bölüm güzeldi birkaç yerde düzeltilmesi gereken yerler var orkadar
Novel Günleri - Bilgilendirme!
Bölümün tamamını okumak için üye olmalısınız! Üye olmak için tıklayınız.
106. Bölüm Yabancı Misafirler #4
‘İki numaralı formda olduğundan hala vaktimiz var. Asıl sorun buradaki insanları nasıl ikna edeceğimiz...’
Theodore, Obur’dan Laevateinn ile ilgili duyduğu bilgileri hatırladı.
Yerin, göğün ve denizin tamamen yandığı bir Dünya...’Muspelheim’ yasaklanan kapalı bir alemdi. Tüm hayatı yakabilecek bir güç kristali, aynı zamanda bir sahibe ihtiyacı olmadan özelliklerini serbest bırakabilen bir büyü kitabıydı.
İlk formu ağaçları yakan bir yaratıktı. İkinci formu, görüntüde şahit oldukları gibi alevlerle sarılı dev bir bedeni olan dev alev formuydu. Şu anki hali ulusal bir felakete ulaştığından onu durdurmak için çok büyük bir operasyon düzenlemeleri şarttı.
Ama üçüncü ve dördüncü halleriyle karşılaştırırsak bunlar önemsizdi. Theo ismini ilk duyduğu anki tedirginliğini hatırlayınca zihninde ismini tekrarladı. ‘...Fafnir.’
Üçüncü formu bir ejderhaya benzeyen alev topu gibiydi. Laevateinn’in dördüncü formu ise tam olarak dünya üzerindeki en güçlü varlık sayılan bir ejderha oluyordu.
Eskiden her yeri yıkıp yakan kötü bir ejderhaydı. Canavarların tenine temas eden hava onları yaktığında havaya çığlıkları bulutlara yükselirdi. Yeryüzü ise kurur, tohumlara yetişip büyüyecek toprak sağlayamazdı.
Tarihte de bilindiği üzere, o ejderhanın olduğu yerde hayat olmuyordu. Açgözlü büyü kitabı, Fafnir’in alevlerinin Kırmızı Yayla’nın doğmasına sebep olduğunu basitçe anlattı.
Ardından soğuk bir sesle ekledi. –Laevateinn savaş hilelerini barındıran özerk bir büyü kitabı. Ama bir ormanın yakınlarına gelene kadar kendisini sakin tutacaktır. Mevcut durumla ilgili kesin olmalayan pekçok nokta var.
‘Birisi kasten mi buna mahal verdi?’
Bu şekilde düşünmek mantıklı geliyordu. O lanet herifin kim olduğunu bilmese de, aptal oldukları belliydi. İçinde bulundukları hal, hayal bile edemeyeceği büyük felaketlerin yaklaştığına işaretti.
-Laevateinn dördüncü formuna geçtiği anda, bu çağ kaanacak. Bunu yapan her kimse kendi ecelini hazırlamış. Gerçekten aptal olmalı.
(Bu çocuk var ya... Daha ne kadar böyle davranacaksın?) o anda, havada asılı duran görüntülerin içinden bir ses yankılandı. Tüm canlılığı yakan koca bir yaratığın önünde bu cesareti gösteren her kimse sıradan biri olamazdı.
Bütün elçiler o kişinin kimliğini merak ederken, Ulu Elfler güven dolu bir yüzle açıkladı.
‘Ah, geldiler.’
‘Gardiyan Ellaim.’
‘O şeyin ne olduğunu ben de bilmiyorum, ikinci ebeveyn orada olduğuna göre endişelenmeye gerek yok.’
İçlerinden sadece bir elf duyulmayan bir sesle mırıldanıyordu. ‘..Teh...li...ke...siz...’
Kısa bir müddet sonra, Elvenheim’ın tahsis ettiği gardiyan koca alevli canavara önceden hazırladığı bir saldırıda bulundu. Ellaim isimli elf Edwin gibi okçu değildi. Tuhaf bir şekilde gümüş ışık yayan tahta değneğini canavara attı.
Hemen sonra yükses sesle bağırdı. (Sön!)
Magma sertleşti, yaprakları yakan ateş sönüp gitti. Bu alevli canavarın etrafında soğuk hava oluştu. Bu boşluktan yararlanan peri ve entler de oradan kaçtılar. Aynı anda gardiyan sertçe haykırdı. (Don!)
Bu sefer o koskoca yaratık donmuştu. Vücudu kalın bir buz tabakasının arasında kalırken elleri ve ayakları sıkışıp hareketsiz kaldı. Oradan kurtulmaya çalışsa da buzu eritemiyordu. Ardından, buz onu tamamen hapsetti ve geriye devasa bir buzdan heykel kaldı.
‘Ohh...!’
Odadaki gerginlik kaybolunca, sessiz kalan Elf Naia ilk kez bağırdı. ‘Ellaim, oradan hemen uzaklaş!’
(N-Naia?’
Naia’nın sesi her zaman yarı uykulu olduğundan, Ellaim bu sesi duyunca şaşırmış ardından da hızla geri çekilmişti. Sesinde aynı zamanda düşündüklerinden daha fazla acelecilik vardı.
Kendini ifade eden Naia, elfler arasında en akıllı ve tahminleri şimdi de olduğu gibi isabetli olanıydı.
Hwaaaaak!
(Ne?!)
Ellaim’in az önce bulunduğu yer ikiye ayrılmış ve altından lavlar fışkırmıştı. Eğer orada duruyor olsaydı kül bile bırakmadan yanıp kaybolurdu. Alev yaratığının etrafında yavaşça beliren çatlaklara bakarken soğuk terler boynundan aşağı süzülüyordu. Buz engeli artık anlamını yitirmişti.
Ellaim yaratığa bakarken, toplantı odasındakileri tehlikeye karşı herkesten önce uyaran Naia’ya döndü. Toplantı boyunca esneyen bu elfin böyle bir şeye kalkışacağını düşünmemişlerdi.
‘...Neye bakıyorsunuz?’ siyah halkaları olan gözleri boş bakışlarla diğerlerine bakıyordu. Gözlerinde uykunun olmaması, tehlikenin gerçekten var olduğunu kanıtlıyordu.
Onu uzun zamandır tanıyan Alucard iç geçirip sordu. ‘Naia, bu yaratığı tanıyor musun?’
‘Yani, sayılır.’
‘Sayılır mı?’
Bu oldukça belirsiz bir cevaptı. Naia başını sallayıp görüntüdeki yaratığı işaret etti. ‘Eski mitolojide onunla ilgili bir metin okumuştum. Başka bir dünyaya ait alevlerin yeniden hayat bulması... tüm yaşamın bozguncusu – Laevateinn.’
‘Laevateinn mi?’
‘Evet, ilk atalarımız olan ilk dünya ağaçlarını yakan eski bir yaratık. Ama bundan fazlasını bilmiyorum. Ayrıca kitaplarda bir dev ve bir ejderhanın karışımı olduğu geçiyor.’
Toplantı odasındakiler yavaş yavaş mırıldanmaya başlamıştı. Elflerin ilkel çağlarına dayanan tarihleri insanlar için gerçekten çok uzak zamanlardı. 9.halka efsanevi büyücülerin dünyaya henüz gelmediği, farklı ülkelerde doğmayı bekleyen vitaminler olduğu ve dağları tek bir kılıçla dize getiren kılıç ustalarının dünyanın kurtarıcısı sayıldığı dönemlerdi. Bu çağlarda ‘canavar’ların varlığını inkar edebilecek kimse yoktu.
Naia’nın sözlerini rahatlıkla dinleyen sadece Theodore’du. ‘Size önce hikayeyi anlatmış olsam daha zor olurdu. Ama bu iskeletimsi canavar ile hikayeyi şimdi eşleştirebiliyorum. Gereksiz kargaşaya neden olmadan Elvenheim’dan destek isteyebilirim.’
Theodore, Laevateinn hakkında hepsinden daha çoğunu biliyordu, ama birinin bu konuda açıklama yapması elbette daha makuldü. Eğer elfler bile eski çağa tam olarak bu durumu bağlayamıyorsa, genç bir büyücünün yaratıkla ilgili bilgi vermesi ne kadar mantıklı olabilirdi? Hayır, sonuçlarına katlanamayıp hikayeyi de karman çorman ederdi.
Ancak, ulu Elf Naia sayesinde şimdi Laevateinn hakkında bildiklerini açığa vurabilirdi. Theodore dikkatle elini kaldırdı.
‘Theodore? Bir şey mi oldu?’
‘Sen...?’
Ellenoa ve Beyaz Kule Üstadı bu harekete garipseyerek bakakalmışlardı. Ellenoa onun aklından geçenleri bilse de, Beyaz Kule Üstadı saçma konuşur korkusuyla endişelenmişti.
Buna rağmen, ağzından çıkan kelimeler toplantının dönüm noktası olmuştu. ‘Laevateinn hakkında benim de bildiklerim var.’
‘Ne?!’
‘B-Bu doğru mu?’
Elbette en büyük şaşkınlığı Ulu Elfler göstermişti. Alucard yerinden zıplamış, Ellenoa ve Lumia’nın gözleri normalinden daha çok açılmıştı.
Theodore yavaşça kafa sallayarak, soru sormalarına fırsat vermeden ekledi. ‘Üzgünüm, ama bilgi kaynağımı size söyleyemem. Krallığımızın, dışarı bilgi verilmesinin yasak olduğu gizli bir kütüphanesi var.’
Bu sefer şaşkınlığa uğrayan taraf Meltor heyetiydi.
‘Acaba...Sıfır Kütüphanesi mi?’
‘Olabilir. Bu genç büyücü, Majestelerinden ulusal bir hazine almıştı. O yüzden Sıfır Kütüphanesinden ilkel dönemlere dair bir kitap okumuş olma ihtimali...’
‘Ama bu yaşta böyle bir şey bilmesi...’
Theo kulağına gelen söylemlerin tatminliğiyle gülümsedi. Bu bahaneye %100 inanacaklarını düşünmüyordu. Ama sadece böyle bir olasılık oluşturması bile ona yeterdi.
Veronica ona daha önceden Beyaz Kule Üstadı’nın Sıfır Kütüphanesinin güvenliğinden sorumlu olduğunu söylemiş ama kütüphanedeki içeriğe pek ilgi duymadığını söylemişti. Bu sunulan bahaneyi yalanlayacak kadar kitap incelemediği bilindik bir şeydi.
Beklendiği üzere, kimse Theo’ya soru sormamıştı. Şimdilik, söylediklerinin doğruluğunu kanıtlamalıydı. Her durumda, bilgi kaynağı elfler için çok da önemli değildi. İçinde bulundukları durumu değiştirmeyeceğinden, asıl önemli olan bilgiye odaklandılar.
Naia hızla kendine çeki düzen verip ciddi bir tonla söze girdi. ‘Theodore, bize yaptığın iyiliğin farkındayım ancak bu bizim tüm soyumuzu içine alan bir mesele. Lütfen, sözlerinin her bir harfinin ne kadar önemli olduğunu bil.’
‘Evet, tabi ki.’
‘Ayrıca üzgünüm ama, bundan sonrasını Ratatoskr’dan sürdürebilir miyiz?’
Theodore yanıt bile veremeden, Ellenoa yüzünde öfkeyle sertçe bağırdı. ‘Naia! Sen Theodore’dan mı şüpheleniyorsun?’
‘Normalden daha çok tedbir almalıyız.’
‘Hayır, kastettiğim bu değil. Ratatoskr’da kimse yalan söyleyemez!’
Theodore, Ellenoa’nın neden kızdığını anlayınca gülümsedi. Bu durumun ne kadar önemli olduğunun elbet farkındaydı, tıpkı Theodore’un ifadelerinin doğruluğunu bildiği gibi. Ancak, Ellenoa ona olan güveninin her şeyden üstün olduğunu bu şekilde kanıtlamıştı.
Theo onun bu davranışına müteşekkir olarak elini kaldırdı.
Alkışladı.
Tartışmaya giren iki Ulu Elf ona döndü. Theo, Ellenoa’ya teşekkür borçluydu ama Elvenheim ve Naia’nın bulunduğu durumun da farkındaydı. Her halukarda, söyleyeceği bilgileri doğrudan Obur’dan öğrendiğinden, sözlerinin geçerliliği bütün tarihi kayıtlardan çok daha üstündü.
Theo sözlerini ispat edeceği için rahattı. ‘Naia’nın dediği gibi yapacağım.’
Önce, Mitra’yı odanın zeminine çağırıp ardından kucağına aldı. Başını Theo’nunkine yaslayıp doğal duygu akımına bağlantı oluşturdu. Theo önce yoğun akımla kendini kaybeder gibi oldu ama hemen sonrasında, odasında uzun çalışmalarının sonucu olarak bağlantıyı sabitledi.
Aynı anda dünya ağacının sinir sistemi Ratatoskr ile konuşup ağzını oynatmak zor gelmemişti.
Theo hikayeyi anlatmaya başladı.
‘Asıl dünya ağaçlarını yakan alev Laevateinn şimdi kocaman görünüyor, ancak ormanı bu şekilde yemeye devam ederse çok geçmden yeni bir forma dönüşecek. Kitaba göre, ağaçları yiyerek büyüyen bir canlı.)
Bilgiye takıntılı olan büyücüler göz kırpmayı bile unutacak kadar odaklanırken, Ulu Elfler de söylediklerini Ratatoskr aracılığıyla kontrol ediyorlardı.
İki ülkenin dengeleri bu gencin iki dudağı arasındaydı.
(İlk bunu söyleyeceğim.)
Herkes ona dikkat kesilirken, Theo parmağını kaldırdı. Yumruk yapmadan önce avcunu açık tuttu.
Ardından sıktığı yumruğa bakıp açıkladı. (‘Önümüzdeki 5 gün! Ondan önce Laevateinn’i öldüremezsek, o gün kıtanın Kuzey yakası yok olacak.’)
Magnec