Novel Günleri - Bilgilendirme!

Bölümün tamamını okumak için üye olmalısınız! Üye olmak için tıklayınız.

23. Bölüm Nadun sıradağlarında gece #1

Çevirmen: Gecekuşu / Editor: Gecekuşu

İki kişinin daha katılımıyla koca kafile yolculuğuna başladı. 30 yük arabası ve yüzlerce insanın aynı anda hareket etmesi muazzam bir görüntüydü. Yerden kalkan toz bulutları, paralı askerlerin ayak sesleriyle birleşiyordu.

‘O halde şimdilik gidiyorum. Bir şeye ihtiyacın olursa hemen beni ara. Ben direk gelirim.’

‘İlginiz için teşekkürler.’

‘Haha, problem değil. Rahat olun lütfen!’

Gordon bu kibar tavırlarını sonuna dek sürdürdü ve önlerinde eğildikten sonra kafilenin önüne geçti. Kendisi , yağcılıktan uzak saygın bir tüccar örneğiydi. Theo, diğerlerine karşı tedbirli ve uyanık kalsa da Gordon, üzerinde olumlu etki bırakmıştı.

Vince oturduğu yeri birkaç kez sirkeledi ve kafasını salladı.

‘...iyi araba. Peşin peşin böyle bir arabayı hazırlatacak kadar varlıklı bir adammış. Birkaç yıl sonra, bu kafilenin en önemli adamı olabilir.’  

Gordon’un bu iki insana hazırlattığı yük arabası, yalnızca VIP misafirler için ayarlanan bir arabaydı.

Dağ yolunda ilerlerken çok az sallanıyor, halı kaplı zemin içeriye hafif bir sıcaklık sağlıyordu. Bununla beraber, oymalı pencerelere asılan perdeler misafirlere gölgelik alan oluşturuyordu. Araba, sanki seyahat eden bir konak odası gibiydi.

‘Nadun sıradağlarını bu şekilde göreceğimi hayal etmezdim...’

Akademi’yi geride bıraktıklarını düşünerek, Theodore heyecanla pencereden dışarı baktı.

Meltor Krallığı halkı, Nadun sıradağlarının ne kadar çetin olduğunu bilirdi. Çok sayıda yaratığın meydan tuttuğu bir yerdi. Dağın derinliklerinde, ünlü maceracıların bile ölümüne sebep olacak tehlikeler yatıyordu.

Bu kafile, dağın eteklerinden geçecek, derinliklerine yanaşmayacaktı.

Yine de, Theo’nun ilgisi çok sürmeden kaybolmuştu.

‘Bitki örtüsünü saymazsak, sıradan bir dağ işte.’

Tüm tuhaf yaratıklar derinliklerde yaşadığından, kafilenin geçtiği dağ eteklerinde pek  bir şey yoktu.

Kafileyi seyretmek artık ilgisini çekmediğinden gözlerini, dağa tırmanan paralı askerlerin görülmeye değer manzarasına dikti. Theo’nun göreceği fazla bir şey yoktu, o yüzden kısa bir süre sonra başka bir şeyle oyalanmaya başladı.

‘Mitra.’

Küçük kız, sanki ona seslenmesini bekliyormuşçasına karşılık verdi.

‘Huing!’

Görünüşe göre keyfi yerindeydi. Mitra etrafında döndükçe, bedenindeki toprak daha çok hoşuna gidiyordu. Arabanın her bir köşesine koştu. Onu izleyen Theo ise gülüyordu ve bir ara istemsizce parmağını ona doğru uzattı.

‘Huung.’

Mitra parmağına yapışıverdi. Islak çamur hissi pek hoş değildi ama hareketleri fazlasıyla sevimli olduğundan bunu pek umursamadı. Sağ eliyle başını usulca okşarken, Mitra da parmağına tutunup sallanıyordu. Profesör Vince’in dediği gibi bu durumun ona bir faydası olup olmadığından şüpheliydi, ama en azından şuan canı sıkılmıyordu.

Böylelikle, yük arabası Mana-vil’e giderken Theodore da vaktini Mitra’yla oyun oynayarak geçirdi.

***

Sonunda, kafile bir sorunla karşılaşmadan hava kararmaya başladı. Tüm gün dağa tırmanmak zorunda kalan insanlar, çanak çömleklerini çıkarıp akşam yemeği telaşına girerken dağ soğuğuna karşı da kamp ateşi yaktılar.

Vince sayesinde, Theo da VIP muamelesi görüyor ve pişen yahninin yanında birkaç parça yumuşak ekmeğin tadına bakabiliyordu.

‘Dışarda yemek yemek bize özel, değil mi? Sonuçta, tüccarlar kurutulmuş sardalya yerken bizim gibi dışarda durmuyorlar.’

Uzun yolculuklarda, yemek yemek en önemli şeylerden biriydi. Amaç besin almak olsa da, tadı tuzu olmayan bir yemek hem bedenen hem manen insanı rahatsız ederdi.

Fakat, sıcak ve lezzetli bir yemek tam aksine beden ve zihin yorgunluğunu bastırmak için birebirdi. Bunun değerini herkesten önce idrak eden ve buna bir çözüm getiren taraf ise, üst kademe bir firmaydı.

Mideleri tatmin eden yemekler bittikten sonra, Theo, kafile başkanına bakıp mırıldandı, ‘Hoo, şu profesörden daha rahat olmak üzücü.’

Profesör Vince, yemekten sonra kamp bölgesi yakınına alarm büyüsü yapmak için kalkmıştı. Bunu yapmak Theo için de mümkündü ama 5.halka alarmıyla 3.halka alarmının farkı cennetle dünya hayatının farkı gibiydi. Uygulama etkisi, halkaya göre önemli ölçüde fark gösterecekti.

Sonuç olarak, Theo işşiz bir şekilde yalnız bırakılmıştı.

‘Eh, benim de illa bir şey yapmam gerekmiyor.’

Sıkıcı arabaya dönmektense, Mitra’yı çağırdı ve onu yere bıraktı.

Mitra, yere oturup ellerini kire bulamadan önce bir anlık tereddütle başını kaldırdı. Elini sürdüğü toprak ara ara yumuşayıp ara ara sertleşerek onun istediği şekli aldı. Mitra, toprak elementine mensup olduğundan bunu yapabiliyordu. Mitra topraktan yaptığı beşinci küçük arabasını tamamlamıştı ki...

-‘Ah?!’ Theo, sırtında hissettiği ani soğuklukla irkildi.

‘Düşman göründü!’ düşmanları tespit eden bir büyüydü.

3.halka bir büyücünün uyguladığı büyüyle 50 metreye kadar tespit edilebilirlerdi. O yüzden merkezinde Theo’nun olduğu büyülü bir dalga 50 metre çapla yayıldı. Theo, kafası karışan paralı askerleri görmezden gelip büyülü dalganın vereceği sonuca odaklandı.

‘...bir şey tespit etmedi mi? Bu imkansız!’

Alfred’in duyuları, hala düşmanların yaklaştığını söylüyordu. Nereden geldiklerini söyleyemese de, ensesinde hissettiği o soğukluk oldukça keskindi. Bu da bir tehlikenin yaklaştığının kanıtıydı.

Theo bir süre nerede yanlış yaptığını düşündü. ‘Düşman tespiti’ yeryüzündeki tüm düşmanları tespit eden bir büyüydü. Düşman bir büyücü, bu büyüyü etkisizleştirse de, birisinin tespit edildiği gerçeğini örtemezdi.

‘Hayır, bekle bir dakika.’

‘Yoksa...!’

Theo’nun gözleri Mitra’nın olduğu yere indi.

‘Mitra! Toprağın altına in!’

‘Hoing!’

Theo talimatını verir vermez Mitra yerin altına kayboldu. Su misali toprağın derinine inerken aynı zamanda Theo’ya da görüntüyü aktarıyordu. İkisinin ruhsal bağlantısı bir hayli kuvvetliydi, o sebeple ses ve görüntü paylaşımı zor bir iş değildi.

Düşman, Theo ve Mitra’nın görüş alanına girmişti.

‘Küçük ifritler mi?’

Mavi derili ve çirkin suratlı yaratıklar, yeraltı tünellerinden geliyorlardı. Ellerindeki baltalardan, pek de dostcanlısı olmadıkları anlaşılıyordu. Sayıları 20 ile 30 arasındaydı. Kafileye beklenmedik bir hucüm yapmaları halinde ciddi bir kayba neden olabilirlerdi.

‘Profesör, Profesör Vince’e söylemeliyim!’

Theodore refleks olarak başını çevirip kafilenin önünde yükselen alevlere baktı.

Kwaang!

Yoğun bir büyü dalgası vardı. 5.halka büyücülerinin yapacağı bir büyüydü. Kafile başkanı da muhtemelen düşmanların saldırısına uğramıştı. Bu durumda, Vince ile iletişime geçmeye çalışması Theo için luzumsuz bir kargaşa olacaktı. Hem yeteri kadar zamanı da yoktu.

Yeraltındaki ifritler zeminin 5 metre aşağısındaydı. Kalan zaman 15 saniyeden daha azdı. Theo’nun tek seçeneği kalıyordu.

‘Kendi başımın çaresine bakmak zorundayım!’

Zihnini hazırlayan Theo, derin bir nefes aldı ve daha önce hiç yapmadığı bir şekilde bağırdı. ‘A-h-h-h!!’

Sesini büyülememişti ama yine de bu kasvetli sesi yakınındaki paralı askerlere ulaşmayı başarmıştı.

‘N-N-Ne?!’

‘Oh, bu ne süpriz!’

‘Şu çocuk ne yapıyor böyle birdenbire?’

Buna rağmen, Theo, ifritlerin geldiği yere avcunu koydu. Şimdi, 4 metre-hayır 3 metreydi. Eğer zamanı iyi tutturamazsa başarısız olma ihtimali vardı. Bununla birlikte, başarısız olmasından yana korkusu yoktu. Onun yerine, Mitra vasıtasıyla element büyüsü yapmaya kafa yormuştu.

‘Şimdi!’

‘(Çamura dönüştür!)’

Element büyüsünün en iyi tarafı bir denkleminin olmamasıydı; sonuca ulaşmak için tek ihtiyacı net bir görüntüydü. Theo’nun otoritesine boyun eğdikten sonra, Mitra etrafını çamura dönüştürmeye başladı. Bu, tünelden çıkmak üzere olan ifritler için tam bir felaketti.

Kurruk! Kwieeek!

Kwuaack!

Kyaak!Kwuaack!

Kimisi birbirinin kafasını çamura fırlattı, kimisi belini sıkıştırdı, kimisi de sadece başlarını dışarı çıkartabildi. Yine de, çamura sıkışık kalan tüm ifritler öfkeye boğulmuşlardı.

Ve Theodore daha bitirmemişti.

‘Taşlaştır!’

Büyü gücü yeri tekrar titretti ve bu sefer çamur katılaştı. Geçici bir durum olmasına rağmen büyü gücü çok yüksekti. Zemin, gri renkli sert bir kile dönüşürken ifritler çığlık çığlığaydı. Üstte kalıp sertleşenler oraya yığılıyordu.

Theo yüzündeki teri sildi ve etrafında dizilen askerlere seslendi, ‘N’apıyorsunuz? Hemen öldürün onları!’

‘A-Ah!’

‘Neler oluyor?’

Savaş meydanında ömür sürdüklerinden, çok geçmeden olayın farkına varmışlardı. Başı veya yarı vücudu açıkta kalan ifritler, biçilen ekinler gibi öldürülmüştü. Baltalı kargılar ifritlerin başını kesiyor, diğerleri de öldürülmek üzere un ufak ediliyordu.

Bir anda, tünelden çıkan 30 ifritin icabına bakışmıştı. Ancak, Theo’nun irkilmesi henüz son bulmamıştı.

Pew pew puet-

Şayet çok iyi odaklanmış olmasa, bu sesi duymasına imkan yoktu. Sesin geldiği yöne dündü ve tanıdık bir şey farketti.

‘Oklar!’

İfritler de insanlar gibi savaş aleti kullanan ve stratejik hücumlar yapan canavarlardı. Theo bu pusuya karşılık vermemiş olsaydı, çok sayıda asker çoktan ölmüş olurdu. İfritlerin başbelası ve tehlikeli canavarlar olmalarının sebebi işte buydu. İnsanlardan yağmaladıklarını yine insanlara saldırmak için kullanıyorlardı.

Kafasının içinde, Alfred’in hatıralarını yokladı.

-Normal hız, tahta sap ve metal uç.

Bu koşulda, oklar fazla zorluk çekilmeden durdurulabilirdi. Bundan yola çıkarak, Theo hemen geniş çaplı bir rüzgar bariyeri kurdu. Bu saldırıyı zırhlarla durdurmaya gerek yoktu.

Okların büyü gücünü kesecek kadar duruma müdahale etse yeterdi. Karşı yönden oluşturduğu rüzgarla okların gücünü yarı yarıya düşürmüştü.

‘Hava savunması!’

Akşam rüzgarı elini okşayarak geçti. Kuvvetli rüzgarlar bu noktada kullanışlıydı. Yön üzerinde yapılacak küçük bir değişiklik okların oluşturduğu tehdidi azaltabilirdi. Rüzgardan etkilenen oklar sonunda kafileye ulaşamadan yere düştü.

Theo çıkan sonuçtan memnun olsa da okların geldiği tarafa bakıp gözlerini kıstı.

‘...Geliyorlar.’

Gölgelere gizlenen ifritler, iki pusunun da işe yaramadığını gördükten sonra yaklaşmaya başladılar. Kamp ateşinin ötesindeki karanlıktan gelen tüyler ürpertici çığlıklar duyuluyor, kırmızı gözler seçiliyordu.

Nadun sıradağlarında geçirdikleri gece zarfında, tam-tekmil bir savaş başlamıştı.