Kos il han koş
Novel Günleri - Bilgilendirme!
Bölümün tamamını okumak için üye olmalısınız! Üye olmak için tıklayınız.
138. Bölüm Ben Değil, Oğlum (5)
Çekicin ‘yankı’ seçeneği sadece titreşimlerle sınırlı değildi. Açıkçası ‘durum transferine’ daha yakındı. Çekici dondurmak, yankılanabilen nesneleri de dondururdu, ateşle kaplarsa yankılanan nesneler de ateşle kaplanırdı. Durumun neredeyse tam bir şekilde transferi, yankı bu anlama geliyordu.
[Khaaaak! Kgggagagagaga!]
Il Han Tutuşma’yı aktive ederek saldırdığından canavarın bedenine saplanmış oklar ve mızrakların hepsi anında kendilerini Tutuşma’nın aleviyle kapladı.
[Kauohaaaaaaah!]
Canavar acılar içinde kendini yere atarak yuvarlandı.
Il Han ve şövalyeler vücuduna o kadar ejderha kemiğini sokarken çok acı çekmişti ama emekleri boşa çıkmamıştı. Artık sıkı çalışmalarının karşılığını alma zamanıydı!
“Hup!”
Il Han tatmin olmuş bir şekilde onaylayarak tekrar Aegis’e bastı ve zıpladı. Tekrar, tekrar ve tekrar zıpladı! Sanki bir oyuna komut veriyormuş gibi hatasız bir şekilde yeteneğini aktive ederek sadece dakikalar içinde son hız sınırını aştı.
“Uoooh!”
Yavaşça çekicine envanterin ağırlığını yükleyerek vücudunu hafif döndürdü.
Açıyı yanlış hesapladığı anda yere çakılan kişi kendisi olurdu ama Il Han tereddüt etmedi. Hamlesi apaçık bir şekilde başarıyla sonuçlandı! Harekete geçtiği zamanki hızını koruyarak vücudu havada döndü.
“Artık geber!”
Saldırı güçlü bir menzile sahip bitirici bir darbe halini alsa da birçok açığı vardı! Ama şeytani yaratık hala yerde acı içinde kıvranıyordu ve açıklıklardan yararlanacak durumda değildi. Il Han’ın dönen çekici sırtına saplandı!
[Kritik Vuruş!]
[Kritik Vuruş yeteneği 53. Seviye oldu.]
[Kyaooooaaaaagagak!]
Ağırlık transferi sayesinde yüzlerce ton olan çekice hız ve dönüş de eklenmişti! Yaratık, Il Han’ın saldırısına dayanamayarak bayıldı. 260. Seviyenin üstündeki bir canavar, 150. Seviyeden daha az bir insanın saldırısı yüzünden bayılmıştı!
“Fuu.”
Il Han, canavarın bilincinin kapalı olmasına rağmen hala siyah alevlerin tütmesinden oldukça korkmuştu ama ateşlerin zamanla oluşturduğu zarara rağmen dişlerini gıcırdatarak ayağa kalktı.
Yüksek ateş direnci bu tür durumlar için yapılmıştı. Canavar hala savunmasızken verebileceği kadar zarar vermesi gerekmez miydi? Eğer alevler yüzünden geri çekilirse böyle iyi bit fırsatı geri tepmiş olurdu.
“Fuuu…”
Kısaca iç geçirerek çekicini kaldırarak yukarıda tuttu.
“Uaaaaaaaah!”
Sonrasında oldukça belirgin bir narayla deli gibi canavarın bedenine vurmaya başladı!
[Kritik Vuruş!]
[Kritik Vuruş!]
[Kyaaaaak!]
Şeytani yaratık anında uyanarak korkunç bir şekilde çığlık attı. Ayağa kalkmaya çalışırken titreşimler ve ok ve mızraklardaki Tutuşma alevleri yüzünden tekrar sırtüstü yere düştü.
Dev bedeni hiç durmamacasına titrerken yer sarsıldı ve yağmur yağmaya da başladı. Daha önce bir türlü sönmemiş siyah ateş, bardaktan boşanırcasına yağan yağmur karşısında sönmeye başladı. Yalnızca Il Han’ın darbeleri sonucu ortaya çıkan Tutuşma’nın alevi ise yanmaya devam etti. Bu olay, hangisinin daha üstün olduğunu gösteriyordu.
Onlarca metre büyüklüğündeki vahiysel canavar bir insanın önünde düşüyordu; oldukça dokunaklıydı ama aynı zamanda da korkutucuydu.
Atmosferin oluşturduğu sarhoşlukla kaçamayan şövalyeler bu sahneye de şaşkınlıkla tanık olmuştu.
[Kyahaaaak!]
“Uooooooh!”
Il Han’ın çığlığı ve canavarın haykırışlarıyla karşılaştıklarında başlarını salladılar ve ancak yağan yağmurun vücutlarına değmesiyle tekrar serinkanlılıklarını ve sebeplerini geri kazanmıştı.
İmparatorluğu tekrardan inşa etmek mi? Yeni bir efsane mi? Eğer bunları yapmak mümkün olsa da Il Han’ı gördükten sonra böyle bir şansları olmayacağını anlamışlardı. Apaçık bir şekilde parlayan tek bir kahraman vardı ve o da Il Han’dı. Onun yanında bir ayaktakımı bile olamazlardı. Hayatlarını ortaya koyarak imparatorluk adına sürüklenmişlerdi ve şimdi de yapılan kritik hata yüzünden kendi düşüşüyle karşılaşan imparatorlukla birlikte cehenneme doğru çekiliyorlardı.
O adama karşı mı savaşacaklardı? Onunla eşit olarak? Yanlış anlamanın da bir sınırı vardı. Tek başına bir yolda öncü olan Il Han ile onlar çok farklı kulvardaydı.
Gerçek o kadar acı vericiydi ki bazı şövalyeler ağlamaya başladı. Aptallık etmişlerdi. Ama kendilerine çeki düzen verme fırsatını da geri çevirmeyeceklerdi. Bu, aptallıklarının bedeliydi.
“Huooooooh!”
[Kikik! Khaaaa!]
Il Han’ın siyah alevlerden kaçmadan çekicini vurmaya başlamasının üzerinden ne kadar geçmişti? Canavar ölümün kıyısına gelmiş bir şekilde bağırdı. Dev bedeni gibi inanılmaz miktarda yaşam gücü olan canavar bile yavaş yavaş sınırına geliyordu.
Gerçeğin farkına varan şeytani yaratık bu şekilde ölemeyeceğini düşündü. Ayrıca bu lanet insanın darbeleriyle başa çıkması gerektiğini de düşündü.
Umutsuzca, binlerce yıldır biriktirdiği manayı topladı. Büyük bir çoğunluğu savaş sırasında harcanmış olsa da bir şehri parçalarına ayıracak kadar manası vardı. Bütün manasını tek bir noktada topladı.
Şeytani yaratık manayı kontrol etmede Il Han’dan çok daha üstün olduğundan Il Han bile yaratığın yaptıklarını fark edememişti. Derisinin altında topladığında anladı.
“Kuhk!?”
[Kuaaaaaaahk!]
Fark ettiği zaman artık çok geçti. Il Han’ın refleksleri ne kadar hızlı olursa olsun tam da çekici vurduğu sırada zıplayamazdı. Dengesi sarsılır ve saldırıyı engellemede çok daha kötü bir iş çıkarırdı.
“Eeeeeeeek!”
Bu yüzden de Il Han vücudunu Aegis ile korudu ve bütün gücüyle çekici indirdi. Ona saldıran mana dalgaları ne kadar güçlü olursa olsun Il Han, saldırısıyla her şeyi yok edebilirdi! Il Han ile canavarın ilk ve son olarak saldırılarını çarpıştırmasıydı.
Booooom!
Yaratığın manası patladı. Il Han’ın kalan bütün manasını içinde barındıran çekiç Tutuşma’nın alevleriyle kaplanarak yaratığın sırtına çarptı.
İki alev parlak ışık yayarken bütün vücuduna saplanmış ejderha kemiklerinden yayılan Tutuşma’nın alevi vücudunu sararak gücünü zayıflattı.
Tuhaf bir şekilde iyi bir zamanlamaydı. Manası vücudunun verdiği acil sinyaller yüzünden dağılmak üzereyken Il Han’ın alevi, manaya galip gelerek yayıldı!
[Kuuk, Kuuaaaaaaaagh!]
O sırada Il Han’ın daha önce de yaşadığı bir şey oldu. Il Han’ın darbesi yüzünden patlayarak Il Han’ın çekicinin içindeki kırmızı alevler tarafından emilerek tekrar canavarın bedenin içinde yanmaya başladı!
[Karşı Atak yeteneğine sahip olmak için gereken koşullardan birini daha yerine getirdin. İki koşulu da yerine getirdiğin anda Karşı Atak yeteneğine sahip olabilirsin.]
Bütün manasını, kas gücünü ve sinirlerini saldırısına odakladığından dolayı mesajı düzgünce okumadı. Ama ileri doğru bir adım daha attığını biliyordu.
Kendisinden sayısız yıl daha fazla yaşamış olan bir canavarın karşısında, ‘ejderha kemiği yankısı’ denilen hilesine rağmen mana savaşında canavarın manasına karşı kazanmıştı! Neşesini kelimelerle ifade edemezdi.
[Kiihik, Kihiiiiiih!]
Bütün hayatı üzerine imparatorla yaptığı anlaşmadan sonra daha yeni özgür kalmış olan canavar hayatının sonuna yaklaştığını anlayarak acı içinde haykırdı.
Ama Il Han durmadı. Bu karşılıklı savaş yüzünden heyecanlı olan Il Han çekici serbest bırakarak envanterin bütün ağırlığını ona geçirdi.
Yaratığın bütün vücuduna saplanmış olan ejderha kemikleri, inanılmaz bir ağırlıkla vücuduna baskı yaptı!
[Kahak!]
Yaratık kalan bütün gücüyle çığlık attı. Çığlığı, son sözü olmuştu.
[327,185,406,392 deneyim kazandın.]
[144. Seviye oldun. 4 Güç, 3 Çeviklik, 3 Sağlık, 5 Büyü artar.]
[267. Seviye Şeytani Yaratık’ın kaydını kazandın.]
[‘Ateşin Kahramanı’ unvanını kazandın. Ateş ve türevlerine karşı dayanıklılık 40% artar.]
[Tutuşma Yeteneği 24. Seviye oldu. Artık Tutuşma’nın alevini tek seferde birçok silaha geçirebilirsin.]
Savaş sona ermişti. Deneyim puanları arasındaki dev fark yüzünden (Elbani’nin deneyim puanından bir basamak daha fazlaydı) bir kerede üç seviye atlayan Il Han yıpranmış bedeninin yenilendiğini hissederek orada sessiz ve sakince dikildi.
Aslında parmağını kıpırdatacak kadar gücü bile kalmamıştı, bütün gücünü son çekiç saldırısına harcamıştı. Tek yapabildiği boş boş gülmekti.
Son anda hissettiği şeytani yaratığın gücü çok korkutucuydu. Kaçınması için en ufak bir olanağı olsaydı kaçınırdı ama yapamamıştı. Yapabildiği tek şey, kaderini son çekiç saldırısına bağlamak ve her zamankinden daha bile güçlü bir saldırıyla yaratığı cezalandırmaktı. Aslında komikti, değil mi?
“Fuuu….”
Vücudu tekrardan biraz olsun güç kazandığında hala dumanı tüten çekici envanterine koyarak başını kaldırdı ve gökyüzüne baktı.
Yağmur; sanki farklı seviyelerdeki söndürülemez ateş ile alevleri birleştiren Ateşin Kahramanı’nı kutsamak için, hiç durmayacakmış gibi kasvetli gökyüzünden dökülmeye devam ediyordu.
Il Han havasız bağlığını fırlatıp attı, yağmur damlaları vücuduna düşüyordu. Terli yüzü şimdi yağmurla ıslanıyordu ama eskiye göre çok daha iyi hissediyordu.
“Güzel.”
Kendi kendine bir karara varmış gibi mırıldanan I Han başını çevirerek etrafına baktı. Etrafta şaşkınlıktan bir şey düşünemez halde, yağmurun mu gözyaşının mı ıslattığı belli olmayan yüzlerle onu izleyen şövalyeler vardı.
İçlerinden biri kaçsa bile sürpriz olmazdı, hiçbirinin kaçmaması Il Han için bir sürprizdi.
“L….lütfen.”
Birisi ağzını açarak konuştu.
“Bizi öldürsen bile… lütfen başkentteki insanların gitmesine izin ver…”
Şövalye konuşmasını bitirdikten sonra dizleri üstüne çöktü. Şövalye grubun lideri olmasa da geri kalan şövalyeler de birbiri ardına diz çöktü.
Il Han bir anlığına odağını kaybetti. Yaşamak istedikleri için rol mü yapıyorlardı? Aydınlanmış keşişler gibi mi davranıyorlardı?
Öyle değildi. İnanamıyordu ama herkes gerçekten de dürüst davranıyordu.
“Hah.”
Il Han devam etmeden önce içini çekti.
“Bunu en başından itibaren söylemeliydim. Başkentte yaşayan insanlar suçlu değil.”
“Aah.”
“Teşekkür ederiz. Teşekkür ederiz.”
Bu insanlar başından sonuna kadar komik davranmaya devam ediyordu. Yalnızca emir için Dünyalıların derilerini yüzüyor, dev bir canavarla karşı karşıya geldiklerinde etrafı birbirine katıyordu. Şimdi de bir şeyleri mi kavramışlardı? Her şeyi bırakarak barış içinde olmayı mı diliyorlardı?
İğrenç. İğrenmişti. Onları bağışlayamazdı.
“Siz ölürseniz başkenti kim korur? Aralarında ikinci sınıf olamayan askerler mi?”
“…Affedersin?”
Şövalyelerin hepsi de başını kaldırdı. Il Hna binden daha az kalmış olan şövalyelerden her birinin yüzüne baktıktan sonra konuştu.
“Özgür olamazsınız. En başından itibaren yanlış düğmeye bastığınız için en sonuna kadar aynı yolda yürümeniz gerekmez mi? Size en acımasız cezayı vereceğim. Ölmüş olanları kıskanacaksınız!”
Şövalyeler Il Han gerçeği söylediğinde, Il Han’ın acımasız sözleriyle aptala dönmüş ve cevap veremeden kala kalmıştı.
“Dünyanız kısa süre sonra üçüncü Büyük Değişim’i yaşayacak. Büyük imparatorluğunuzun güçlerinin çoğunluğu yok edildiğinden dolayı Rekabet Savaşı’nda kimseye karşı kazanamayacaksınız ve gelecekte dayanmanız daha da zor olacak.”
Sözlerinin hepsi doğruydu. Eğer en başından beri Dünya’nın sunduğu seçenekler konusunda açgözlü olmasalardı en azından güç toplayarak ayakta kalabilirlerdi ama imparatorluk tek bir Pankozmik yalnız tarafından yıkılmıştı. Bu yüzden de…
“İmparatorluğunuzun karması yüzünden Ferata’nın düşüşünü izlerken acı çekeceksiniz. Masum halkı korumaya çalışırken acı çekeceksiniz. Pişman olacak, umutsuzluğa düşeceksiniz. Kaçmayı düşünmeyin bile.”
Şövalyeler sıkı bir şekilde diz çökmüş bir şekilde Il Han’ın sözlerini anlamamışken Il Hna şeytani yaratığın cesedini alarak ortadan kayboldu.
Şövalyelerin hayatta kaldıklarını anlamak biraz zamanlarını aldı.
Elbette Il Han, gizlenmiş bir şekilde imparatorluk sarayına koşuyordu.
“Hemen geri dönmek istiyorum.”
Hem fiziksel hem de zihinsel olarak inanılmaz derecede yorulmuştu. Her şeyi unutarak yumuşak bir yatakta uyumak istiyordu. Mir’e sarılıp uyusa mıydı? Bu en iyisi olurdu.
İmparatorluk sarayına, oradan çıkarkinden çok daha büyük bir hızla geri döndü. Sarayın yanık kalıntıların üzerine dökülen yağmur bütün yangını söndürmüştü. Ana sarayın yok edilmiş ve yağmurda ıslanmış görüntüsü büyük bir hayal kırıklığıydı.
“Fuu.”
Il Han, buraya geldiği geçide geri döndü. Liera’nın orada olduğunu hissetti. Başka bir meleğin varlığını hissedemediğine göre Liera hainin işini bitirmiş olmalıydı.
Hainin o kadarla kalıp kalmayacağını düşündü ama geri kalan hainleri bulmak onun işi değildi.
Ama geçidin oraya vardığında Liera ağlayarak onu karşıladı.
[Il Haaaaaaan!]
“N-ne oldu? Yaralandın mı!?”
[Hayır, ben değil. Ben değil…] (Liera)
Liera bir haykırışla cevap verdi. Il Han neler olduğunu düşünürken kalbi tekledi. Ama geçidin durumu iyi görünüyordu? Aktif olduğu için istedikleri zaman geri dönebilirlerdi, o zaman sorun neydi…!
[Mir, Kang Mi Rae’yi kurtarmak için terkedilmiş dünyaya gitti! Ve kapı kapandı! Ne yapmalıyız?!!!] (Liera)
“…Efendim?”
Mir? Kang Mi Rae’yi kurtarmak? Gitmek?
[Erta, Ericia, Flemir ve elflerle birlikte! Hepsi Mir’i takip etti!]
Il Han düşünemiyordu.
Huh? İşe yaramıyor.
“NNNNEEEEEE!?”
Dünya’da bırakıldığı zaman dışında, Il Han ilk defa aklın da ötesinde bir şok yaşıyordu.
Magnec