Novel Günleri - Bilgilendirme!

Bölümün tamamını okumak için üye olmalısınız! Üye olmak için tıklayınız.

63. Bölüm İkinci Görev #3

Çevirmen: Gecekuşu / Editor: Gecekuşu

‘Onu tanıyor musun?’diye sordu Vince, Theo’nun ifadesini görünce.

Theodore bilinçsizce başını salladı. Karşısındaki adamın yüzünü çok net hatırlıyordu. Aslında bir bakıma, bu şehirde ona yardım edenlerden biriydi.  Bir zamanlar zayıf büyü gücünü doldurmaya gittiği karaborsacının ta kendisiydi.

Theo adını bile hatırlıyordu. ‘Canis?’

‘...Hatırladığın için teşekkür ederim.’ Karaborsacı Canis uysal bir ifadeyle yanıtladı. Kendini gizli tutacaktı ancak yakayı ele vermişti.  İfşa olan kimliği karşısında fazla bir şey söyleyemedi. Bu tek hatası, onu olduğu yere sabitleyen büyüye maruz bırakmıştı.

Vince olaya el atıp sorusunu sordu. ‘Acaba bu karaborsacı bana anlattığın karaborsacı mı?’

‘Evet, kesinlikle o.’

Theo ve Vince aralarında kısa bir istişare yaptıktan sonra, onun karanlık dünyaya ait güvenilmez biri olduğuna karar verdiler. Ayrıca onu, beklenmedik bir şekilde köşeye kıstırmışlardı. O günden sonra, Theo karaborsacının peşine hiç düşmemişti çünkü yapay eşyaları onun için önüne seren Vince vardı. O sebeple Theo’nun böyle bir risk almasına gerek bile yoktu.

Sessizliğini koruyan Canis, sonunda ağzını açtı. ‘Afedersiniz ama, gitmeme izin verseniz artık?’

İkisi konuşmayı sürdürürken Canis’i olduğu yere sabitleyen büyüyü kaldırmamışlardı.  Aksine, büyü daha da kuvvetlendiğinde Canis’in alnı ter içindeydi. Theo, 5.halkayı tamamladıktan sonra enerji kullananları dahi alt edecek kadar güç kazanmıştı.

Theo, Canis’in sorusunu duyunca Vince’e bakıp kararlı bir şekilde bu talebe karşı çıktığını gördü.

‘Hayır, önce neden bizi takip ettiğini öğrenmeliyiz.’ Dedi Vince. Ardından Canis’in boynuna yapışıp onu tehdit etti. ‘Şunu aklında tutsan iyi olur. Senin gibi sefilleri iyi tanırım. Bir kez bile yalan söylemeye kalkarsan, o gözünü oyar ve doğruları söyleyene kadar durmam. Bunun boş bir tehdit olmadığını anlamışsındır, umarım?’

‘...Lanet, sen müfettiş misin?’ Canis, kendisini tehdit adamın kimliğini fark edince yutkundu.

Vince’in gözlerindeki ölümcül bakışlar, acemi memurlardan çok daha farklıydı. İnsanları avlamada tam bir uzman sayılırdı ve kesinlikle Canis’in ters düşebileceği biri değildi. Kırmızı Kule’den gelen müfettişler karşılarına çıkan insanları hiç tereddüt etmeden un ufak ederlerdi. Onlar, kanunsuz bölgelerin yegane düşmanıydı.

‘Keok, Anladım. Bırak beni. Bu şekilde –keuk- konuşamam.’

‘Tek şansın var.’ Vince’in son uyarısından sonra serbest kalan Canis, derin nefes almaya başladı.

Muhatap olduğu bu büyücü o kadar güçlü boynunu sıkmıştı ki, parmak izleri hala boynunda kızarıklık olarak duruyordu. Bu durum aynı zamanda Canis’in hayatının da risk altında olduğunun bir diğer ifadesiydi. Canis ağzını açıp boğuk bir sesle anlatmaya başladı. ‘Sizi neden takip ettiğimi merak ediyor olmalısınız?’

‘Bugün tesadüfen sizi gördüm. Bu genç efendiyi göreli neredeyse 2 ay olmuştu. Eğer tesadüfmüş gibi karşısınıza çıkarsam sonrasında daha çok eşya satıp para kazanırım diye ummuştum.’

‘Tesadüf? Gözünü çıkarmamı çok istiyorsun anlaşılan.’

‘B-bekle bir dakika! Lüften beni biraz daha dinleyin!’ Canis, Vince’in parmak ucundan çıkan alevleri görünce telaşla bağırmıştı. Bu tehdidi, aslında sıradan bir tehdit olsa da, işin ucunda Kırmızı Kule müfettişi olunca işin rengi değişiyordu.

‘Buradan defolup gideceğim! Genç efendiyi görünce son bir alışveriş daha yapar diye düşündüm!’

Vince parmağındaki ateşi söndürüp sordu. ‘Defolmak mı? Senin gibi bir karaborsacı mı?’

Bir organizasyonu geride bırakıp gitmek o kadar da kolay değildi, hele ki bu karanlık dünyanın dahil olduğu bir organizasyonsa. Birisi örgütten ayrılacaksa, bir ayin yapıp o kişinin parmağını, bacağını ya da kolunu kesip kurban etmek adettendi.

Öyleyse, tecrübeli bir müfettiş tarafından tehdit edilen bir karaborsacı neden hemen örgütten ayrılacağını söylerdi? Muhtemelen ayrılsa bile, bir süre sonra vücudu tanınmayacak bir halde köşelerde bulunacaktı.

Yine de, Canis’in aklında başka şeyler dönüyordu. ‘İşler buralarda ters gidiyor. Pazar yerindeki bir grup aptal esnaf, ne yaptığını ve hatta kuyularını kazdıklarını bilmiyor bile. İnan, Meltor’da köleliğin yapılacağı aklımın ucundan geçmezdi. Ben de o ahmakların arasında kaynayıp gitmek istemiyorum.’

‘...Kölelik?’

‘Yalan söylemiyorum! Bir hafta önce, Austen’dan gelen birkaç kişi şehir duvarını gizlice geçti! Eninde sonunda bir yerlerden çıkacaklar!’

İki büyücü birbirine bakarken, Canis’in telaş dolu sesini duymaz oldular. Belki de bu karaborsacının dahil olduğu organizasyon, doğrudan ellerindeki görev ile ilişkiliydi. Gerçi, Bergen ile ilişkisi olmayan bir organizasyon zaten kölelik gibi geniş çaplı bir işi buralarda yürütemezdi. Görünüşe bakılırsa, bu ipucu üzerinden gidip birbirlerine yardım etmeleri gerekiyordu.

Karaborsacı bu noktada işlerine yarayacaktı. İki büyücü, ortak bir fikre varana kadar birbirlerine bakıp durdu.

Sonunda, Theodore, Canis’i sabitleyen büyüyü kaldırdı.

‘Bize anlattığın hikayenin detaylarını da ver bakalım.’ Vince’in sesi, Canis daha özgürlüğüne sevinemeden ensesinde bitmişti.

***

Üçü bulundukları yerden ayrılıp, belirledikleri bir rotayı takip ettiler.

Gidecekleri yer, şehrin uzak sınırlarında bir yerdi ve gizli bir konuyu paylaşmak için biçilmiş kaftandı. Karaborsacının dükkanına gelmişlerdi.

Kkiiik... Dükkanın kapısı gıcırdayarak açıldı. Önce Canis içeri girdi. Ardından Theodore onu takip edip içeri adım attı.

‘Neredeyse 2 ay olmuş... bayağı uzun bir süre.’

İçerisi fazla değişmemişti. Yerde duran birkaç eşyanın yanında diğer malzemeler dağınık bir halde bir araya tepilmiş, üstü de tozla kaplanmıştı. Canis eşyaları bir kenara itip kendine oturacak bir yer buldu. Etrafa çeki düzen verip yerlerine geçmeleri 5 dakika sürmüştü.

‘Hadi, oturun. Sizi götürebileceğim başka bir yerim yok maalesef.’

Üç koca adamın minicik bir masanın etrafına toplaşması oldukça gülünç bir manzara oluşturarak aralarındaki sert rüzgarları ortadan kaldırmıştı.

‘Bize verdiğin özet bilginin yanında şimdi tüm hikayeyi baştan sona bir anlat. Ağzından çıkanlara göre seninle ne yapacağımıza karar vereceğim.’

‘Hu, niye bu kadar şiddet yanlısısın?’ Canis kendi mekanında olmanın verdiği rahatlıkla kendi benliğine geri dönmüştü ancak Vince’in sözleriyle tedirginliği devam etti.

Theodore da ona hiçbir yumuşaklık göstermiyordu. Kendisine söylenen her şakada bakışlarını uzağa çeviriyordu.

Canis bir anda içinden geçen sezilere dayanarak başladı. ‘Şu kölelikle ilgili bilgi ister misin? Austen’dan gelenlerin yerleri ya da banka işlem tarihleri falan.’

‘Bildiğin her şeyi anlatmanı söylememiş miydim?’

‘Bak, dürüst olacağım. Aslında çok detay bildiğim yok.’

Odadaki hava yere çökmüştü çünkü yayılan büyü gücü, iki büyücünün halkaları hareket ettikçe odada birikmeye devam ediyordu. Canis böyle bir tepkiyi bekliyor olsa da, sonuçta onlara bilmediği bir bilgiyi veremezdi.

‘Benim en önemli kuralım, asla tehlikeli yerlere ayak sürmemektir. Hayatımı böyle bir durumda riske atmış olduğumdan aslında bu bölgeden uzaklaşmayı düşünüyordum.’

Canis, karşısına menfaatine uygun bir şey çıkmadığı sürece, asla bir anlaşmaya girmeyen tiplerdendi.  Şayet, köle ticaretiyle doğrudan ilişkisi olsa, Vince hiç beklemeden bacaklarını koparıp ona işkence yapmayı seçerdi. Bir bakıma, Canis’in aklından da aynı düşünceler geçiyordu.

‘Bir teklifim var.’ Aklında hazırladığı cümleleri okurken sırtından ter damlaları süzülüyordu. ‘Size istediğiniz bilgiyi getireceğim. Bu yardımım karşısında da siz bana yardım edeceksiniz.’

‘Sence pazarlık yapacak gibi bir halin var mı?’

‘Pardon da, bizim de hayatımız söz konusu.  Ben işkence dışında başka bir yöntem bilmiyorum. Hem bunu da birazcık para getirecek bir hikaye gibi düşün.’

Canis’in söyledikleri yanlış değildi. Köleler henüz açığa çıkmadığından bu gece bulunmaları an meselesiydi.  Parayla içeriden birini saflarına çekmeleri elbet bir avantajdı. Şayet yeni b

İr kimliğin yanında biraz da parası olsa, Canis için bu oldukça karlı bir işe dönüşürdü.

Asıl sorun ona güvenip güvenmemekti. Vince, Canis’in soğuk bakışlarına öfkeyle bakıyordu. Bunun sebebi, bir suçlunun sözlerine asla inanmamasıydı. Bu adamın öğrencisiyle bağı olduğu için, her zamankinden daha korumacı davranıyordu.

‘Sana nasıl inanayım? Kendi tayfanla buluşunca bize yan çizebilirsin.  Sözünden caymayacağının garantisi var mı?’

‘Aynısını ben de soruyorum. Bence bir müfettiş, benim gibi birine karşı sözünü tutmaz.’ Canis ardından Theo’ya baktı.

Theo bu sorunu eskiden hatırladıklarıyla çözecekti. Ne de olsa, onların bağı da güvensizliklerle başlamıştı. Theonun önceden Canis’in para kazanacağı bir teklifine hayır deyip böyle şüphe uyandıran teklifleri kabul etmemişti.

Ardından ikisi, güvenli bir yol izlemişti.

‘Acaba büyülü parşömen kullanmak ister misiniz?’

‘Evet, öyle bir yol da var.’ Ortaya atılan sözler karşısında Canis gülümsedi.

Büyülü parşömen kişileri birbirine bağlayıp, etkisini ister müfettiş ister katil olsun herkese eşit gösteriyordu. Hepsinden öte, yapay eşyalar insanların makam mevkisine de bakmazdı. Her ne olursa olsun, söz uçar yazı kalırdı. Büyülü parşömenler ise iki tarafı da dengede tutacaktı.

Vince, Canis’in niyetini fark edip güldü. ‘... Bir farenin en iyi yapabileceği başka bir şey de deliklerden firar etmektir.’

‘Bunu iltifat olarak alıyorum. Eğer böyle delikler kazmasam, hayatım daha değişik olurdu.’

‘Yanlış anlama ama, anlama seviyen yeterli değildi, değil mi?’ Vince tekrar güldü.

İlk öfkeli bakışlarından sonra, durum tersine döndürülebilir gibiydi ancak Canis’in teklifinde bazı düzensizlikler vardı. Eğer başarısız olursa, bu iki büyücü ileride daha da negativ olaylarla karşılaşabilirdi. O yüzden Canis bir an önce bu beledan kurtulmalıydı.

Canis bunu gözden kaçırmayıp ekledi. ‘Lanet, tamam ben önden ödüyorum.’

Yerinden kalkıp iç geçirdi.

Etrafta sergilenen zekice, savunma amaçlı ve lanetli yaay eşyaların arasında, Theo birçok şeyi ölçmüştü. Kitabın kalitesinden pek anlamasa da edindiği bilginin miktarı dev gibiydi.

Dükkan sahibi Cannis, kasvetle odanın içinde duran eşyaları işaret etti. ‘Ne istersen al.’

‘Ha?’ Theodore o anda hiçbir şey anlayamamıştı.

Yine de, Canis pişmanlık yüklü sesiyle tekrar söylediğinde yanlış duymadığını anlamıştı. ‘Ne istersen, ne kadar istersen al.’