Elinize sağlık
Novel Günleri - Bilgilendirme!
Bölümün tamamını okumak için üye olmalısınız! Üye olmak için tıklayınız.
42. Bölüm Beş yıl sonra eve dönüş #3
Theo öne atılınca, sürücü ona gerginlikten solmuş yüzüyle bakakaldı. Böyle tuhaf yaratıklar neden Miller bölgesi yakınlarında ortaya çıkmıştı? Sürücülük hayatı boyunca ilk kez böyle bir şeyle karşılaşıyordu.
‘Oh, büyücüler! Neler oluyor böyle? ‘
‘Bayım, araca girin. Durumla ilgilenip geri geleceğiz.’
‘Dediğiniz gibi, ilgilenin!’
Theo sözlerinden sonra adam araca girdi. Sürücü, canavarlar konusunda tecrübeli biri olduğundan hareketleri hızlıydı.Araba hakkında endişe etmelerine gerek yoktu.
Onun yerine, yaklaşan ceset grubuna baktı. ‘İfritler, cüceler ve orklar... henüz devasa bir şey görünmüyor. Aralarında gizlenmiş bir büyücü var mı acaba?’
Normalde sihirbazlık, kontrollü yapılması gereken bir şeydi. Kontrol dışı kalan ölü vücutlar etrafa rastgele saldırarak karışıklığa neden oluyordu. Bu sebeple ülkedeki tüm şovalyeler, büyü kuleleri ve diğer şehirlerden gelen görevliler bu durumdan kurtulmak için acımasız büyülere baş vuruyordu.
Bundan dolayı düşman büyücüler kendilerini ifşa etmekten geri kaçıyordu. Bunun nedeni, karşılaşacakları çatışmadan korkmaları değil, onlara saldırmaya gelen ordunun çok kuvvetli olmasıydı. Theo bir anlığına algılarına kulak verse de büyücüye rastlamamıştı.
‘...elimden bir şey gelmiyor.’
Eğer durum böyleyse, yapacağı tek şey önündeki düşman kalabalığını süpürmekti.
Hwaruruk!
4 halkadan yükselen büyü gücü ses çıkartarak yankılandı. Ufak bir parlamayla başlayıp ok şekline dönüştü. 100 alevli ok belirmişti. Bu sayı, Sylvia’nın final turda yaptığı buz sarkıtlarının sayısına eşitti.
Zombilerin zayıflığı kutsal güç, ışık ve ateşti. Cesetler karşılarında duran ateşi görünce duraksadılar. Sonuçta, kurumuş bedenleri ateş için harika yakıt olurdu.
Theo onlar adına üzülse de, kasabasının etrafında tek bir zombi bırakmaya bile niyeti yoktu.
‘Saldır.’ Komutunu verdiği anda oklar ileri doğru hareket etti.
Pyu, pyu, pyu, pyuuong...
Bu korkutucu manzara, zombiler için aynı zamanda bir kargaşa demekti. Saldırıdan kaçamamış ya da savunmaya geçememişlerdi. O yüzden oklarla delik deşik oldular. Zombilerin derileri paramparça olmuş, alevle cayır cayır yanmıştı. Yanan zombiler ikinci bir patlamayla etrafa savruldular.
Peng! Peng! Peng! Peeeng!
Boyunları kırılmış, kafaları kopmuştu. Kol ve bacakları her bir santimetre kareye dağılmıştı. Zombiler yere yığılırken, ork zombiler hareketi kesti. Bacaklarını kaybedenler larvalar gibi sürünürken, kimisi de bir köşede et yığını olarak kalmıştı.
Ortaya cehennemi andıran bir görüntü çıksa da, Theo da zerre tedirginlik yoktu.
‘Fiziksel kapasiteleri oldukça düşük. Ayrıca silahlı değiller. Hepsi böyleyse, 1000 tane daha çıksa üstesinden geliriz.’
Zombileri tamamlayan 3 ana faktör vardı. Büyü üretme güçleri, fiziksel teknikleri kullanabilmeleri, hayatta oldukları sürede sahip oldukları zekaları. Bu 3 özellik de bulunursa, üstün zombiler sayılıyorlardı. 2 tanesini taşıyorlarsa, orta seviye ve sadece 1 özelliği olanlara da alt seviye deniyordu.
Bu kıyasa göre, bu zombiler en aşağı tabakalardı.
Zombi bir devin bedenine sahip olmadığı sürece, 1000 tanesiyle bile başa çıkabilirlerdi. Theodore 100 ok daha hazırlayıp karşısında duran ön sırayı tek başına tamamen küle çevirdi.
Ancak, her saldırıdan sonra daha fazla zombi karşılarına çıkıyordu.
Kuooooh! Zombilerin kokuşmuş ciğerlerinden gelen korkunç haykırışlar duyuluyordu.
Theo bu canavarların orta saflarına baktığında, çalılıkların arasından görülen zombi dev gördü. Derisini yiyip daha derine inen kurtçukları seçebiliyordu. Gözleri çukurlarından çıkmış, vücudunu kara büyüler sarmıştı.
İki ayaklı, 4 metre uzunluğunda, bataklık veya ormanda yaşayan bir yaratık karşısında duruyordu.Kafileyle Mana-vil’ e giderken onları görme fırsatı olmuştu.
‘Trol...!’
Kuooooh-!
Doğruydu, trol kükredikten sonra son sürat ona doğru koşmaya başlamıştı.
-Pukwaaaack!
Sopasını sallayarak yaklaşan trol, ayaklarının altında kalan zombileri trabzon hurması gibi eziyordu. Trollerin öldükten sonra da güçlerinin azalmadığını gözleriyle görmüştü. Her ne kadar, doğal güç kaynağını kaybetmiş olsa da zombi olarak hala sorun çıkartıyordu. Kimi troller zayıflıklarını zombiye dönüşünce yeniyordu.
‘Kahretsin, büyülü oklar zombiler için yetersiz kalıyor...’
Bu yaratıklar kafaları kopsa dahi hareket edebiliyordu. Göğsünden yara almadığı takdirde işlevini sürdüren zombi ve hortlakların aksine anormal türler de vardı. Büyülü oklar onlara iğne gibi geliyordu.
Zombileri toptan sürecek alev kabuğu gibi kuvvetli bir şey kullanmalıydı. Ancak 4.halka büyüsünü, büyücüyü meydana çıkarmadan bozmanın yolu yoktu.
Theo’nun fazla büyü kullanmadan zombileri geri püskürtmenin bir yöntemini bulması gerekiyordu.Onları bir araya toplamalıydı. Vakit gelmişti...
Shaaaah-!
‘G-Guook?’
Likit Yılan aniden arka sıralarda belirip zombilere saldırmaya başladı.
‘Likit Yılan mı?’ diye mırıldandı Theo.
Sylvia’nın finalde kullandığı bir diğer büyüydü. Sudan yapılan yılan trol zombinin bacaklarına dolanıp sıkıca sardı. Koca vücudu bir süre dirense de çok geçmeden kemikleri kırılmıştı. Etleri fışkırıp yere saçılınca, kirli bir et görüntüsü oluştu.
Theo olan biteni idrak ettiği anda, Sylvia’yı takdir etmekten kendini alamadı.
‘...Hah, demek öyle yapıyorsun.’
Arabanın arkasında durduğu noktada, sudan yapılmış yılanın izleri duruyordu.
Yer çamur olmuştu. Eskilerin de dediği gibi, ağır taş, başlı başına silahtır. Şayet bu muazzam büyü gücüyle olmasaydı bile, kullanacakları saf fiziksel güç, bu trolün sonu olacaktı. Sylvia’nın likit yılanı ork, cinni ve tüm zombileri ortadan kaldırmıştı.
Theo’nun ağzı açık kalmıştı. ‘Likit yılan 4.halka büyüsü, ama oldukça etkili. Böyle durumlarda bayağı kullanışlı olurmuş.’
Likit yılanı kontrol eden Sylvia, Theo’nun sözleri kulaklarında çınlamışçasına kafasıyla onay verdi. ‘Evet, dedem de seninkine benzer şeyler söylemişti.’
‘Hakikaten de, büyü kontrolü...’
Saldırıyı bastırmak için kullanılan ve bir hayli büyü gücü tüketen ateş büyülerinden farklıydı. Tabi yılanın şeklini oluştururken nemi sıvılaştırmak için de büyü gücü harcanıyor.
Yine de, oluşum ve kontrol aşamalarında fazla büyü gücü kullanılmıyordu.Dikkatin azıcık bile dağılması halinde bozulan ateş ve rüzgar büyülerinden farklıydı.
Theo su büyüsü kullanmasa da, diğer alanlarda bilgi sahibiydi.
‘Mitra, bunu yapabilir misin?’
(Hoi!)
Mitra sevimli cevabından sonra Theo’nun kollarından zıpladı.
Toprak elementi olarak, yeraltına girerek etrafı seyretme yeteneği vardı. Ayrıca, Theo’nun büyü gücü 5.halkaya yakın 4.halkaydı. Son olarak, yılanı kontrol etme ve sabit tutma noktasında temel etken su elementi değildi. O zaman yılanı topraktan da oluşturabilirler miydi?
Theo’nun aklına doğaçlama bir fikir geldi.
‘Adı... Yer solucanı!’
Toprak Mitra’nın çevresinde kabarmaya başladı.
Kurururung!
Çamur, kum ve çakıllar zombileri kaplayan gölge yükseldikçe yerlere düşüyordu. Ön kısmı sanki solucan başını andırıyordu. Sylvia’nın yılanı gibi, bu yaratık da sanat eserinden farksız olsa da, görüntüsü itibariyle pek güzel sayılmazdı. Ancak böyle ‘küçük’ problemler Theo için sorun değildi.
‘Wow...’ Zombiler gölgenin altında kalırken Sylvia’nın ağzı açık kalmıştı.Ay ışığında ilerleyen solucanın gölgesiydi. Dışardan bakılınca, solucanın vücudu onlarca metreyi bulurdu. Kafası çalışmayan bir zombi bile bu gerçek dışı manzara karşısında korkudan duraksıyordu.
Bu sessizliğin ortasında, Sylvia gülümseyerek sordu. ‘Bu arada, solucanı kontrol edebiliyor musun?’
Şüphe ettiği için sormuş değildi. Buna şahit olan her büyücü Theodore’a solucanıyla ilgili sorular sorardı. Aslında kontrol becerisi, objenin büyüklüğüne orantılı olarak zorlaşır. Theodore ise böyle kocaman bir varlığı kontrol etmek için yeterince iyi değildi.
Evet, ama bu, solucan ‘gerçek’ bir büyü olsaydı geçerliydi.
‘Mitra, beni duyuyor musun?’ Theo’nun çağrısından sonra...
Wuuuong! Yer solucanı koca bedenini sallamıştı. Sylvia bu tanıdık halleri görünce gözlerini kocaman açtı. ‘Ah, yoksa...!’
‘Bu doğru. Benim tasarımım. Kontrolü Mitra sağlıyor. Bu şekilde boyuta takılmadan her şeyi kontrol edebilirim!’
Bilinçli olmadan sıradan bir elementi kontrol etmek imkansız olurdu. Ancak Mitra çok eski bir element. Toprağı istediği gibi kontrol edebilir ama yer solucanı rolüne giremezdi. İkisi de üstüne düşeni yaptığı takdirde bu büyü geçerli olurdu.
Sonrasında, solucan süratle zombilere ilerledi.
Kukukukung!
Kukukukung!
Yer sallandı!
Yer solucanı her yere oturduğunda, zombiler parçalara bölünüyordu.Ağaçlar yıkılıyor, trol olsun cüce olsun solucanın ezdiği zombilerden eser kalmıyordu.
Yer solucanı zombilerin toplu halde çıktığı ormana doğru ilerleyip hepsini ezdi. Karanlıkta şahit oldukları ölü bedenler, üstüne basılan karıncalardan farksızdı. Tam bir tahribat olduğunu söylemek asla yalan olmazdı.
Birisi bundan haberdar olsaydı, zombi ve ağaçların yaşamaya başladığı harabe bir şehir görecekti. Görünen hasar o ki, düşman büyücü ortaya ilk atılan kişi değildi.
‘Harika...’
Bu manzaranın 4.halka bir büyücü tarafından yapıldığına kim inanır ki? Sylvia’nın Theo’ya duyduğu hayranlık kesinlikle mantık dışı değildi.
Theodore’un algıyı aşan tasvirleri, çok sayıda değişkeni olmadıkça gerçekleşmeyecek bir hileydi. Theo’nun başı dönmüştü çünkü kendisi de bu durumu inanması zor buluyordu.
‘Ack!’ aynı anda, dev anası solucanın vücudu kumdan kale gibi dağıldı.
‘Theo?’ Sylvia hızla Theo’nun yanına geldi.
Yorgunluğa sebep olan büyüleri yüzünden az kalsın öleceğini hisseden Theo’nun yüzünde acı bir gülümseme vardı.
Obur’dan bilgi alırken de böyle bir şey hissetmişti. Mitra’yla ne kadar beraber çalışırsa çalışsın, ölen solucanın bedenini yüklenmek kaçınılmazdı.
Buna rağmen, kaşlarını çatmak yerine, yemin etti. ‘Başardım... Bir daha ki sefer, daha iyi yapacağım. Hala geliştirilecek çok yer var, ben de yavaş düşünüyorum.’
Başı ağrıyordu, zihninde canlandırdığı büyüyü gerçekleştirmenin verdiği mutlulukla taşıyordu. Theodore Miller’ın varlığı, 5 yıl boyunca büyücülükten vazgeçmemeyi öğretmişti. Bu durum Sylvia’nın sosyal nezaketi kadar yaygın değildi.
***
Bir müddet sonra, Theo ve Sylvia kendilerini toplamışlardı, arabanın kapısını açtılar.
Titreyen şoför ikisini de selamladı. ‘Büyücüler! O çirkin yaratıkların icabına baktınız!’
‘Şimdilik, daha fazlası ortaya çıkabilir. Çabucak buradan gitmeliyiz.’
‘Evet, anladım. Vakit kaybetmeden başlayacağım!’
Sürücünün rengi solarken, oturduğu yerden kırbacını şaklattı.. Aracı gece sürmek, gündüz o yaratıkları görme riski olduğundan daha güvenliydi. Tekrar kırbacını sallayınca atlar daha hızlı koşmaya başladı.
Dakadak! Dakadak!
Çevre, çöplüğe dönmüştü ve aracın penceresinden hızla geçip gidiyordu.
‘Huuuuu...’ Etrafını seyreden Theo ağzından çıkanları duymadan.
Biraz önce hissettiği gerginlikten zerre kalmamıştı çünkü savaşın heyecanı geri dönmüştü. ‘Sakin ol. Bu numaraya göre, zombiler burada uzun zamandır yoklar. Büyücüler ve zombiler son zamanlarda görülür oldu. Miller bölgesi her ne kadar uzaksa da, hasar görmüş diye duydum.’
Zihinsel olarak kendini sakinleştirmeye çalışıyordu. Ama kim stresini bu kadar kolay atabilirdi ki? Farkında olmadan çok sıktığı elinden kan geldiğini gördü.
Yer solucanının zombileri yenmesine sevinirken duyduğu neşe, git gide uzaklaşıyordu ve Theo karanlığa titreyen gözlerle baktı. Evi karanlığın ötesindeydi, ancak şu anki durumundan bihaberdi.
Sonunda, ağzından savrulan kelimelere engel olamadı. ‘Lanet olsun.’
Yolculukları, gittikçe bataklığa batıyor gibiydi.
Magnec