Novel Günleri - Bilgilendirme!

Bölümün tamamını okumak için üye olmalısınız! Üye olmak için tıklayınız.

40. Bölüm Ben de İkinci İşimi Geliştiriyorum (2)

Çevirmen: Kamiyasora / Editor: Kamiyasora

“Bu zindanda…”

Il Han, trolün güzelce kızarmış uyluk etini ısırdığı sırada konuştu.

“…neden sadece troller var?”

[Bu zindan senin düşündüğünden daha büyük olabilir.]

Erta’nın söylediği gibi zindan şaşılacak derecede büyüktü. Metal Kalp zindanında ancak on dakikada bir canavar bulabilirken trol zindanı böyle değildi.

Bu zindan mağara değil de yaylaydı. Il Han gayretle etrafta koşturarak çok kısa sürede birçok trol avlayabiliyordu. Ama bunun dezavantajı daha fazla çalışarak daha hızlı yorulması ve susamasıydı.

İlk başlarda bu işi çabucak bitirebileceğini düşünmüştü ama durum böyle olunca zaman geçtikçe kötü bir şeyler olabileceğini düşünmeye başlamıştı. Bu yüzden de bir süre ara vermişti.

Kalplerini ve kanını aldıktan sonra trolleri kızartıp yiyordu.

Parçalamanın asıl amacı, kemikleri ve postu çıkardıktan sonra eti yemek için ayırmaktı. Il Han sonunda parçalamanın gerçek amacını gerçekleştirebiliyordu.

“Ah, lezzetli.”

[Trol etiyle açlığını yatıştırman…]

“Biraz ister misin?”

[Hayır, teşekkürler.]

“Ama çok lezzetli…”

Trol etinin zehirli olması bir yana bir kere yendiğinde gerçekten de lezzetliydi.

Elbette yanında getirdiği tuz ve biberin yardımı olsa da şuana kadar yediği etlerle kıyaslandığında hiçbirine kaybetmezdi.

Tadı nasıl tanımlanabilirdi ki? Biftekten biraz sertti, sakız gibi olmasına rağmen bilinmeyen bir tadı vardı.

Tam da olay yerinde kızarttığından dolayı kandan kurtulamasa da trol kanı eksantrik bir tat katıyordu ete.

“Kollarını da kızartacağım.”

[Bu gidişle bütün bir tanesini yiyeceksin.]

Seviye atlamak kaslarının gelişmesini sağlıyordu. Doğal olarak hareket ettikçe harcanan kalori de artıyordu. Sihirbazlar bile seviye atladıklarında hiç hareket etmeseler de normalde yediklerinin iki katını yiyorlarsa yakın dövüşçüler düşünülemezdi bile.

Bir de Akashik Kayıtlar daha dünyaya gelmemişken bile gelişen vücudu düşünüldüğünde Il Han için kim bilir durum nasıldı? Yemek yemeden dayanabilme süresi fazlaydı. Ama ısrarla antrenman yapan birisi için, eğer bir kez yemek yemeye başlarsa normal bir insanın dört-beş katı kadar yemesi çok normaldi.

Kızarmış kol ve bacakları yemeyi bitirdiğinde gözlerinin önünde güzel bir mesaj belirdi.

[Aşırı Zehir Direnci Yeteneği 2. seviye oldu.]

“Aşırı Zehir Direnci de çabuk seviye atlıyor.”

[Bu demektir ki şuan yediğin şeyler korkunç! Zehirli!]

Elbette Il Han, Erta’nın bağırmasını umursamadı. Aşırı Zehir Direnci olduğuna göre bu artık problem olamayacaktı.

“Eğer diğer yeteneklerin de böyle gelişeceğini bilsem önce yemek pişirmeyi öğrenirdim. Benim için hep Lita pişirirdi.

[Bunu, artık öğrenmeye başlayacaksın olarak alıyorum.]

Doğruydu. Hoşuna gitse de gitmese de Il Han’ın canavarlarla savaşması gereken birçok durum olacaktı.

Şuan ki gibi uzun bir süre boyunca zindana tıkılması gereken birçok zaman gelecekti. Mağaralarda, hiç restoran olmadan zaman geçirmesi gerekecekti.

Böyle durumlarda yemek pişirme yeteneği çok önemliydi! Artık kurutulmuş et yemeyi reddediyordu.

“Eğer envanterimdeki her şeyi birbirine karıştırırsam yemek yapma yeteneğini kazanmaz mıyım?”

[Yetenekleri çok küçük görüyorsun.]

Tam olarak iki gün sonra Il Han yemek yapma yeteneğini kazanmıştı.

[Yemek Yapma Yeteneğini öğrendin. Birçok farklı malzemeyle ve farklı yöntemlerle yemek yapabilirsin.]

“Gördün mü bir tanesini kazandım bile.”

[Tch, canavarlarla yemek pişirmenin sana daha fazla kazanç sağlayacağını unuttum…! Üstelik yediğinde de puan kazanıyordun!]

Erta, hayal kırıklığından dolayı çıldırıyormuş gibi bir ifade takınsa da Il Han yeni bir yeteneğe sahip olduğuna seviniyordu.

Artık zindanlardan beklentisinin sadece bir hiç olduğunu fark ettiğinden yeni dürtülere ihtiyacı vardı.

Sadece yemek pişirme yeteneği değil, asıl hedefi de yavaşça gelişiyordu. Şuana kadar sadece 200 litre kanı elde etmekle kalmamış, neredeyse 200 uyuyan canavarın kalbini de kazanmıştı. Eğer 300 taneye daha sahip olursa dinlenme yeteneği evrimleşebilecekti.

Artık 48. seviye olduğundan bütün kalpleri toplamayı bitirdiğinde 50. Seviye olmuş olacaktı. Yani ikinci işini geliştirmeyi umuyordu.

“Her neyse, onlar kesinlikle ortaya çıkmıyorlar.”

Trolün kızarmış bacak etini ısırırken etrafına bakındı. Ama çıkıntılı kayalar ve toz dışında etrafta hiçbir şey göremiyordu.

Gecenin geç bir vaktinde bir adam yaylanın ortasında, ateşte et kızartıyordu. Böyle bir durum, ‘lütfen bana saldırın’ demekten farksızdı.

Ama ateşi defalarca yakmasına ve et kızartmasına rağmen ona saldıran tek bir canavar bile olmamıştı.

“Diyelim ki troller saldırmıyorlar çünkü tembeller ama kabak gibi ortada olduğum için bir anda yerden çıkıp bana saldırmaları bir görgü kuralı değil mi?”

[Yani aptalca davrandığının farkında mısın..?]

Onun canavarları çekmek isteyeceğini hiç düşünmemiş olan Erta, ‘bu çok saçma’ diyen bir yüzle sordu.

[İstediğin için böyle davrandığını sanıyordum.]

“Beni ne sanıyorsun sen?”

[Tam tersine yaşlanan bir aptal.]

Bin yıl boyunca tersine yaşlandığını düşünmek onun için bir marifet olduğundan açıkladı.

“Troller her yerde uyuyorlar ama diğer canavarlar öyle değil, değil mi? Öyle bile olsa, bu zindanda trollerden başka canavar yok demek değildir bu.”

[Bu doğru. Zindanın gerektirdiği seviye düşük olduğundan bu kesin olmalı.]

“Ama ne kadar düşünürsem düşüneyim, benim pasif gizlenmem hala korunuyor. Bu yüzden mi hiçbiri bana saldırmıyor? Ya da ben böyle düşünüyorum.”

[Öyle mi?]

“Burada et kızartıyorum çünkü var olup olmadıklarını merak ediyorum.”

Erta, hiç mantıklı olmayan sözlerini duyduktan sonra biraz düşünerek kısaca sordu.

[Bu sadece bir bahane, değil mi?]

“Evet.”

Aslında, canavarlar tarafından bulunsa da bulunmasa da sadece eti kızartmak istemişti. Hepsinin de trollerden daha düşük seviyede olduğunu bildiğinden dolayı korkmasına gerek yoktu.

[Ben de durumun tuhaf olduğunu düşünmüştüm.]

“Peki, bir şey bulabildin mi?”

[Sadece bir hipotez ama. Aslında senin gibi biriyle ilk defa karşılaşıyorum.]

“Beni merakta bırakma da açıkla.”

[Gizlenmenin etkisi, her şeyi saklamak değil mi? Buna ateş ve etin kokusu da dâhil…]

“…”

Bunun doğru olabileceğini bir dakikalığına da olsa düşündüğü için kendine kızmıştı. Erta’ya karşı çıkmak için iyi bir karşı tez bulmaya çalıştı.

“Ama bu fiziksel bir olguyu bozmak olmuyor mu?”

[Yetenekler aslında böyledir. Tanrı’yı bile kandırabildin, bu yeni değil ki.]

“…”

Ona karşı bir şey söyleyemezdi artık. Il Han, doğuştan gelen yeteneğinin ne kadar da korkutucu olduğunu daha yeni yeni fark ediyordu.

Üç gün daha geçti. Et kokusunu bile saklayabilen gizlenmesiyle şimdi beş yüzüncü uyuyan trolle karşı karşıyaydı.

Trol daha birkaç dakika önce etrafta koşturup duruyordu. Ama beş saniye önce durmuş, dört saniye önce uzanmış ve ikinci saniyede de uyuya kalmıştı.

Il Han zor geçmişine bir kere bakarak mızrağını trole doğrulttu.

“Bu noktaya gelmek için birçok şey yaşadım…”

[Bir sürü trol eti kızarttın.]

“Yine de devamlı uğraşmak beni bezdirdi.”

[O kadar trol etinden sonra başka bir şey yemek istiyorsundur.]

“Gelişime karşı olan arzum beni buralara kadar getirdi.”

[Ama aşırı zehir direnci ve yemek yapma yeteneği durmadan seviye atladığından burada duramazdın.]

Erta kalbini, onu ürpertecek kadar iyi okumuştu.

“Aa, gerçekten mi(!)”

[Çabucak öldür şunu.]

Homurdanırken bile Erta’nın sözüne uyarak mızrağını sapladı. 499 trolü öldürmenin deneyimiyle mızrağı, havayı keserek ilerleri ve trolün boynundaki en yumuşak yeri deldi.

Trolün uyanamadan hayatının sona ermesiyle hiç beklemediği bir şey oldu.

[572,395 deneyim kazandın.]

[50. Seviye olmadan 2. sınıf olamazsın. Sınıf yükselmeden kazandığın bütün kayıtlar, sınıfı kazandığında hesaplanacak.]

[Şuana kadar elde ettiğin başarılar ve kayıtlarla, senin için uygun olan yol belirlendi. Lütfen bir sınıf seç. Uygun olanlar sana verildi.]

[1- Savaş Uzmanı

 2 – Vahşi Savaşçı

 3 – Donuk Mızrak Uzmanı

4 – Çaylak Orakçı ]

“Oh”

Bunu beklemesine rağmen gerçekten yaşanması tuhaftı. Il Han trolün kalbini çıkarırken yazıları şaşkınlıkla okuyordu.

Artık dinlenme yeteneği için gereken bütün malzemeleri almıştı ama ikinci sınıf bir anda daha fazla önem kalmıştı.

[Demek öyle. Birinci sınıfta yolunu seçmiş olmana rağmen şuan birçok alan var. Herhangi bir şeyi özleyecekmişsin gibi görünmüyor.]

“Aslında, mahcup hissediyorum.”

[Daha önce başka bir dünyada bulunmadın, yani başka bir sınıfa yükselmende sana yardım etmem oldukça adil. Hadi bir bakalım.]

Birçok seçenek özel yeteneklerdendi. Ama kişi en uzun ve zorlu yolu seçmediğinde o zaman tek bir yolda yürüyen başka kişiler tarafından geride bırakılabilirdi.

Dört farklı sınıfa bakarken Erta hangisinin Il Han için en uygun olduğunu düşünüyordu.

[Öncelikle, Savaş Uzmanı ve Vahşi Savaşçı iyi bildiğim sınıflar. Savaş uzmanı, silah kullanmak kadar bütün vücudunu da savaşırken kullanırlar. Ve vahşi savaşçılar da kendisi veya düşman ölmeden savaş alanını terk etmezler.]

“Özetlemek gerekirse ikisi de sapık demek mi istiyorsun?”

[İşte o kadar güçlüler. Ayrıca kazanması oldukça zor sınıflar. Hatta vahşi savaşçıya ancak üçüncü sınıfta ulaşılabilen birini gördüm. Ama eğer ikinci sınıfta buna ulaşırsan ondan daha yüksek sınıflara da ulaşabilirsin.]

Görünüşe göre Savaş Uzmanı, Il Han’ın bütün silahları iyi bir şekilde kullanma yeteneğinden ötürü karşısına çıkmıştı. Ve Vahşi savaşçı da canavarları köküne kadar parçaladığından dolayıydı.

İki iş de manayla fazla içli dışlı olmadığından onlardan birini seçmede sorun yoktu.

[Donuk Mızrak Uzmanı senin şuan ki işinin bir ileri seviyesi. Elbette özgün bir iş. Sadece şuan ki özelliklerini arttırmaya yarar.]

“Çaylak Orakçı?”

[Bilmiyorum.]

Erta üzgünce gülümsedi.

[Bunu ilk defa görüyorum. Özgün bir iş olduğu kesin.]

“Bunu beklememe rağmen, gerçekten de, yani…”

[Özgün işler, diğer sınıflarla kıyaslandığında çok daha güçlüdürler. Donuk Mızraklı olarak geliştiğin için bunu bilmen lazım. Ama dezavantajları da var. Onu seçene kadar nasıl bir sınıf olduğunu bilemeyeceksin. …Bunu çok iyi biliyorsun, değil mi?]

“Elbette, biliyorum.”

Donuk Mızraklı Il Han dişlerini gıcırdatırken başıyla onayladı.

“Çaylak Orakçı’nın aslında acemi hasat makinesi gibi bir şey olması ihtimaline hazırlıklıyım.”

[Evet. Böyle tehlikeler var.]

Erta ciddi bir şekilde onayladı.

“Yine de Çaylak Orakçı’yı seçeceğim.”

[Bunu diyeceğinin biliyordum.]

Berbat bir şey olsa da, Il Han hiç deneyimlemediği şeyleri çok seviyordu. Kolaylıkla küçük bir risk alabilirdi.

Savaş Uzmanı ya da Vahşi Savaşçı gibi belirgin işlerden veya Donuk Mızrak Uzmanındansa, Çaylak Orakçı onu daha çok heyecanlandırıyordu.

Aslında Erta da onun fikrine karşı çıkmıyordu.

Sonuçta sınıflar, kişinin şuana kadarki gelişimi doğrultusunda ortaya çıkıyorlardı. Ellinci seviyeye kadar yaptığı şaşırtıcı şeylerin yanında, Çaylak Orakçı gibi bir iş kesinlikle bir mayın değildi. Donuk Mızraklı da ayrıcalıklı bir iş değil miydi, isminin biraz… belirsiz olmasına rağmen?

[İyi. İstediğin gibi yap. Pişman olmayacağından eminim, değil mi?]

“Evet.”

Il Han gözlerinin kapattı ve büyük bir güçle Çaylak Orakçı’yı düşündü. Bir an sonra diğer bütün seçenekler kayboldu ve gözlerinin önünde yeşil bir yazı belirdi.

[Çaylak Orakçı, bütün canlılara adil bir şekilde ölüm bahşederek ‘ölüm tanrısı’ olmanın başlangıcıdır. Aynı zamanda bütün dünyada sadece, ölümü yönlendirip de hala hayatta kalabilen sana verilen bir yoldur. Gereken görevleri yaparak bunun için tek kişi (Yu Il Han) olduğunu kanıtlamalısın.] (Burada Yu Il Han ‘tek kişi’ olarak yazılıyor.)

[İkinci sınıf canavarları tek ve sürpriz bir vuruşla öldür. 0/100]

[Üçüncü sınıf canavarı tek ve sürpriz bir vuruşla öldür. 0/1]

İşte o anda dünyadaki en kötü ‘sınıf geliştirme’ görevi ortaya çıkmıştı.