Novel Günleri - Bilgilendirme!

Bölümün tamamını okumak için üye olmalısınız! Üye olmak için tıklayınız.

45. Bölüm Senden isteğim  #2

Çevirmen: Gecekuşu / Editor: Gecekuşu

Yine de, Theo’nun cevabı duyması biraz vakit almıştı.

Görünüşe göre, Obur uyuduğu süre boyunca dışarıda olan bitenden habersizdi.

Theo’yu olayları özetle anlatması için zorlamasının ardından Theo, Obur’a kayıp araştırmacıyı, bölgede ortaya çıkan zombileri ve onları kontrol eden büyücüyü anlattı.

-...Evet, anladım.

Theo susunca Obur’un söylediği tek şey bu olmuştu.

-Açıklamana göre, bu ciddi manada normal bir olaya benzemiyor. Bunun sebebini tahmin edebiliyorum.

‘Ne peki?’ Theo dikkatini yeniden topladı.

Böyle bir büyücü vakası, soru sormasına yetecek kadar vahimdi. Bu hiç ummadığı bir şeydi. Bilgiyle karnını doyuran büyü kitabı Obur, iki dahinin de bilemeyeceği bir cevabı ortaya attı.

-Sanırım mağarada bir ‘Büyü kitabı’ bulundu.

Büyü kitabı lafını duyan Theo’nun gözleri yuvalarından fırladı.

Birçok büyücü ona ‘bilinmeyen’ derdi. Vince Haidel’ın da anlattığı gibi, büyü kitabı çok büyük güce sahipti. Bu yaratıklar, kaynağı bilinmeyen bir aklı ve gücü elinde tutan varlıklardı. Büyü kitabının varlığı tüm dünyayı döndürmeye yeterdi.

Bazı tespitlerle hem fikir değilse bile, bir büyü kitabı sahibi olarak bu kitabın varlığının sağ duyu dışında kaldığını biliyordu. 2.halka bir mankafayı, Sylvia’ya kafa tutan bir rakibe dönüştürmüştü.

Eğer böyle bir kitabın gücü müdahil olursa, bir büyücünün kara büyü gücünü arttırmak kısa süre de mümkün olurdu.

‘Senin gibi başka büyü kitapları da var mı?’

-Ben ‘Yedi günah takımı’na ait bir büyü kitabıyım. Konu büyü kitapları olunca... Hayır, aslında bilmiyorum.  Varsayımda bulunmak yerine kesin bir fikir elde etmek daha iyi olur.

Obur, öneride bulunmadan önce kendi kendine mırıldanıyordu.

-Sahip, eğer kabul edersen, senin gücünü kullanıp yakınlarda büyü kitabı olup olmadığını kontrol edebilirim. Hem büyücünün olduğu bölgeye de bakarım.

‘Bu gayet güzel bir teklif ama...’ Theo şüpheyle eline baktı. ‘Neden bu kadar iyi davranıyorsun? Bu pek sana uymuyor. Ne istiyorsun söyle bakalım.’

-Hohoho, senin için de faydalı bir şey.

Kahkaha sesi duymuştu ve dil, sanki çok hoşuna gitmiş gibi hareket ediyordu.

-Ben aynı zamanda büyü kitaplarını da yiyebilirim. Kitabın içerdiği bilgiyi, becerileri alabilir ve hatta yeni bir özelliği aktive edebilirim. Öyle olunca da, büyücünün gelişmesi normalden çok daha hızlı olur.

‘...Her zamanki gibi, açsın değil mi?’

-Huyum bu.

Theo bir anlığına bu teklifi düşündü ama karar veremedi. Başka büyü kitabı yoksa da, büyücünün yerini tespit etmek mecburiydi. Sonunda, başını ‘evet’ anlamında salladı ve Obur bu özelliği etkinleştirdi.

Du-geun.

Rüzgar sesi gibi kuvvetli bir kalp atışı yankılanarak kulaklarda duyuldu. Bu durum, diğer toplumlarda büyüden ziyade bilimle isimlendiriliyordu. Ses veya radyo dalgaları yerine, şu an büyü dalgaları iş başındaydı.

Büyü dalgaları birkaç kilometreye kadar yayılıp merkezine geri döndü.

(Tarama tamamlandı.)

Aramanın sonunda ses konuşmaya başladı.

-Onu buldum.

Bir süre sessiz kalan Obur, hedefine ulaşmıştı.

-Oldukça güçlü. 2.seviye olmasına rağmen onu bulmamı bir noktada engelledi. Galiba o da sahibini yiyor.

‘Yiyor mu?’

-Tüm büyü kitapları benim gibi sahibiyle birlikte yaşamıyor. Bir çoğu kendine bir taşıyıcı seçip ardından o kişinin akıl ve bedenini manipüle ediyor. Sana saldıran büyü kitabı, yeşil kategoriye mensup.

Normalde büyü kitapları başlı başına güçlü yaratıklardı. İnsan zekasına sahip ve yerel yapay eşyalar kadar yeteneklilerdi. Theo onlara kimin hayat verdiğini bilmese de, sıradan büyücülerde olmadıklarının farkındaydı. Bu düşünce, kollarındaki tüyleri diken diken etmeye yetmişti.

-Yerlerini tespit ettim. Araştırmaya gittikleri mağara, büyü kitabı ve taşıyıcının bulunduğu asıl yer.

Obur, konuşmasının ardından uzunca esnedi.

-Soruna cevap verdiğime göre uyuyabilirim.

‘Ah, bekle biraz.’

-Ne oldu?

Sorusunu çoktan sormuştu, ama Obur, sorular kendi yetenekleriyle ilgili olunca esnek davranabiliyordu.  Theo da bunu bildiğinden tekrar sordu. ‘Sen... zombi yiyebilir misin? Onlar da büyüden yapılmış.’

-...Bu fikrin çok mantıklı. Ama bu mümkün olsaydı, büyüyle suyun üstünde durabilen taşları da yemem gerekirdi. Yine de, zombiler sadece büyüyle hareket eder. Yoksa ki büyüden yapılmış değiller. Gerçi bazı istisnalar var ama...

‘Ama?’

-Bunu soru olarak önüme koymadıkça cevap veremem.

Sonrasında, Theo’nun başka bir şey sormasına izin vermeden uykuya daldı. Theo sol avcuna birkaç kez vursa da tepki vermiyordu. Yemekten sonra derin bir uykuya dalmış olmalıydı.

Ancak, şu an bunun için şikayet edecek zaman değildi.

Tak...Tak...

Yaklaşan birinin ayak seslerini duyabiliyordu.

***

Ayak sesleri tek düze ve sakindi. Bu şekilde adım atanlar genelde dövüş ustaları olurdu. Çünkü farkında olmadan vücut kendi denge merkezini kurarak hareketlerin çıkardığı sesi en aza indirebilirdi.

Theo, Alfred’in tecrübesinden faydalanarak adımların sahibini öğrenmeye çalıştı ve çok geçmeden o kişiyi tanıdı.

‘Randolph.’

Bilindiği üzere Randolph’un sesi az sonra kapının arkasından duyuldu. ‘Genç Efendi, uyanık mısınız?’

‘Evet.’

‘Biraz konuşabilir miyiz?’

Kulağa garip geliyordu, ama yine de Theo böyle bir şeyi beklemiyor değildi. Böylelikle konuşmak için tekrar kasabaya gelmesi gerekmeyecekti. ‘İçeri gel.’

‘Geliyorum.’ Randolph izni aldıktan sonra içeri girdi. ‘Kusura bakmayın, siz yorgunken geliyorum.’

‘Merak etme, geleceğini biliyordum.’

‘Hmm?’

Theo’nun söyledikleriyle Randolph’un bakışları değişti. Theo nasıl savaşılacağını bilen bir büyücüydü, o yüzden Randolph ona dengi gibi davrandı. Telaşsızca, Theo’nun yatağının kenarına oturdu.

‘Sadede gel. ‘ İkisi de uzatmaya gerek görmemişti.

İlk konuşan Theodore’du. ‘Yakında sınıra ulaşıyorsun değil mi?’

‘...düşündüğüm gibi, sen sıradan biri değilsin. Nasıl bildin?’

‘100 adamla 1 hafta boyunca kanlı savaşlara girmek zorundasın. Bu duruma haddinden fazla direniş göstermeniz şahane bir gerçek.’

Theo onu överken abartmıyordu. ‘Gezen kurtlar’ın savaş gücü olmasa, zombiler kasabayı çoktan ele geçirirdi. Sıradan birliklerin böyle bir başarı elde etmeleri imkansızdı.

Theo, askerlerin kendi yeteneklerini kullanarak kendi sayılarından daha çok düşmanı yenmelerine hayran kalmıştı. Ancak Randolph’un yüzü biraz kararmıştı. ‘Bu sözlerine teşekkür ederim.’

‘Sana bir şey sorabilir miyim?’ diye sordu Theo.

‘Nedir?’

Bu, Randolph’un ardaşçıl tavrına biraz balta vurabilirdi ama yine de müttefikine bu soruyu sormalıydı. Aklını kurcalayan soruyu ağzından çıkardı. ‘Neden bu kasabada kalıyorsunuz? Zombilerin bölgesine sorunsuzca baskın yapabilirsiniz.’

‘Kısaca... iyi niyetimize güvenmiyorsun. Lanet olsun.’

Randolph fısıldamadan evvel başını kaşıdı. ‘Sana her şeyi anlatabilirim. Bu sorun olur mu?’

‘Beni ikna ettiğin sürece olmaz.’

‘...Tamam.’ Randolph, bir şey çıkarmadan önce tereddüt etti. Elinde parlak bir altın vardı ve gayet gösterişliydi.

Altın kaplı bir cep saati tutuyordu. Üzerine uluyan bir kurt resmedilmişti ama ne akrep ne de yelkovan yerindeydi. Sadece saati belirten ve tuhafça dönen tek bir kol vardı.

Randolph, saate veya pusulaya benzeyen bu ilginç makinayı anlatmaya başladı.

‘Uzun zaman önce, klanımdan olan yaşlı bir adam, bir büyücüyü takip etmek için yabancı bir ülkeye kadar gitti.  Babadan kalma iki kılıcı yanına alıp bir daha asla dönmedi. Bu saat de, o eski kılıçları bulmak için üretilen yapay bir eşya.’

‘O zaman bu yapay eşyanın gösterdiği yön...’

‘Bu kahrolası dağlar. 100 yıl geçti, artık bir beklentim kalmamıştı. Ama gel gör ki bu saatin gösterdiği bölge zombilerle kaplı!’ Randolph tüm kalbiyle lanet ediyordu.

Theo’nun bu duydukları Randolph’un talihsizliğine inanması için yeterliydi. 100 yıldır kayıp olan ata yadigarları böyle bir felaketin ortasında meydana çıkmıştı, o yüzden Theo ona sempati duymaktan kendini alıkoyamadı.

Yine de, Theo’yu rahatsız eden bir şeyler vardı. ‘Bu yadigarların değerli olduğunu biliyorum ama...sonuç olarak, bu iki kılıç yüzünden mi kaldın?’

‘Onlar sadece kılıç değil. O adamın kullandığı teknikler de o kılıçlardaydı. Şayet onları kontrol etmeyi başarırsam, 20 hatta belki 10 yıl içinde kılıç ustası olurum.’

‘...Doğru.’ Theo bunu duyunca hemen kafa salladı.

Bu sebebe aklı ermişti. Hiçbir büyücü de, kendisinin ‘duvarı’ aşmasını sağlayacak değerli bir kitabın peşini bırakmazdı. Randolph bir kılıç ustası olabileceğinden sırf zombiler yüzünden pes etmezdi. Bu bir büyücü için 7.halka duvarını aşmak gibi bir şeydi.

Buna rağmen, onları sınırlayan gerçekler karşısında verilecek bir cevap yoktu. Kılıçlar Randolph’un bir kılıç ustası olmasına vesile olacaksa da, Randolph hayatını kaybettiği anda bu gerçek, anlamını yitirdi.

Bu yüzden karamsar bir ifadeyle mırıldandı. ‘Ama hepsi bu. Kılıcı alabileceğimi sanmıyorum, adamlarım ise boşu boşuna ölecekler. Neyse, zombiler kralın gönderdiği adamlar tarafından öldürülecek... O yüzden Genç Efendi, kasabalıları tahliye etmelisiniz.’

Bu sürpriz sözlerle Theo kaşlarını kaldırdı.

Bu ummadığı bir şeydi. Normalde, askerler kendi canlarından başka bir şey düşünmezlerdi. Yerel halkı düşünmeleri için gözardı ettikleri vicdanlarının sesinden başka bir nedenleri yoktu.

Bununla beraber, Randolph kaçmalarını mı söylüyordu...? Randolph ve gezen kurtlar takımı iyi insanlardı, evet. Ancak Theodore bu teklifi kabul edemezdi.

‘Teşekkürler, ama reddediyorum.’

‘...Neden?’ Randolph ona bakıyordu. Bundan daha iyi bir çözüm bulması imkansızdı. Eğer Theo arkada kalıp kasabalıların tahliyesine destek olacağını söylese bile, Randolph pek sıcak bakmazdı. ‘Yeteneklerini takdir ediyorum ama bu koşullarda, yerel halkın yarısı zaten ölecek.’

‘Hayır, düzgün konuş. Yarısı buradan canlı çıkacak.’

‘Nasıl derseniz diyin, sonuç yine aynı.’

İkisi de taviz vermeden birbirini tersleyip durdu.

Pajik!

İkisinin bakışları kesişince, aralarındaki atmosfer de bozulmuştu. Tam olarak, Randolph’un Theo’ya olan öfkesi giderek artıyordu.  Theo, Alfred’in tecrübelerini taşımasa, Randolph’un yaydığı korkunç enerjiyle buz olabilirdi.

Theo, sakin ifadesini zar zor korumuştu. Eline bir şey aldı. ‘Benim farklı bir talebim var.’

‘Talep mi? Siz mi?’

‘Net konuşursak, bir görev. Ben, Büyü Cemiyeti müfettişi Theodore Miller, senin ‘Gezen Kurtlar’ takımını kiralamak istiyorum.’

Randolph’un bozulan havası idrak edemediği bir teklifle dağılmıştı. Theo dipsiz keseden çıkardığı 3 dolu keseyi masaya koydu.

Kung! Kung! Kung!

Her bir kese yankılanan altın sesiyle masaya iniş yaptı. Sadece o değildi. Randolph’un keskin ses duyuları, kesenin içinde ses yapan başka bir şeyin olduğunu da duymuştu. Bu, tüccarların ve askerlerin aşina olduğu bir sesti.

Sonunda, Theo keseyi aldı ve içini Randolph’un oturduğu yatağa boşalttı.

Chwarurururuk...!

Çil çil altın! Keseden tam 100 altın çıkmıştı. Buruşuk çarşafın üzerine yayılıp yatağa tuhaf bir sarılık katan altınlarla Gezen Kurtları pekala kiralayabilirdi.

‘...Ehh?’ Randolph diğer iki keseye dönmeden önce yatakta duran altınlara boş bakışlarla bakıyordu.

Yüzünde ‘Bu keseler de mi?’ diye soran bir ifade vardı. Theo bir şey söylemeden kafasıyla onayladı.

‘100 altın depozito olarak şimdi, 200 altında işin sonunda verilecek. ‘Gezen Kurtlar’ı iki günlüğüne 300 altın karşılığında kiralıyorum.’

Depozitoyla iş yapmak, anlaşmayı mümkün kılmak için gerekliydi. Müzakereler ve fiyat kısmı sonraki adımdı.

Bu şekilde, Theo ilk olarak Randolph’un maneviyatından kurtulmanın iyi olacağı hükmüne vardı.