Novel Günleri - Bilgilendirme!

Bölümün tamamını okumak için üye olmalısınız! Üye olmak için tıklayınız.

65. Bölüm Bir Binaya da Sahibim (3)

Çevirmen: Kamiyasora / Editor: Kamiyasora

“…”

Buluşacakları yer geçen seferki kafeydi. Mi Rae onunla bir önceki seferde olduğu gibi maskesiz buluştu. Böylelikle Il Han, silahın istatistiklerini okuduğunda kadının değişen yüz ifadesini fark edebilecekti.

“Yu Il Han-shi?”

“Evet.”

“Bu nasıl… Hayır.”

Mi Rae silahı elinden bırakamıyor ve dokunmaya devam ediyordu. Sonunda ellerindekini masaya bırakarak Il Han’a baktı. Il Han alnından burnuna kadar olan kısmını gizlemişse de gözleri açıktaydı.

“Bu gerçekten size görevi verdikten sonra mı yapıldı?”

“Evet. Kang Mi Rae-shi, silahta istediğiniz bütün seçenekler bulunuyor.”

“Evet, kesinlikle buradalar. Hepsi… Biraz fazlası.”

Bir iç çekişle Mi Rae başını ellerinin arasına aldı.

“Bur tür malzemeler yapabilen bir demirciyle bağlantın mı var? Hayal ettiğimden bile daha iyiymiş. Ben gerçekten… acınacak haldeyim.”

Mi Rae hafifçe dudaklarını ısırdı.

Il Han’ın getirdiği mükemmelin üstündeki silahın memnuniyetiyle birlikte kıskançlık, aşağılık, merak ve bilinmeyen bir duygu uzun zamandır hiçbir durumun yapamadığı bir şekilde imparatoriçenin yüz ifadesini boş bir şekilde çökertmişti.

“Bu benim değil demircinin yeteneği, yani bende iyi olan bir şey yok.”

“Bu seviyede malzemeler yapabilen bir zanaatkâr ile bağlantıda olman bile yeterince harika. Bu kişiye, başka insanlar için de silah yapmasını isteyebilirsin. Sen gerçekten… gerçekten…”

Mi Rae gözlerini kapatarak Hayal kırıklığına uğramış kalbini yatıştırmak için elinden geleni yaptı. Gözlerini açtığında biraz yatışmış gibi duruyordu ve gözleri şiddetli bir ışıkla parlıyordu.

“Öncelikle, yanlış anlamış olabileceğin bir şeye açıklık getirmek istiyorum.”

“Yanlış anladığım?”

“Bu silahın değerinin ne kadar olduğunu düşünüyorsun?”

“Yaklaşık 20… 40 milyar?”

Il Han 20 milyar diyecekti ama Mi Rae’nin kaşının seğirdiğini görünce anında fiyatı iki katına çıkardı. Yine de Mi Rae, yüzünde buzdan bir maskeyle başını iki yana salladı.

“Geçen on yılda Dünyalı insanlar, başka dünyalarda tek başlarına birçok şey deneyimlediler. Ve bazıları inanılmaz bir şansla harika malzemeler kazandılar. Peki nasıl? Dünyadaki insanların kapasitesinin çok düşük olduğunu mu düşünüyorsun?”

“…Diğer dünyalarda bu seviyede bir silah olmadığını mı söylemeye çalışıyorsun?”

“Olmalı. Hatta onlarcası olmalı.”

Sayısız dünyada onlarcası… Böyle bir şeyin Dünyalı bir insanın eline geçme olasılığı sıfırdı. Mi Rae bunu söylemeye çalışıyordu.

“Bir eşyanın değeri nasıl belirlenir? Kullanılan malzeme ve de talep ile, değil mi? Tekrar soruyorum. Bunun değerinin ne olması gerekir?”

“Ben ne istiyorsam o kadar.””

“Doğru.”

İmparatoriçe hafifçe gülümsedi. Sonra da silahı Il Han’ doğru ittirdi. Bunun için tereddüt bile etmemişti.

“Bu yüzden de onları alamam. Görünüşe göre biraz fazla açgözlüydüm.”

“Hm.”

Daha kurnaz olabilirdi – diye düşündü Il Han.

Il Han aptal değildi. Yeteneğinin çok özel olduğunu ve bu ekipmanların da muazzam derecede güçlü olduğunu biliyordu. Mi Rae ne kadar zengin olursa olsun, bu seviyede bir şey alacak kadar parası yoktu.

Ama Il Han’ın bunları Mi Rae’ye satma sebebi kadını güçlendirmekti. Para bundan sonra geliyordu. Mi Rae, gözlerini kapayıp bir kez olsun bunu kabullenebilirdi ama çok fazla sert biriydi.

Diğer insanlara sert olduğu kadar kendisine karşı da sertti. Dürüst olmayan bir durumu kabullenemeyecek, çelik gibi bir kızdı. Kadın veya erkek olarak değerlendirmeden, Mi Rae, Il Han’ı etkilemişti.

 “Peki ya 100 milyar?”

“Hiç yeterli değil.”

“Sana bu fiyattan satacağımı söylüyorum.”

“Reddediyorum.”

Mi Rae’nin yüz ifadesi hafiften çirkinleşti. Il Han, onun rahatsız yüz ifadesine tanık olarak bir yanlış yaptığını hissetse de söylemesi gereken şeyi söylemeliydi.

“Bir dakika önce benim yeteneğimden bahsettin.”

“Evet, ama bunun silahla ne alakası var?”

“Yetenekli bir demirciyle bağlantıda olamam benim yeteneğimse o zaman Kang Mi Rae-shi, sizin bunu benden ucuza alabilmeniz de sizin yeteneğiniz olmuyor mu?”

“Bu nasıl benim yeteneğim oluyor?”

“Sizin, düşük bir seviyedeyken bile Gölge Leopara ölümcül darbe vuracak kadar güçlü bir büyünüz var. Size böyle bir teklifle gelmemin sebebi, bir yandan da daha iyi bir silah kullanabilecek yeterlilikte olduğunuzu düşünmem. Bu da, sizin bu silahı kendi yeteneğinizle kazandığınız anlamına gelmiyor mu?”

Il Han’ın sözleri Mi Rae’nin yüzünün biraz gevşemesini sağladı. Il Han’ın onun gücünün farkında olduğunu anlayınca aşağılık hissi biraz da olsa geçmişti.

Ama tekrardan resmi yüz ifadesine bürünerek Il Han’a sordu.

“Bence gerçekleri biraz çarpıtıyorsun. Aklında başka bir şey mi var? Bu silahı bana satman için seni zorlayan bir şey mi var?”

İşe yaramamıştı…

Il Han dudaklarını yaladı. Artık sıra buna geldiğine göre, gerçek amacını birazcık belli etmeliydi.

“Kang Mii Rae-shi, sizin biran önce daha güçlü hale gelmenizi istiyorum.”

“Neden?”

“Şuanda Dünya’daki insanlar çok zayıflar. Dünyanın bu şekilde yok olmasından endişeleniyorum.”

“…”

Mi Rae söyleyecek bir şey bulamamıştı. Il Han’ın aşırı derecedeki kibirli konuşmalarına bir cevap vermek istiyordu ama Gölge Leoparla dövüşürken ortaya koyduğu inanılmaz gücünü düşündüğünde bunu kabul etmekten başka çaresi kalmıyordu.

“Şuan Dünyanın durumunun çok da iyi olmadığını biliyorsun değil mi? Her şeyin bu kadar hızla değişmesi zaten sinir bozucu, bir de şimdi dış faktörler de buraya müdahale etmeye başladılar. Şuan güvenebileceğim kişiler yalnızca Dünya’daki insanlar ve onlar da çok zayıflar. Ama bence siz uygun bir silahla oldukça güçlü bir hale gelebilirsiniz. Bu yüzden sizinle iletişime geçtim.”

“Pfu.”

Mi Rae tuhaf bir şekilde nefes verdi. Il Han tuhaf bir nefes alma tekniği denediğini düşünmüştü ama yanlış anlamıştı. Bir sonraki an Mi Rae gülmeye başladı.

“Pu, pufufufu”

“Siz iyi misiniz?”

“Pufufufufufu!” (Ç/N: Korece aslında da gülme efekti tuhaf.)

Görünüşe göre hiç de iyi değildi. Tam da kadının delirdiğini ve buradan hemen kaçıp gitmesi gerektiğini düşünmüştü ki Mi Rae gülmeyi kesti.

Sonra da elini silahın üzerine koyarak kendine doğru çekti.

“Tamam. 100 milyar vererek alacağım. Gereksiz gururumu çiğneyerek iyi niyetini kabul ediyorum.”

“Gerçekten mi?”

“Ama bunu hatırla.”

Mi Rae parlayan gözleriyle silahı eline aldı. Il Han, kadının kızaran yüzünden, zar zor sinirli olduğunu anlayabilmişti.

“Kesinlikle senden daha güçlü olacağım. Kesinlikle. Senden. Daha. Güçlü. Çok, çok daha güçlü olacağım ki bir daha bana böyle bir şey diyemeyeceksin. O zaman geldiğinde umutsuzca bana yetişmeye çalışacaksın. Anladın mı?”

“Evet, peki. Benim için fark etmez.”

Görünüşe göre bu, Mi Rae’nin hayatı boyunca yapacağı bir şeydi. Ama Il Han sadece sevinmemişti ‘yaşasın’ diye bağırabilirdi bile. Il Han’a gerek kalmadan Dünya’nın Mi Rae tarafından güvenli hale getirilmesi ne kadar da rahat olurdu?

En başından beri Il Han’ın izlediği yol, Mi Rae’nin izlediği yoldan farklıydı. Birisi kaynarken, birisi buz gibiydi.

Belki de Il Han, bu yüzden Mi Rae için bir uyarıcı haline gelmişti. Il Han bunu bilmiyordu ama alışveriş başarılı olduğundan parlak bir şekilde gülümsedi.

Sonra çantasından pelerini çıkararak konuştu.

“Öyleyse pelerine de bakmak ister misin? Neyse ki pelerin nadir seviyesinde durabildi.”

“…”

Mi Rae duruşunu dikleştirdi ve sonunda elini uzatarak Il Han’ın çıkardığı pelerinin istatistiklerini kontrol etti. Sonra da zor duyulur bir sesle konuştu.

“Özür dilerim ama bir arkadaşımı arayabilir miyim? Yeterli param yok.”

“Tabii ki.”

Il Han anlayışla başını salladı. Eğer bu arkadaşın kim olduğunu bilseydi kesinlikle izin vermezdi ama bunu bilmediği sürece kaçış da yoktu.

On dakikadan kısa sürede ortaya çıkan kişi Na Yu Na’dan başkası değildi.

“Nasıl!”

“Ah, bu Il Haaaaaan!”

“Beni, arkadaşınmışım gibi çağırma demiştim!”

Il Han, Yu Na’nın neşeli bir şekilde el sallayan görüntüsünü fark edince surat asarak kıza cevap verdi. Yu Na ve Mi Rae’nin arkadaşça bir ilişkileri olduğunu biliyordu ama para ödünç almak için arayacağı arkadaşın o olduğunu düşünmemişti!

Il Han umutsuz bir durumun içinde kendini bulduğu sırada Mi Rae acımasızca Yu Na’yı kendine çekerek Il Han ile iletişim kurmasını engelledi ve zorla yanına oturttu.

“Çocukça davranma Na Yu Na.”

“Ama Mi Raeeee. Yu Il Han-shi’yi tanıyıp tanımadığını sorduğumda hayır demiştin.”

“Bir şekilde tanıştım.”

“Yalancıı. Siz ikiniz çıkıyor musunuz? Bu iyi değil.”

“Bir şekilde tanıştım.”

Mi Rae elinden yıldırım çıkarırken aynı sözleri tekrar edince Yu Na gülerek sustu. Mi Rae hızlıca durumu açıkladığında Yu Na pelerin ve silahın bilgilerini kontrol etti.

Sonra da gözlerinden ışıklar saçarak bağırdı.

“Lütfen benimkileri de yap!”

“Bu yüzden sana kutsal taşlar bulmanı söylemiştim.”

“Uuu, tamam. Gerçi bu görev zor.”

Yu Na onu dinleyerek başını salladı ve bir çocuk gibi tırnaklarını kemirirken düşüncelere daldı. En sonunda şunları söyledi:

“Ona depozito olarak 150 milyar ve de bir bina versen olmaz mı?”

“Nerede?”

“Büyük babanın Gangnam’ın ek bölgesinde bulunan binası; büyük ihtimalle ama onu bir kere öpersem bana verir.”

“Ah, bu kesin…”

Mi Rae ve Yu Na’nın mantıksız konuşmasını dinlerken Il Han düşünmeyi bıraktı.

Ona göre farklı insanlar olduklarını düşünmesi onun için kolaydı. Geri dönenler ve de dışlanmış… Oldukça bariz, değil mi? Ağzında kocaman bir gümüş kaşıkla doğmaları, güzel bir görünüşe sahip olmaları ve hatta özel yeteneklere bile sahip olmaları Il Han’ı sinirlendirse de sessiz kalmaya devam etti.

“Benim ve Ha Jin oppa’nınkileri de yapacağını söyledin değil mi? O zaman sana daha fazla vermeliyim.”

“Bu yeterli, burada iş yapmaya çalışmıyorum.”

“Çok zengin gibi görünüyorsun. Ben de kendi evimin Kore’nin en iyisi olduğunu sanırdım.”

“Hayır.”

Alış veriş, açık bir şekilde sona ermişti.

Yirmili yaşlarındaki iki kadının telefonlarından sonra 150 milyarlık bir banka hesabı açıldı ve bir bina verileceği de kesinleşti. Bunun son olduğunu sanmıştı ama Mi Rae silahı ve pelerini kucaklamış bir halde gülümseyerek kapanışı yaptı.

“Vergiler konusunda endişelenme. Biz çaresine bakacağız.”

“….Demek öyle.”

Sol kanca, sağ kanca, düz ve mükemmel bir bitiş. Bunları farkında olmadan yapması daha da sinir bozucuydu. Yaşananları izleyen Erta bile bir anlık Il Han’ın saçını güçlüce çekti.

Ama Il Han sadece gülümsemesi gerektiğini düşünüyordu.

Alış veriş başarılı olduktan sonra Il Han oradan ayrılarak büyük odayı Mi Rae ve Yu Na’ya bıraktı. Mi Rae hala eşyalarını kucaklamıştı ve Yu Na da Il Han’ın çıktığı yöne bakıyordu.

Birden Yu Na sordu.

“Il Han’dan hoşlanıyor musun? Sonunda ilk aşkını buldun mu?”

“İmkânsız.”

Mi Rae anında reddetti.

“O benim rakibim. Gelecekte kesinlikle onu geçeceğim.”

“Yani bu kadardııı. Eh, o gerçekten de ilginç birisi ama onu izlememiz gerektiğini düşünüyorum.”

“…Onula ilgileniyor musun?”

“Birazcıııık? Müstakbel bir damat olmak için gerekli her koşulu sağlıyor. Gerçi sadece biraz.”

“Tamam.”

Mi Rae sakin bir ifadeyle onayladı. Yu Na masum bir yüzle, içebilmek için sıcak kahvesine üflerken Mi Rae onun aklıdan neler geçtiğini bilmiyordu.

Yu Na önceden de böyleydi. Kimse onun ne düşündüğünü anlayamıyordu.

‘Ama bu insan iyi değil, Yu Na.’

Mi Rae düşündü.

Yu Na’ya gerçekten yalan söylememişti. Yu Il Han’dan hoşlanmak? Sadece iki kere beraber savaşıp birkaç kere de iş için görüştüklerinden aralarında bir etkileşimin olmadığını düşünüyordu.

Ama Il Han, şuana kadar tanıştığı herkesten daha yetenekliydi. Yeterli, hayır, ezici bir gücü olmasına rağmen durmadan devam ediyordu, sadece kendiyle ilgilenmiyordu ve en önemlisi, sertliği ve kaygısızlığı hareketlerinden anlaşılabiliyordu.

Aşırıya kaçmayan özgüven, bu güvene uyan bir yetenek ve hatta çekicilik. Ancak böyle bir insan  Mi Rae’yi kazanmayı hak edebilirdi.

‘Bana uygun bir erkek. Belki de, sahip olabileceğimden bile fazla.”

Mi Rae, Il Han’ı elde etmek istiyordu. Ona baktığında elinde olmadan ona sahip olmak istiyordu.

Sahip olmak istediği ilk insan. İnsanlar kanın yalan söyleyemeyeceğini söylüyorlardı ve görünüşe göre bu konularda Ha Jine’e çok benziyordu.

Ama aşka inanmıyordu. Ha Jin ve Yu Na ile olan ailevi ilişkisi dışında insanların arasında yaşanan bütün diğer ilişkilerin alışverişten ibaret olduğunu düşünüyordu.

Böylece Il Han’ı elde etmek için kendini riske atmalıydı. Ancak böyle olursa adil bir alışveriş olurdu. Eğer yeterli olmadığını düşünseydi, önce kendi değerini ortaya çıkarır sonra Il Han’ı ele etmeye çalışırdı. Il Han’ın istediği gibi gelişmek ve hatta onu başıyla onaylamasını sağlayabilmek.

Yu Na’nın onu çalmasına asla izin veremezdi.

Elbette, onun en büyük düşmanının basit Yu Na olmadığını bilemezdi.