bir öğrenciydi. Theo yüz ifadesini gizleyip Theo’nun getirdiği kağıdı imzaladı. Ancak Vince, kağıdın geçerlilik süresini düşünüyordu. Tatil süresince, öğrenciler okuldan ayrılmakta normalden daha fazla özgürdüler.
‘Theodore, ayrıca bir izin istemesen bile, öğlen 3’e kadar okuldan çıkma iznin var. Bu vakit şehirde dolaşman için yeterli olmalı.’
‘Benim için yeterli değil.’ Dedi Theodore tereddüt etmeden.
Bergen Akademisi’nin bulunduğu Bergen şehri ferah bir yerdi. Profesör Vince’in dediği gibi şehri gezecek zamanı vardı. Ama Theo’nun amacı birkaç büyülü obje bulmaktı ve oraya gidip dolaşmak biraz vakit alırdı.
Vince başını kaldırıp birkaç soru daha sordu.
‘Dışarı çıkma sebebin nedir?’
‘Sadece biraz vakit geçirmek.’
‘Geceyi dışarıda geçirmeyi düşünüyor musun?’
‘Sanmıyorum.’
‘Hmmm.’
Dolmakalem hareket etmeye başlayıp bütün evrak işlemleri bitene kadar durmadı.
Profesör son damgayı vurmadan evvel biraz düşünse de herşeyi tamamlayıp izin kağıdını Theo’ya uzattı. Bununla, Theo akşam yemeği vakti bitene kadar dışarda kalabilirdi.
Sonrasında Theo daha neşeli bir ifadeyle konuştu, ‘Teşekkürler, Profesör.’
‘Böyle küçük birşey için teşşekür etmene gerek yok.’
Vince, önemsiz bir mevzuymuş gibi elini salladı ve hızla konuyu değiştirdi. Theo’yla konuşmak istediği başka birşey daha vardı. Çekmeceden bir zarf çıkardı ve masasına koyup söze girdi. Theo’nun cevabına göre, zarfı verip vermeyeceğine karar verecekti.
‘Theodore Miller, sana geçen sene söylediğim şey hakkında düşündün mü?’
Theo hızlıca hafızasını yokladı.
Geçen sene, Profesör Vince...
Birkaç ipucu aklına geliyordu, ne söylediğini hatırlamıştı.
‘Büyü bilimcisi olma... muhabbeti mi?’
Büyü bilimcileri büyü araştırmalarını sihir gibi şeyler yerine daha çok kalem-kağıt kullanarak yapardı. Büyü bilimcisi olmak için ultra hassas olmak veya yüksek büyü gücü gerekmiyordu, bunun yerine çok zeki olmak lazımdı.
Theodore bu standarda uyuyordu. Geçen yıl, ikinci tekrar mektubuna kızarken Profesör Vince onu büyü bilimcisi olmaya davet etmişti.
Pek tabi, Vince başıyla onayladı.
‘Evet, eğer olumlu düşünürsen, senin için güzel bir fırsat. Senin gibi yetenekli birinin sırf hassasiyet sorunu yüzünden eriyip gitmesini daha fazla izleyemem.’
Samimiyet dolu sesi odada çınladı.
Aslında, Profesör Vince hayalkırıklığına uğramıştı. Theodore Büyü enstitüsünde parlak bir büyü araştırmacısı olabilirdi. Şayet Theo isteseydi, Vince Başkent Büyü Laboratuarı’na bir tavsiye mektubu yollardı.
Theo ne düşünüyordu ki? Başını öne eğmeden önce gözleri daldı.
‘İlginize teşekkür ederim, Profesör.’
Profesör Vince biraz daha yüksek sesle karşılık verdi, ‘Öyleyse...’
‘Gerçekten üzgünüm.’ Öncekinden farklı olarak, Theodore Miller hayalinden güçlü ve emin bir sesle bahsetti, ‘Yine de ben, büyücü olmak istiyorum.’
Vince, konuşmadan önce bir anlık sessizliğini korudu, ‘Ohh, öyle mi?’
‘Evet.’
‘Senin Profesörün olsam bile, hayaline karşı çıkamam. Ama herşeye rağmen fikrini değiştirirsen, ne zaman istersen gel beni bul.’
Theo yerinden kalkıp, arkasını dönmeden önce Profesöre eğilip selam verdi. Kimsenin Theo’nun yüzüne bakmadığı bir yerde Profesör Vince onu farkeden tek kişiydi. Teklife gerçekten minnettar olsa da, şuanda bunu kabul edemezdi.
Bang.
Kapı ani bir sesle kapandı.
Misafir gittikten sonra, odayı derin bir sessizlik kapladı. Vince baktığı kağıtları bir kenara koydu, dolmakalemi bıraktı ve koltuğuna yaslandı. Artık gereksiz olan zarfı aldı ve çöpe attı. İçinde, bu öğrencinin hiçbir zaman büyü bilimcisi olmayacağına dair bir sezi vardı.
‘Theodore Miller.’
Son zamanlara kadar, Theo üzgün bir öğrenciydi. Yeteneksizliğinden dolayı çaresizlik içinde olan ve bunu çözmek için umutsuzca bilgi arayan genç bir adamdı.
Vince tek yolun büyü bilimcisi olmak olduğunu düşünüyordu ama...
‘...Farklı bir cevap mı buldun?’
Artık umut, bu öğrencisinin gözlerini doldurmuştu. Belki de büyücü olarak yaşamanın bir yolunu bulmuştu. Vince’in önsezileri, onu iyimser birine dönüştürse de, bariz sonuçlar bunun tersini söylüyordu.
Profesör Vince, uzun zaman sonra ilgisini çekecek birşey bulmuş gibi gülümsedi.
***
‘Üçüncü sınıf, Theodore Miller... onaylandı. Akşam 7’den önce dönmelisin.’
‘Evet, kolay gelsin.’
Theo, Akademi’nin kapılarından uzun süredir ilk kez geçti.
Geçen sene ve önceki sene kampüsten hiç ayrılmamıştı. O yüzden, dışarı çıkalı neredeyse 3 yıl olmuştu. Son sokak hatırası, 2.sınıfta pratik yaptığı zamandı.
Bunu hatırladığı zaman, Bergen sokaklarının manzarası görüş alanına girmişti.
‘Ah, 3 yılda pek birşey değişmemiş galiba.’
Her büyükşehirde olduğu gibi, temiz ve düzenli sokaklara eşit aralıklarla dizilmiş sokak lambaları bulunuyordu. Bununla birlikte, her tesisat büyüyle kuruluydu. Büyücülere hizmet veren Bergen Akademisi, Bergen’i daha zengin ve olduğundan daha büyülü yapıyordu.
‘O halde, büyülü eşyalar ve el yapımı malzemeler burada diğer şehirlere göre daha çok.’
Fiyat farkı iki katından daha fazlayken nadir bulunanların fiyat farkı 5 katı oluyordu. Diğer şehirlerde 5 altına satılan bir eşya burada bir altına satılabilirdi. Durum böyleyken, eşya peşinde koşan insanların sayısı da artıyordu. Bu da, daha çok mal ve para sirkülasyonu demekti.
Theo’nun durduğu dört yol, dört adet yapay eşya satan dükkanı barındırıyordu.
‘...Miller bölgesinde böyle değil.’
Ağzında acı bir tat vardı. Zaten bugünün durağı bir yapay eşya dükkanı değildi. Yapay eşya dükkanı diğer şehirlerden ucuz olsa da, yapısındaki değer değişmiyordu. Çok miktarda malzeme tedarik edildiğinden fiyatlar düşse de, Theodore’un bütçesini aşıyordu.
‘Hızlansam iyi olacak.’
Theo, şehir merkezindense şehrin dışına gitmeliydi. Düzgün bir dükkan arayışında değildi. Theo’nun cüzdanı onlara eşdeğer birşey için fazla inceydi. Bunun anlamı, mevcut gücünden faydalanması gerektiğiydi.
İşler Theo’nun planladığı gibi giderse, tek kuruş harcamadan yapay eşyaları silip süpürebilirdi. 2.sınıf anıları, ona sıradışı bir yere kadar rehberlik etmeye yeterdi.
‘Şehrin dışında hakiki, defolu ve lanetli yapay madde satan bir karaborsacı olacaktı.’
Bunlar, sıradan insanların kullanamayacağı şeylerdi. Büyük etki bekleyen ahmaklar hakiki olanları satın alırken, parasını tutmak isteyen aptallar defolu olanları alırdı. Serseriler ise lanetli olanları kapmaya çalışırdı.
Burası sağlam malzemeleri olan bir yer değildi.
‘Ama bu senin için sorun olmamalı, değil mi?’ dedi Theo sol eline bakarken.
Lanetli şeyler bu serseri için hiç birşeydi. Açgözlü büyü kitabı, Obur...
Herşey, büyü yemesi için sadece bir avdı.
Magnec