Novel Günleri - Bilgilendirme!

Bölümün tamamını okumak için üye olmalısınız! Üye olmak için tıklayınız.

43. Bölüm Beş yıl sonra eve dönüş #4

Çevirmen: Gecekuşu / Editor: Gecekuşu

Kısa bir süre sonra, Theo araçtan izlerken değişen görüntüyle düşüncelerini toparladı.

Theo’nun uğraştığı zombiler Taheran yerine Miller bölgesine daha yakındı. Birkaç ufak tepeceiği daha aştıkları zaman, çocukluğunda koşturduğu kırlar gözükecekti.

Theo ve Sylvia için azalan büyü güçlerini toplamaları önemliydi.Elbette, başka beklenmedik bir sürprizin daha ortaya çıkmaması onlar için iyi olurdu.

Gıcır! O sırada, araçtan sesler gelince Theo hafifçe kaşını kaldırdı.

‘Bu dördüncü, sadece biri kaldı.’

Theo büyü gücünü meditasyonla yükseltiyordu. Bu sırada da geçtikleri tepelerin sayısını saymakla meşguldü.Sınırla Miller’ların alanı arasında 5 tepenin olduğunu hatırladı.

Sonuncu tepeyi geçtiklerinde, Theodore gözlerini açtı.Büyü gücü henüz tamamen iyileşmemişti ama her daim mükemmel olmak zor bir şeydi. Onu hisseden Sylvia da gözlerini açıp meditasyona son verdi. ‘Theo, geldik mi?’

‘Neredeyse, Sylvia. Sinyal verince arabadan dışarı çık. Umarım bir şey olmaz ama içimde kötü bir his var.

‘Ha? Sinyal mi?’

‘Bu şekilde arabanın tavanına 3 kere vuracağım.’

Theo, aracın tavanına vurdu. Boğuk bir boom, boom, boom sesi duyuldu. Etrafta gürültü kopsa da gayet anlaşılır bir ses olacaktı.

Hareket eden aracın kapısını açarken, Sylvia da ona bakıp kafasını salladı.              

Huuuuuuong!

Rüzgar kuvvetliydi, arabaya ters istikamette esen fırtına kolay lokma değildi. Theo düşerse, ciddi yara almaktan kendini koruyamazdı. Araç kapısının kenarlarına asılı süslere basarak aracın tepesine tırmandı.

‘Ah!’ Theo’nun vücudu arabayı dengeleyecek kadar güçlü değildi.

Aceleyle 1.halka büyüsü ‘Yapıştırıcı’yı kullandı. Böylece ayakkabılarını yüzeye sabitleyip ayakta duracaktı. Bu avantajlı noktadan, son tepesinin arkasında olup biteni mümkün olduğunca görmeye çalışacaktı. Saniyeler içinde yüzünde dehşet dolu bir ifade oluştu.

‘Kahretsin! Kahretsin!’

Şahin gözleri, tepenin diğer tarafındaki siyah dumana takıldı. Kara dumanlar, rüzgarla birlikte gelen pis bir koku yayıyordu. 1 dakika önce ateşe verdiği cesed yığınıydı.

O tepenin arkasında neler oluyordu?

‘Bayım, çabuk gidelim buradan!’ diye bağırdı Theo.

‘Tamam, A-anladım.’ Theo’nun bağırmasıyla şaşkına dönen sürücü, kırbacını şaklattı. Araba sanki 5.tepeden aşağı atlar gibi iniyordu. Theo’nun kullandığı büyü olmasa, hızla arabadan yere düşerdi.

Ama, ileriyi izleyen Theo bunu umursamıyordu bile. Bakışları o yöne kilitlenmişti. Ne olursa olsun soğukkanlı kalması söylenmişti ancak bu beklenmedik manzara karşısında telaşlıydı. Kırsalda devam eden savaşı görebiliyordu.

Waaaaah-!

Bir grup insan zombilere karşı savaşıyordu. Bölgeye hala uzak kalsalar da, savaşın şiddeti tüylerini ürpertmişti.  Tek taraflı bir savunma yoktu. Savaş tam tekmil sürüyordu.

‘Savaşıyorlar mı? Ama nasıl?’

Miller bölgesini doğup büyüyen biri olan Theodore Miller bu duruma nalam verememişti. Kendi kasabasında askeri gücün olmadığını biliyordu. Çiftçiler arada asker kıyafeti giyip ortalıkta dolanırlardı ama elbette aralarında düzgün bir eğitim alan yoktu.

O yüzden kasaba halkının şu an görüldüğü gibi bir birlik oluşturmaları ve bu canavarlara saldırmaları imkansızdı. Savaşanların yüzünde darbe de yoktu.

‘...Paralı askerler.’ Diye mırıldandı Theo, ordaki insanların kim olduğunu anlamıştı. ‘Ayrıca bu askerlerin derileri o kadar dayanıklı mıymış?’

Düşündüğü doğruydu.

Grup halinde veya tek başına zombilerle savaşan askerler oldukça kabiliyetliydi. Önce orta dereceli silahlarla zombilerin bacaklarını kırıp ardından keskin hançerlerle başlarını gövdelerinden ayırıyorlardı.

Theo böyle meydan kavgalarına alışık değildi. Ancak askerlerin hamleleri birbiriyle uyumluydu.

Bu düşük rütbeli askerlerin Miller bölgesini niye koruduğunu bilmese de, bu onun açısından iyiydi. Askerlerle meşgul olan zombilerin köye girmeye fırsatı olmamıştı.

Theo, korkan sürücüye seslendi.  ‘Bayım, siz önden gidin!’

‘A-ama büyücü...’

‘Endişelenme. Sen kendin gidersin. Çabuk!’

Sürücü arabayı durdurduğunda, Theo ayaklarını 3 kez arabaya vurdu. Sonrasında arabadan aşağı atladı, Sylvia da arkasından geldi. İkisi uzaklaşınca atlı araba oradan ayrıldı. Şayet sürücü böyle yapmasa hayatı tehlikeye girecekti.

İkili, aracın kasabaya girmeden önce uzaklaşmasını seyretti. Askerler hala zombilerle savaşıyordu ama artık bayılma derecesine gelmişlerdi. Durum böyle devam ederse 1 saat içinde iki taraf arasındaki denge yok olup gidecekti.

Askerler hız kaybetmişti ve yakın zamanda yenilmeleri muhtemeldi. Tabi Theo ve Sylvia duruma el atmazlarsa...

‘Ee, başlayalım mı?’

‘Hadi.’

İki büyücü de, büyü güçlerini toplamaya başladı. Daha önce de belirtildiği gibi, büyücü ancak hedefiyle arasındaki mesafeyi korursa güvenlidir.

Ne kadar zaman veya paraya sahip olurlarsa olsunlar, savaşçının hazırlanması her daim sınırlı olmalıydı. Büyücünün kaynağı kendisinde saklıydı. Ek olarak, Theo bu hazırlık süresini diğerlerinden daha etkili kullanmayı hedefliyordu.

‘Ezberle.’

‘Üç oluk açılsın.’

‘Üçlü alev okları.’

Alev kara göğü kaplamıştı! Aniden ortaya çıkan ışık etrafta gölgelere neden oluyordu, bu da askerleri etkilemeye yeterliydi.

‘Wow, n-n-nedir bu? Alev okları mı?’

‘Alev okları mı?! Büyücüler!’

‘Düşmanlar mı dostlar mı? Söyle bize?’

‘Düşman olsalardı, şimdiye çoktan ölmüş olurduk, serseri!’

Askerler savaş ortasında bile muhabbet ediyorlardı.bir yandan baltalarıyla kokuşmuş kafaları bedenlerinden ayırırken, diğer yandan ağızları da durmuyordu. Alev oklarını görmelerine rağmen aralarında korku hisseden yoktu.

Bir müddet sonra, Sylvia’nın büyüsü hazırdı.

‘Buz sarkıtları.’

2.halka büyüsü olan bu büyü, gayet basitti. Yeterli nemi oluşturmak kısa bir vakit alıyordu. Ancak, büyünün etkisi turnuva zamanı olan etkisinden çok daha fazlaydı.

Sylvia 5.halkaya ulaşmıştı ve hassasiyeti Theo’nunkinden kat kat fazlaydı. Alev oklarına kıyasla, 200 sarkıt havada yerini almıştı.

‘...’

‘...’

‘...’

Havada neredeyse 500 ok bir araya gelmişti. Basit hesaplamalarla, bu sayı askerleri ikiye katlamaya yeter de artardı bile. Bu yoğun görüntü karşısında askerlerin çenesi yere düşmüştü.  Okların yönü onlara dönük gibi durduğundan bir an kendilerinden şüphe ettiler. Kasaba gibi bir yerde böyle devasa bir savaş manzarasıyla karşılaşmayı beklemiyorlardı.

Kısa bir sessizlikten sonra, oklar hedefe kilitlenip harekete geçti.

Dududududdudu!

Ok yağmuru gibiydi. Sert ve ağır buz sarkıtları, zombilere atılan taşlara benziyordu. Bozulmuş etleri, kemikleri, kasları parçalara ayrılmıştı ve bedenleri artık hareket edemeyecek dereceye gelmişti.

Alevler içinde kalan zombileri anlatmaya gerek bile yoktu. Alevli oklar zombilerin sayısını yarıya indirmişti ve askerler bu büyücülerin düşman değil dost saflarında yer aldığını anlayınca sevinmeye başladılar.

‘Sakin olun, onlar bizden!’

‘Bir büyücünün gücü en güveniliridir!’

‘Hey, şu savaş bitince sana bir içecek ısmarlayayım!’
‘Şimdi, oturmayın! Yerde görülenler hayatlarının sonuna kadar oturma yasağı alacak!’

Savaşın seyri iki büyücünün gelişiyle tersine dönmüştü, Theo ve Sylvia. Askerler de uyuşukluklarını atıp tekrar saldırıya geçtiler. Bu şekilde Theo ve Sylvia da büyülerine başlamadan önce zombiler konusunda endişe duymadılar.

Büyücüler için en ideal koşullar mevcuttu. Askerler yerlerinde sabit duruyordu.

‘’Alev topu!’

‘Ben de, Alev topu!’

Kwakwakwang! Kuwang! Kuwang!

Kuvvetli alev saldırısı, askerlere de dinlenmek için fırsat vererek devam ediyordu.

Bu şekilde bir döngü oluşmuştu. Düşmanın azalan gücü, onlara avantaj sağlıyordu. Hepsi, savaşta baskın çıkan büyücüler sayesindeydi.

***

Bu şekilde 1 saat geçti.

‘Gün doğuyor! Gün doğuyor!’

‘Geri çekiliyorlar! Dağılmayın, mevcut durumunuzu koruyun!’

Askerlerin bağırışları, büyüye odaklanan Theo’yu kendine getirdi.

Askerlerin de dediği gibi, düneş yükseliyordu. Artan aydınlık bunun bir kanıtıydı. Zombiler güneşte hareket edebilirlerdi ancak gerçekten güçlü değillerse bu durum onları zayıf düşürebilirdi.

Şuursuzca savaşan zombiler, güneşi farkedince geri dönmeye başladı.

Dağa ilerleyen cesetleri gören Theo, sessizce mırıldandı. ‘...En kötüsünü şimdilik atlattık.’

Zombilerin gün doğumunda geri çekildiğine kanaat getirdikten sonra, terli başını sallayıp nefesini düzene sokmaya çalıştı. Bayılmaya karşı dayanıklı değildi, büyü yaparken zihinsel gücünü fazlasıyla tüketmişti. Sylvia da bir ağaca dayanmış zar zor nefes alıyordu.

Bedenleri azalan hisleriyle birlikte zayıf düşmüştü. Neden böyle olmuştu? İkisi az sonra olacaklara biraz geç tepki vermişti.

Kkieeeek!

Korkunç bir ses duyuldu. Vahşi bir hayvanın kükremesi kulaklarını çınlattı. Tehlikenin geçtiğini sanan birlik, uçarak yaklaşan bir canavara şahit oldu. Uçma yeteneği olan orta seviye bir zombiydi.

Bu hortlak bir ejderhaydı!

Yaklaşan şeyin ne olduğunu anlayan Theodore haykırdı. ‘Ejderha?!’

Normalde, bu çevrede ejderhalar hatta zombi yaratıklar bile olmazdı. Bu durumda, bir büyücü zombileri bu bölgeye taşımış demekti. Ama bu çok garipti. Küçük bir kasabaya niye böyle bir şey yapsınlardı?

Yine de, düşünecek zamanı yoktu. Theo ve Sylvia’ya yaklaşan ejderha kükreyerek geliyordu.

‘Çok hızlı.’

Uçmak yerine sanki kilometreleri teperek geliyordu.

Ejderhanın devasa büyüklüğüne göre gücü de artış gösteriyordu. İki büyücü kaçmaya yeltenirse, bariz bir şekilde ejderha da yönünü onlara doğru değiştirecekti.

Ejderhanın hayal edilemez gücü, ikisini öldürmekle kalmaz bedenlerini de yok ederdi. Onu enger ya da geri saldırabilirlerdi fakat bunun için sahip oldukları süre yalnızca 3 saniyeydi.

‘Alev kabuğ...- hayır, çok geç!’

Yeterli vakitleri yoktu. Theo yakın zamanda kazandığı becerisini aktifleştirdi.

Ödül töreninde kazandığı‘Koruma bileziği’nden elde ettiği üçlü kalkanı vardı. Bu yapay eşyanın üç katman oluşturan savunmasının, 5.halkaya bile direndiği söylenirdi.

Yine de, bir zombi ejderhanın fiziksel gücüne karşı koyacağı muammaydı.

İkisinin de korunma kalkanı geç aktive olmuştu, o yüzden ejderhanın saldırısı karşısında ince ve yumuşak kaçmıştı. Theo ve Sylvia, yaklaşan sonlarını hissettikçe umutsuzluğa kapılmıştı.

O sırada, yanlarında bir adam belirdi.

‘Ne? Siz daha çocuksunuz.’

İki elinde de orak vardı. Saçları altın sarısı saçları vardı ve eski bir zincirli zırh giyiyordu. Ayrıca belinde sallanan iki eşyası daha vardı.

Ejderhaya karşı kaldırdığı iki kılıcıyla, askerlerden farklı bir görüntüsü vardı.

Chwaaaaaak!

Ejderha yere yığılıp iki parçaya bölündü.

‘...Eh?’ Theodore ve Sylvia daha ne olduğunu bile anlamamıştı.

Anlık bir görüntünün ardından zombi ejderha parçalara ayrılmıştı. Tek gördükleri orak tutan adamın kollarının hareket etmesiydi.  12 darbeye tekabül eden 6 hamleyle işini bitirmişti.

Bu, 1.sınıf kılıç ustalarının kullandığı bir teknikti.

‘Sonunda bu rahatsız edici yaratığı yakaladım.’ Zombinin başını tekmelerken sırıtıyordu. Ardından Theo ve Sylvia’ya döndü. ‘Gökyüzünden hiç inmemişti, o yüzden onu yakalama fırsatım olmadı. Kimsiniz, nereden geliyorsunuz bilmiyorum ama, yardımınız için minnettarım.’

Sylvia hala toparlanamamıştı, o nedenle Theo önce davranıp nazik bir tonla konuştu. ‘... Ne gerekiyorsa onu yaptık.’

Theo’nun karşısında duran adam kesinlikle bir tüccar değildi. Şovalyeler bile ejderhaları o şekilde ikiye bölemezdi. Şayet bu adamla ters düşerse, adam onu daha büyü yapamadan parça pinçik ederdi.

Ondan dolayı, Theo öncelikle kendini tanıttı. ‘Ben, Büyü Cemiyeti tarafından gönderilen müfettiş, Theodore Miller. Bu da meslektaşım, Sylvia.’

‘Ah, merhaba.’ Sylvia ürkmüş gibi etrafına göz gezdirip hafifçe selam verdi.

Adam, Sylvia’yı sevimli bulmuşçasına gülümsemişti. Adamın önceki ciddi ifadesinden eser yoktu.

Şu andan itibaren, kişisel duyguları konuşmaya dahil etmeyeceklerdi.

‘Ben de size adımı söyleyeyim.’ Dedi orakları kılıflarına sokarken.  ‘Biz ‘Gezen Kurtlar’ adıyla bilinen ve bu kasaba lordunun atadığı askerleriz. Ben de onlardan sorumlu kişiyim, Randolph. Üzgünüm ama önce kimlikleriniz kontrol etmem gerek.’