Novel Günleri - Bilgilendirme!

Bölümün tamamını okumak için üye olmalısınız! Üye olmak için tıklayınız.

21. Bölüm Benimle Avlanmayı mı İstiyorsun (2)

Çevirmen: Kamiyasora / Editor: Kamiyasora

Leopar, sanki yüzünü dev bir kirpiyle silmiş gibiydi, ortalıkta acılar içinde uluyarak deli gibi koşturuyordu.

Bıçaklı zırhın etkileri Il Han’ın beklediğinden bile daha iyiydi. Gözünü oymasına kıyasla bu daha çok zarar vermişti, bu konu üzerine daha bir şey söylemesi gerekmiyordu.

“Ahhh! Bu, kahrolası şey… Çok sallanıyor…!”

[Yu Il Han, midem bulanıyor…!]

“Sakın kafama kusma!]

Bu sefer Il Han eldivenlerindeki ve çizmelerindeki bıçakları çıkarıp kullanarak sallanan canavarın yüzündeki duruşunu düzeltti. Hareketleri bir yamaca tırmanırken düşmemek için bıçak saplayarak destek alanlar gibiydi. Sonra da çabucak ön pençesinden kaçtı. Canavar bütün bunlar olurken sürekli olarak bıçaklar yüzünden zarar görüyordu.

[Ama zırhın oldukça… yararlı gözüküyor!]

“Fuuu… Küt!”

[Krrrraaaaaa!]

Leopar, bir binaya çarptığında Il Han’ı sallayıp atamayacağını anlamıştı. Onu atmak için kendini binaya vurdu! Belki aptalca olabilirdi ama pençeleri bir insan gibi özgür olmayan bir hayvan için bu en iyi yöntemdi. Il Han bir yandan yüzünde yukarı tırmanırken bir yandan da tekme atıyordu. (Her bunu yapışında canavar biraz zarar görüyordu.)

“Dağ… tırmanışı… öğrenmeliyim..!”

[Şuan da yeterince iyi gidiyorsun.]

Bunun sebebi, bitmeyen emekleri sırasında bu işin de sırrını mı öğrenmişti? Büyük bir yaygara koparsa bile Knuckles’i ağlatabilecek bir hızla tırmanarak, canavar binaya çıkmadan önce kafasının en tepesine kadar çıkmıştı.

Ancak başına çıkıp da çizme bıçaklarını batırdığında aşırı bir fiziksel şok dalgası hissetti. Bedeni öne doğru düşerken istemsizce bağırdı. Gücünü ayaklarında toplayarak ayakta kalmayı başardı.

“Ah!”

[KkkkkkKhkRrrrrrr!]

Canavar ondan daha da vahşice kükredi. Il Han’dan kurtulamayacağını anlamıştı. Aralıksız bir şekilde kafasını duvara vuruyordu ama Il Han çizmelerini sıkıca ona geçirmiş, tüm çarpışmalara dayanıyordu.

“Uuu… Voaaaa!”

[Her şey iyi ama şu saçma çığlıkların için bir şey yap.]

    [Kritik vuruş!]

[Kritik vuruş!]

[Kritik Vuruş yeteneği 2. seviyeye yükseldi.]

Mızrak, çekiç il örstün tamirinin hakkını, leopara acı çektirerek veriyordu. Leoparın seviyesi bilinmese de, Il Han’ın insanüstü bir seviyeye ulaşan mızrak kullanışıyla, devamlı sağlam vuruşlar yapıyordu ve eğer kritik bir vuruşsa etkisi katlanıyor ve leoparın daha çok canı yanıyordu.

Maskesi de, zırhı da, içliği de tamamen leopar kanına bulanmıştı ama Il Han devam etti. Leopar, binaya ne kadar vurursa vursun, onu çökertsin veya iyice delirsin; Il Han bir makineninkinden daha büyük bir hassaslıkla bulunduğu yerde kaldı ve devam etti.

Çelik kadar sert olması için eğitilmiş kasları ve de vücudunda yaşadığı şoka rağmen sarsılmayan mızrağı canavarın bedeninin parçalayarak bütün kanını döktü!

[KuuuurrraaaAaaaaa!]

Bir noktada leopar kendini vurmayı bırakıp bacaklarını açamıyormuş gibi sallandı. Kaybettiği kandan dolayı sersemlemişti.

Askerler çoktandır bu fırsatı bekliyordu.

“Yavaşlıyor!”

“Onu daha fazla sıkıştırın, daha fazla!”

Hedefleri belirlendikten sonra herkes saldırmaya başladı. Askerler bir işe yaramadığından tüfeklerini bir kenara atarak ağır makineli tüfeklerin ve topların başına geçtiler ve derisini parçalamaya başladılar. Yakın saldırı yapanlar, ateş hattına ters olan taraftan yaklaşarak bacaklarını kesip parçaladılar.

Canavar ikinci sınıftı ve seviyesi çok yüksekti, dolayısıyla birinci sınıf olan insanların saldırılarının çok da bir anlamı yoktu. Ama aynı saldırılar on kere, yüz, bin on bin kere yapılınca en sonunda kaslarına zarar verebilmişlerdi.

 İnsanların dalga yöntemi boşuna korkunç değildi.

Canavar sonunda, insanların hayatta kalmaya odaklanmış iradeleri karşında pes etmişti.

Erta ciddi bir şekilde konuştu.

[Il Han çabucak işini bitir.]

“Ne? Yakında bitecek sanırım.”

[…Bu canavar her an üçüncü sınıfa yükselebilir.]

Daha konuşması bitmeden, savurduğu mızrak sekti. Sadece bu muydu? Kemikleri kırık, iğrenç kas lifleri parçalanmış yaraları düzensizce doluyordu.

Kendi iradeleriyle hareket ediyorlarmış gibi görünüyordu.

Il Han’ın korkudan yüzünün rengi atmıştı ve de sebebi, şuana kadar hayvan formundan çıkmış bir canavarla dövüşmemiş olmasıydı. Erta sinirle bir şeyler söyledi.

[Mutasyon geçiriyor. Gerçekten daha üst sınıf bir yaratığa dönüşüyor.]

“Siktir!”

Yaradan fırlamış kas lifleri Il Han’a saldırdı. Bembeyaz bir yüzle canavarın bedenini tekmeliyordu ama kas lifleri çevikçe onu kovalıyordu.

Eğer iki elini kullanarak tüm gücüyle mızrağını savurabilse onları kopartabilirdi. Ama hiç bitmeyecek gibi yaradan çıkıp duruyor ve ona saldırıyorlardı. Leoparın kafasında dümdüz durup mızrağını salladı ve korkusuzca bağırdı.

“Siktir git seni lanet canavar! Eğer dokunaç videosu çekmek istiyorsan okçu bir elf veya şövalye bir prensesle çek, benimle değil!”

[Nasıl bu kadar rahat davranabilirsin? Burada ölsen bile sana yardım edemeyeceğimi biliyorsun değil mi!?]

“Eğer şaka yapmazsam ağlayabilirim!”

Kaybetmek istemediğini anlatan sözlerinden sonra mızrağını tekrar salladı.

Erta ona, üçüncü sınıfa geçmeden önce işini bitirmesini söylemişti. Yani daha tam olarak sınıf atlamamış olmalıydı!

“Kahretsin!”

Dokunaçlarını… kaslarını yırtarken küfretti. Bir yıldırım görüş açısını kapattı.

Zarar oldukça büyüktü. Bir grup kas lifi, cayır cayır yandı. Geri kalanı ise büyük hasar alarak küçüldüler. Il Han bu şansı kaçırmadan onları tamamen kopardı.

O sırada kulaklarına yıldırımdan başka bir şey de yakalandı: Helikopter sesleri ve bunların arasında kaybolmayan bir kadın sesi.

“Onu saldırımla öldüremem! Seviyeler arasında çok büyük bir fark var!”

Yıldırımı gördüğü anda tahmin etmişti. Bu İmparatoriçenin sesiydi.

Bunu bana söyleyerek neyi amaçlıyor? – Il Han, leoparın kafasındaki, kasların çıktığı yaraya mızrağını batırırken düşündü.

“Benim kısa süreli bir güç büyüm var.”

Güç mü? Kulağa oldukça çekici geliyordu. Onu dinlediğini belli ettiğinde İmparatoriçe tekrar konuşmaya başladı.

“Eğer bir kez bu büyüyü kullanırsam, manam azalır. Onu kesinlikle öldürebilir misin?”

“Önce bana ver!”

Il Han, helikopterin kapısına tutunmuş onunla konuşan imparatoriçeye bağırdı. Hemen ona vermesi gerekiyordu, neden bu kadar çok konuşuyordu ki? Burada daha güçlü olan kişi Il Han değil miydi!?

İmparatoriçenin bir sonraki hareketleri, Il Han’ı ikna etmişti.

“O zaman sana inanıyor ve sana bırakıyorum.”

Bunu söyleyerek helikopterden atladı ve iniş yaparken bacağını tuttu.

“Güç iyi bir büyü ama fiziksel temas gerektiriyor!”

“ ‘Sana bırakıyorum!” derken hayatını mı bana bıraktığını söylüyordun?”

O zaman, canavarı öldüreceğinden emin olmak istemesi mantıklıydı! Ama Il Han, ‘Bana bu kadar ağır bir şey bırakma!” bile dememişti. Heyecanlandırıcı bir duyguyla birlikte güç vücudunun içinde kaynamaya başlamıştı. İmparatoriçenin güç büyüsü hemen işe yaramıştı!

[Yıldırım ruhu şuan içinde bulunuyor. 30 saniye boyunca saldırı gücü, hareket hızı ve kritik değer 50% artacak. Saldırırken yıldırım gücü emilebilir.]

[Güç bittiği andan itibaren bütün yetenekler üç dakika boyunca azalacak.]

[Bu kadın, bir insana göre iyi sayılır. Manayı hem saldırı hem de güç için kullanması, üstelik de daha 1. sın-]

Erta’yı dinleyecek zamanı yoktu. Sürenin 30 saniye olduğunu duyduktan sonra, bıçaklı çizmeleriyle konumunu almış leoparın kafasına vuruyordu.

“Aaaaaaahh!

“Eğer onu öldürmezsek, füze kullanacaklarını söylediler.”

“Aaaaahhhh!”

Bu anı bekleyen imparatoriçe, zihnini güçlendirmek için atılmıştı. Bir insana ait olamayacak kadar büyük bir hızla mızrağını batırıyordu.

[KkkkkaaaaaAAAAaaaaa!]

Leoparın kas liflerinin sayısı, parçalanmadan önce artmıştı. Kan fışkırıyordu. Yaşadığı acı yüzünden daha da yüksek sesle çığlık atmaya başlamıştı ama arkasında ne kadar yürek burkan bir hikaye olsa da Il han bilmek istemiyordu. Tek düşündüğü, füzenin gelip kendi işini de bitirmeden önce leoparı yok etmekti.

[Kritik Vuruş!]

[Yıldırım Yüklü Vuruş!]

Bunları yaparken bir anda, mızrağı sonuna kadar kafasına gömüldü. Anormal bir şekilde, kafasını parçalayarak hem kritik vuruş hem de yıldırım yüklü vuruş aynı anda gerçekleşti ve aynı anda altın renkli bir ışık görüş alanını kapattı.

Aşırı miktarda kandan sonra, normal bir saldırının sonucu olamayacak, Il Han ve imparatoriçeyi aynı anda kapladı.

“Ahh!”

“Puuu!”

[784,983 deneyim kazandın.]

[28. Seviyeye ulaştın. Güç, çeviklik, sağlık ve büyü beşer puan artar.]

[87. Seviye Dev Leoparın kayıtlarını kazandın.]

“Puhu… Öldü!”

[İyi iş çıkardın Il Han.]

Il Han şaşkınlıkla yeşil yazılara bakıyordu. Erta yorgun bir şekilde konuştu. Il Han kadar dövüşmemiş olsa da o da dövüşmüş ve de tükenmişti. 3. Sınıf bir canavarın ortaya çıkmasını beklemiyordu.

Ama sonunda, onun işini 3. sınıfa çıkmadan önce bitirmişlerdi. Il Han, ölümüne çalışırsa her şeyin mümkün olacağını düşündü, mümkündü de. Eğer orada olmasaydı, imparatoriçenin dediği gibi uygun silahlar kullanabilirlerdi. Ve eğer bunu yapsalardı yaşanan kayıplar ve zarar anında artardı.

“Gerçekten öldü mü?”

“…Sen deneyim kazanmadın mı?”

İmparatoriçenin safça sorusuna karşın, Il Han da aptalca sordu. Hala onun bacağına tutunmuş imparatoriçe, duydukları üzerine morali bozulmuş, aşağı bakarak cevap verdi.

“Şimdi düşündüm de… Biz ortaklık yapmadık…

Gerçekten de üzücü bir durumdu. Ama bu, Il Han’ın üzüleceği bir şey değildi, çünkü ortaklık kavramını, sadece yalnız olduğundan biliyordu.

Aksine herkes, canavar öldüğünde kendi katkıları düzeyinde deneyim kazanır sanmıştı. Ama işler öyle yürümüyordu, ‘kazanan her şeyi alır’ sistemiydi.

[Gücün bitme süresi bitene kadar bütün yetenekler üç katı kadar yükseliyor.]

Güç bittikten sonra güçsüzlük Il Han’ı ele geçirdi. Büyük ihtimalle sebebi vücudundaki bütün gücü kullanmış olmasıydı.  

Yere yatıp dinlenmek istiyordu ama canavarın kafası, kesik kaslar ve sıçramış kanlar yüzünden inanılmaz kirliydi. Tam da durumu daha kötü yaparcasına leoparın bedeni gücünü kaybedip yere düşerek dengesini kaybetmesine neden oldu.

Bir canavarın altında kalarak ölmesinin kötü olacağını düşünen Erta’nın yardımı sayesinde biraz daha dayanabilirdi.

“B…biz kazandık.”

“Onu gerçekten de kendi güçlerimizle öldürdük.”

“Başardık… Başardıııık!”

 “Sung Daein Bolt! Sung Daein Bolt!”

“İmparatoriçenin son hamlesi çok harikaydı! İmparatoriçe!”

Canavar yere düştüğünde oradaki herkes sevindi. Ordudakiler yada normal insanlar başarmış olsa da, herkes aynı şeyi düşünüyordu.

Hayattayız! Kazandık! Başardık! Dünya ilerlemeye devam edecek!

Herkes sevinse de Il Han’ın yüzü beyaza döndü. Maskesinden dolayı, imparatoriçe fark edemese de Erta maskeyi umursamayıp doğrudan yüzüne baktı.

[Sorun ne Yu Il Han? Başka düşman yok. Tamamen kazandın.]

“Ama…”

Etrafına baktı. Yok olmuş binalara değil de onun ardındaki ölü leopara.

Postu, birçok saldırıdan dolayı paramparçaydı.

“Yeni bir deri zırh yapamayacağım…!”

[Aah. Sen gerçekten de..!]

Bir de başka bir zırh yapmak istemediğini söylemişti! Erta bir kere de olsa onu yumruklamak istiyordu.