Novel Günleri - Bilgilendirme!

Bölümün tamamını okumak için üye olmalısınız! Üye olmak için tıklayınız.

26. Bölüm Başkent Mana-vil #1 (Birinci Cilt Sonu)

Çevirmen: Gecekuşu / Editor: Gecekuşu

İlk gecenin baskını oldukça şiddetliydi ama, verdiği hasar beklenenden az olmuştu.

Theodore’un kendine has faaliyetleri arka saflardaki pusunun icabına bakarken, yüzlerce ifrit de Vince’in alevleriyle küle dönmüştü. Theo, ifritlerin başını öldürdüğünden diğerlerinin gözünde değeri artmıştı.

O baskından sonra başka bir olay çıkmadı. O bölgede hakimiyet kuran ifritleri geri püskürttüklerinden olabilir miydi?

Silahları ifritlerin kanına bulandığından dolayı gulyabaniler, mağara cinleri veya gri kurtlar gibi canavarlar bu kafileye saldırmaya cüret edemiyordu. Birkaç trol saldırmaya teşebbüs etse de kana susamış asker onları lime lime etmişlerdi.

‘Lafı açılmışken, trol kanı iksirlerde ham madde olarak kullanılamaz mı? Askerlerin trollere karşı daha çok zorlandıklarına şaşmamalı.’

Theodore ve Vince’in daha fazla müdahil olmalarına gerek yoktu. Çünkü büyücüler olaya karıştığı zaman askerlerin öfkelenmesi daha olasıydı. Hem ateşle saldırmak trolü öldürmede etkili olsa da kanları temin edilemezdi.

Trolleri Alev topları ile öldürdükleri takdirde bir hayli şikayete maruz kalırlardı.

O yüzden, bir atlı arabalara doğru yaklaşırken Theo sadece camdan bakmakla yetindi. Parlak kahverengi yeleli bir attı ve kafilede böyle bir ata binecek tek bir kişi tanıyordu. Bu kişi, kafilenin başkanı Gordon’du.

Gordon yanlarına yaklaşıp malum iki kişiyi methetti, ‘Bu sefer, ikinizin sayesinde hala hayattayım! Profesör bana eşlik etmeseydi, büyük yara alacaktım. Kafilenin en az yarısı silinir giderdi! Bergen Akademisi’nin profesörleri işlerinde gerçekten mahirler.’

‘Teşekkür ederim.’

‘Öğrencin de öyle.’

Gordon, Vince’ e yaptığı gibi Theo’ya da başını eğip selam verdi.

Böylesine büyük bir kafilenin başkanı, 3.halka bir büyücünün önünde eğiliyordu. Sonuçta bu, Theo’nun yaptıklarından sonra olması gereken bir davranıştı. Ne de olsa Theo bir ifrit lideri öldürmüştü!

Hücuma yön veren kişi de, ifritlerin başı olmuştu.

Grubun büyüklüğüne bakarsak, ifrit lider en az C rütbesindeydi. Bunun anlamı, 4.halka büyücülerine göre zorlu rakipler olmalarıydı. Eğer Theo, lideri durdurmuş olmasaydı, kafilenin arka kesimleri yok olurdu.

Yine de, 3.halka bir büyücü, ifrit bir lideri teke tek karşılaşmada mı yenmişti...?

Askerlerin ağzından da duymuş olmasa, Gordon böyle bir şeye inanmazdı. Buna rağmen, Gordon ehil bir tüccar olduğundan geniş fikirli biriydi. Theo’nun değerini tam olarak anlamasa da, tatmin olmuştu.

‘Bu iyiliğinizi kelimelerle ödeyemem. Buna karşılık, size özel bir şey hazırlattım. Eğer ikinizde hediyemi kabul ederseniz vicdanım daha rahat eder.’

‘Hmm, madem öyle diyorsunuz...’

‘Ah, kabul edeceksiniz yani?’

Vince başını sallayınca Gordon atın eyerine sakladığı kutuyu çıkardı.

Metal kutununun etrafında kilit takılı zincirler vardı ki bu, içeriğini daha değerli kılıyordu. Gordon cebinden çıkardığı anahtarla kilidi açtı. Zincirler çözülünce, kutunun ağzı gıcırtıyla açıldı.

İçinden tuhaf bir biçimde parlayan bir kristal çıktı. Sırayla maviden kırmızıya renk değiştiren bir küreydi.

Theo küreyi görünce elinde olmadan soruverdi, ‘Bu...?’

Kütüphanede büyülü taşlar üzerine yazılmış pek çok ansiklopedi vardı, ama böyle garip bir küreyi ilk kez görüyordu. Gordon tam bir cevap vermemişti.

‘Üzgünüm, ama bilmiyorum. Büyü Cemiyeti’nin son günlerde peşine düştüğü bir şey. Ama nadir bulunduğundan bizim kafilede çok az var. Bunun size faydalı olacağını umuyorum.’

‘Bu kadar değerli bir şeyi almamız uygun mu?’ diye sordu Vince yaklaşarak.

Olumlu bir karşılık veren Gordon parlayan ifadesiyle kafa salladı. Bu bilinmedik kristal aracılığıyla bir büyücüyle yakınlık kurmak, kristali satmaktan çok daha karlı olacaktı.

‘Elbette! Eğer burada olmasaydınız herşeyimi kaybedebilirdim. Bu benim size yegane hediyem.’

‘O zaman... gerçekten minnetarım.’

‘Hahaha! Şimdi kafam rahat işte! Ah, büyü yarışması bitince de bizimle dönmek ister misiniz? Şimdikinden daha teşkilatlı bir araba hazırlatırım.’

‘Peki, olur.’

Birbirlerine selam verme faslı bittikten sonra, Gordon ışıldayan yüzüyle kafilesine geri döndü.

Bu noktadan bakınca, ifritlerin saldırısını fazla hasar almadan önleyebilmişti. Ayrıca güçlü bir büyücüyle arkadaşlık da kurmuştu. Bunların tümüyle birlikte, kafilesinin değerleri de yükselecekti. O nedenle, Gordon yanlarından mutlu mesut ayrılmıştı.

Ancak, Vince kristali eline alırken alaylı bir ses çıkarmıştı. ‘İşte bu yüzden cehalet gerçekten korkunç bir şey. Şu tüccar neye sahip olduğunu bir bilseydi.’

‘Profesör, bunun ne olduğunu biliyor musunuz?’

‘...Kuzey’de birkaç kez görmüştüm. Teknik açıdan konuşursak, bu bir kristal değil. Canavar kanıyla beslenen bazı bitkilerden büyü gücüyle dolu dutlar çıkar. Büyü Cemiyeti de buna ‘Canavar dutu’ der. Vince, kristali kutusuna koyup Gordon’dan aldığı anahtarla kilitlerken anlatmayı sürdürüyordu. Sonrasında kutuyu ivedilikle dipsiz kesesine attı.

‘Canavar dutu, çevresindeki canavarları güzel kokusuyla kendine çeker ve onu yiyene güç verir. İlk geceki ifritler muhtemelen bunun için geldiler.’

Nadun sıradağlarına tırmanmak ne kadar zor olursa olsun, bu kadar büyük grupta canavarlar yakınlarda bulunmazlardı. Canavarlar da insanların bölgelerine girdikleri zaman zarar göreceklerinin çok iyi farkındalardı. Üstelik, ifritler diğer canavarlardan daha kurnaz olduklarından, bu gerçeğin farkında olmamaları imkansızdı.

İfritlerin böyle akıl almaz bir saldırı yapmalarının sebebi şimdi açığa çıkmıştı.

Çenesine dokunan Vince, isteksiz bir tonla konuştu, ‘Bu objenin kullanımının meçhul hatırlıyorum... belki yakın zamanda neye yaradığını keşfetmiştlerdir.’

‘Keşfetmek mi?’

‘Sana vereceğim hediyeler bir tane artmış olabilir.’          

‘Hediyeler?’ Theo darmadağın bir ifadeyle bakıyordu.

O sırada, biri arabanın dışından bağırdı, ‘Başkent gözüktü! Mana-vil’i görüyorum!’

Theo bir büyücü olsa da, sonuç olarak kırsal kesimden gelen bir çocuktu. O anda hediyeyi sormayı unutup pencereden dışarı baktı. Meltor Krallığındaki herkes Mana-vil’de yaşamayı hayal ederdi. İnsanlar oranın, beyaz kulelerin gökyüzüne ulaştığı cennet gibi bir şehir olduğunu konuşurlardı.

Theodore Miller ise pirinç tarlalarıyla çevrili Miller’lara ait kesimde büyümüştü. O yüzden bir çocuk olarak, büyük şehirlerin hayalini kurmuştu. En sonunda da beklentilerinin karşılık bulduğu an gelmişti.

‘Wow...’ Theodore, Mana-vil’i görünce kendini tutamayıp hayranlık dolu bir ses çıkarmıştı.

Kafilenin Mana-vil’e girmesine biraz daha vardı ama yüksek kuleler uzaktan görülüyordu. Beyaz duvarlarla çevrili şehir sahidende bir cennetvari bir şehri andırıyordu. Şehrin tepesinde uçuşan arabalar şehre peri masalı havası katıyordu.

İşte Meltor Krallığının başkenti Mana-vil burasıydı...

Herkesin büyünün yuvası diye isimlendirdiği yerdi. Çok büyük milli güce sahip imparatorluklar bile böyle bir şehre sahip değildi. Geçmişte bu şehri kurmak için cüce ve elflerin bile yardım ettiğini anlatan mitolojik efsaneler dahi vardı. Şehirdeki mimari, modern çağın insan gücüyle bile üretilemeyecek kadar zirve bir semboldü.

Hayranlıkla dolup taşan Theo’nun yanında oturan Vince, uzun zaman sonra döndüğü başkente baktı.

‘Hala baş döndürücü.’

Vince siyasetten hoşlanmadığından kendini Bergen Akademisi’ne aldırmıştı. Ama yine de bir büyücü olarak bu şehre vergi ödemesi gerekiyordu. Vince, dipsiz kesesinden bir cüppe çıkartıp giydi. Göz alıcı bir kırmızısı olan gösterişli bir cüppeydi. Bu cüppeyi en son giyeli ne kadar olmuştu, bilmiyordu.

Bu cüppe, onun ‘Kırmızı Büyü Kulesi’den Vince Haidel olduğunun göstergesiydi.

Kendi kendine konuşur gibi mırıldandı, ‘Kapıdan geçtiğimiz gibi, seni Büyü Cemiyeti’ne götüreceğim.’

Büyü yarışması, koca kalabalığı Mana-vil’e çekmişti. Vince bu görüntüyü birkaç sene öncesinden hatırladığından, daha önce yola koyulmuştu. Gecikmesi durumunda 1 günlük iş 10 güne uzayabilirdi.

Hem Kırmızı Büyü Kulesinin Theodore’un varlığından haberdar olması canını sıkardı.

‘Onlardan mümkün olduğunca uzak durmalıyım.’

Kırmızı Büyü Kulesi, büyücü gelişimine değil, savaşacak büyücü yetiştirmeye odaklanırdı. Onların açısından, Theodore yükselen bir yıldız olurdu.