Geldi gönlümün efendisi ohoooohooo??
Novel Günleri - Bilgilendirme!
Bölümün tamamını okumak için üye olmalısınız! Üye olmak için tıklayınız.
41. Bölüm Gecenin Perdesi Altındaki Lamba Işığı
Genç dişlerini sıktı, "Merak etme! Böyle küçük bir şeyi kaybedince ölecek değilim! "Siyahdiş" yarın eline geçer, hatta içine beş tane özel yapım köken mermisi de koyarım!"
"O zaman teşekkür ediyorum." Sol taraftaki kutudaki adam bunu söyledikten sonra sessizce ayrıldı.
Genç adam pencereden Qianye'ye bakıyordu, bakışları her an daha da soğuyordu.
Li Zifan da alandan aşağı yürüdü.
Ağzındaki kan lekelerini sildikten sonra Qianye'nin yanına gitti, gözerindeki bariz öldürme arzusunu gizlemeksizin soğuk bir tonla konuştu, "Ne etkileyici askeri dövüş teknikleri! Senin gerçek bir uzman olduğunu hiç düşünmemiştim. Senin gibi birinin holiganın biri için hayatını satması şaşırtıcı. Ancak, velet, bu iş burada bitmedi. Gerçek, kanlı bir savaşa ne dersin?"
Qianye'nin kaşları biraz eğrildi, "Kaybedince kızdın mı?"
Liu Zifan kısık sesle tıslarken öfkesi dalgalanıyordu, "Sanal savaşlar çocuk oyunundan fazlası değil! Gerçek bir ölüm kalım savaşından tamamen farklılar! Ne oldu, korktun mu? Yoksa kan görünce dayanamayan bir ana kuzusu falan mısın?"
Böyle çıplak bir kışkırtmanın karşısında Qianye'nin aniden gülümsemesini beklemiyordu, "Doğru, kan tutuyor beni."
Qianye konuşurken Bay Zhao'nun yanına doğru yürüdü, gözleri hafifçe aşağı kayarken Liu Zifan'ı görmezden geldi.
Bay Zhao eliyle Min'er'e gelmesini işaret etti, "Buraya gel."
Min'er dudağını ısırırken kısık bir sesle bir şeyler söylemeye çalıştı, "Ben..."
"Sen Deniz Feneri Kasabası'ndan olduğun sürece benim altımdasın. Gel!" Bay Zhao nezaketle konuştu.
Tam Min'er harekete geçmek üzereyken boynunda bir anda bir hançer belirdi, hançeri tutan el Kaplan Yan'ın haydutlarından birine aitti.
Bay Zhao soğuk bakışlarını ona yöneltti, "Üçe kadar sayacağım. Hançerini indirmezsen buradan canlı çıkmayı aklından bile geçirme!"
Haydudun yüzü bir anda solarken, bir süre sonra titreyen elleriyle hançeri indirdi. Kaplan Yan'ın güçlü günleri belli ki sona ermişti, Kaplan Yan'ı takip etmeye devam ederse sonunda öleceğine şüphe yoktu.
Bay Zhao gülümsedi, "Fena değil, zeki sayılırsın, aynı zamanda itaatkârsın. Zeki ve itaatkâr insanları severim, bugünden itibaren benim tayfaya gel!"
Haydut hemen yanına gelip durmaksızın eğilmeye başladı, "Teşekkür ederim, Bay Zhao!"
Min'er bir anlığına tereddüt etse de o da geldi.
Bay Zhao ona bir parça giysi attı, "Yaptıklarımı etraflıca yapmayı severim. Bir hata yapsalar da insanlarım dönmek istediği sürece hala yanımda olacaklar. Ben, Zhao, kardeşlerini terk eden biri değilim! Gel, eve dönelim!"
Ama Liu Zifan o sırada yaklaştı ve koluyla Qianye'nin yolunu engelleyerek bastırdığı sesiyle konuştu, "Gitmek mi istiyorsun? Aklından bile geçirme! Nereden geldiğini söyle! O kasabayı değil, gerçekte nereden geldiğini! Kimse benimle böyle oynayamaz!"
Bay Zhao'nun kaşları biraz çatıldı, "Eğitmen Liu..."
Bay Zhao daha cümlesini tamamlayamadan Liu Zifan onu saygısızca böldü, "Siktirin oradan! Bu seferi ordunun bir meselesi, sen kim oluyorsun da kıçını araya sokuyorsun?!"
Bay Zhao'nun yüzü soldu, yeşile döndü. O sadece küçük bir kasabanın çete lideriydi Karasel Şehri'nde ikinci sınıf bir insandan fazlası değildi. Devasa seferi orduyla nasıl yarışabilirdi ki? Liu Zifan pek gücü olmayan bir askeri eğitmen olmasına rağmen, öfkelendirmenin bedelini ödeyebileceği biri değildi.
Bu Liu Zifan'la ilgili değildi, mevzubahis seferi ordunun haysiyetiydi. Seferi ordudaki her subay burada önüne engel çıkmadan hareket edebilirdi. Qianye'nin askeri dövüş sanatlarındaki yeteneği o kadar iyiydi ki bunları şans eseri, izin olmadan öğrenilmiş bir şey olmasının imkânı yoktu. Bu da İmparatorluk ordusuyla bir şekilde bağlantılı olduğunu söylüyordu ve durum böyle olmasa, Liu Zifun onu doğrudan kafasına sıkıp öldürebilirdi bile.
Qianye Liu Zifan'a bakıp gülümsedi, "Gerçekten meseleyi irdelemek istiyor musun?"
Liu Zifan'ın yüzü karardı ve soğuk ses tonuyla cevap verdi, "Ne demek istiyosrun?"
"Demek istediğim şu ki, mesele bir şekilde büyür de seferi ordunun bir komutanına gidersek haliyle bizi bekleyenler iyi olmayacak. Ama hakikaten de sonunun benimkinden iyi olacağını mı sanıyorsun?"
Liu Zifan'ın gözleri kısıldı, buz gibi bir tonla güldü. "Dediklerini anlamıyorum!"
"O zaman daha net söyleyeyim! Bir sanal savaşta kaybetmişken, bu kadar insanın önünde rezil olduğun gerçeğini bir kenara bırakıp sanal savaşın bir çocuk oyunu olduğunu söylemeye cüret ediyorsun! Seferi ordunun haysiyetini biraz önce yok etmiş olmasan bile, ordudaki, ünlerini sanal savaş üstünden kazanmış ensesi kalın heriflerin seni bırakacağını mı sanıyorsun? İmparatorluk ordusu her zaman şerefine büyük önem vermiştir, böyle bir şeyi söylediğin büyüklerin kulağına giderse seni nasıl bir sonun beklediğini sanıyorsun? Bana sorarsan en iyi ihtimalle savaşta ölmeye gidenlerin kışlasına sokulman an meselesi olur!"
Liu Zifan'ın ifadesinde abartılı bir kararsızlık vardı ve bir "hmph"tan sonra yavaşça konuştu, "Seferi orduyu epey iyi anlıyorsun, şimdi daha da meraklandım."
Qianye duygusuz ve kayıtsız bir sesle cevap verdi, "Herhalde fazla özgür kalmışsın, dövüş tekniğinin ortalamanın altında olmasına şaşmamalı. Bilirsin ya, fazla merak..."
Konuşmayı bitirdikten sonra Liu Zifan'ı daha fazla kafasına takmadan Bay Zhao'yu arkasından iterek dışarı çıktı.
"Qianye, bir sorun olur mu?" Bay Zhao'nun sesi endişeyle doluydu.
"Bana bir şey olmaz."
Daha yer altı arenasından yeni çıkmışlardı ki yan taraflarından bir genç yaklaşıp kibarca zordu, "Adın Qianye mi? Soyadın nedir?"
"Bir soyadım yok," Qianye cevapladı.
Vücudu o genç on metre yakınına geldiğinde sezgisel olarak gerilmişti. Bu genelde zorlu düşmanlara karşı verilen bir tepkiydi, bu gencin gücü beklenmedik ölçüde yüksekti. Sadece basit bir ikinci kademeli Savaşçı olmadığı belliydi.
Genç gülümsedi, "Ben Qi Yue. Epey iyiydin. Ben bile kanıp bahiste büyük bir şey kaybettim ve pek keyifli değildi doğrusu. Karasel Şehri'nde ben, Qi Yue keyifli değilsem birilerinin günü oldukça talihsiz geçer. Ama sen farklısın! Bana katılırsan keyfim düzelecektir."
Qianye biraz kaşlarını çattı, "Bunu... Düşüneceğim."
"Tabii, ama çok uzun sürmesin. Pek sabırlı değilim." Qi Yue ısrar etmeyerek arkasını döndü ve ayrıldı.
Bay Zhao'nun yüzü karardı, bir iç çekti, "Üzgünüm, işe sen de karıştın. Onun önerisini gerçekten düşünmelisin, duyduğuma göre... Bu Bay Qi, geçinmesi pek kolay biri olmasa da astlarına iyi davranıyormuş. Ona katılırsan bir köken silahın bile olabilir."
"Bunu geleceğe bırakıp şimdilik dönelim. Yüz kilometreyi yürümemeyi tercih ederim," Qianye usulca cevap verdi.
Bay Zhao Qianye'nin omzuna dokundu ve araca atladı. Sonra iki araç büyük gümbürtülerle yolculuklarına başladı.
Qianye Kırmızı Örümcek Zambağı'na döndüğünde saat çoktan akşam dokuz olmuştu. Bara döndüğü anda yatak odasına dalıp bir ilaç şişesinden aldığı hapı ağzına attı. Sonrasında yüzü kırmızının garip bir tonuna büründü.
Bu bir sinir gevşeticiydi, çeşitli uyuşturucu bağımlılıklarının etkilerini bastırabiliyordu. Qianye onu karanlığın kanı vücudunda canlanırken hissettiği acıyı bastırmak için kullanıyordu, bu konuda da etkiliydi.
Ancak bu ilaç sadece semptomları hafifletebiliyordu, olayın ana kaynağına etkisi olmazdı. Karanlığın kanı canlanmaya başladığında semptomlar sürekli daha etkili bir hale geliyordu. Dahası, elde etmesi oldukça zor bir ilaçtı ve Bay Zhao bile onu ancak bağlantılarıyla elde edebiliyordu.
Kan arzusu sakinleşirken Qianye ilaç şişesini savurdu, tıkırtılardan ibaret sesler içeride sadece birkaç ilacın kaldığını gösteriyordu. Bu da Bay Zhao yeni ilaçlar elde etmeden evvel bir hafta boyunca karanlığın kanına kendi başına direnmesinin gerektiği anlamına geliyordu.
Qianye derince bir nefes aldı ve bacaklarını çaprazlayarak oturdu ve tekrar Savaşçı Tertibi gelişimine başladı. Gelişim esnasında hissettiği köken gelgitlerinin acısı geçici olarak kan arzusunu unutmasını sağlıyordu.
Gece vakti ıssız topraklar asla huzurlu olmazdı, kan rengi dolunay hala gökyüzündeki tahtından inmemiş, altındaki toprakların yoğun, koyu bir kırmızıya gömülmesine neden oluyordu. Bu sefer Kızıl Ay özellikle uzun sürüyordu ama artık insanlar buna çoktan alışmıştı. Karanlığın kapıları açılsın ya da açılmasın, karanlığın solgun parmakları boğaza dayanana kadar hayatın her zamanki gibi devam etmesi gerekiyordu.
Issız topraklarda gece ortaya çıkmış birkaç kurt bir şeyler hissetmiş gibiydi, rahatsızlıkla ulurken kulakları dikilmişti. Bir anda hepsi arkalarına dönüp kaçmaya başladı.
Karanlığın perdesi altında siyah bir silüet rüzgâr gibi uçuşuyordu.
Bu ince ve zarif bir figürdü, arkasında sayıları on civarında olan kara gölgeler onu yakından takip ediyordu. Hızlanırken bir yelpaze gibi ayrıldılar ve onun yanlarından ilerlemeye başladılar, onu sarmaya çalıştıkları apaçıktı.
Bir taraf kovalarken diğer taraf kaçıyordu. Kızıl ayın ışığının altında Şampiyon kademesindeki biri olsa, iki tarafı birbirine bağlayan koyu kırmızı iplikler olduğu görülebilirdi.
En öndeki silüet bir anda durup arkasına doğru sıçradı!
Ürkütücü ay ışığı inanılmaz güzel bir kadını ve ona bir gizem havası katan soluk, beyaz yüzünü aydınlattı. Göz bebekleri aniden kırmızı zümrütlere dönüşürken peşindekilerin ikisinin silüetini yansıtmaya başladılar!
Onu kovalayanlardan olan o ikili aniden oldukları yerde dondu, hareket edemiyorlardı!
Genç kadın yanlarından bir yıldırım gibi geçerken ellerini salladı ve o ikilinin boğazları bir anda kesildi. Kan tazyikle metrelerce öteye fışkırıyordu!
Kovalayanların diğer ikisine baktı. Silüetleri gözlerine girdiği anda ikili biraz önceki ikili gibi hareketsiz kaldı ve boğazlarının kesilerek açılması uzun sürmedi.
"Siktir! Kızıl Kan gecesi onu daha da güçlendiriyor!"
"Şu an ona denk değiliz!"
"Biraz geri çekilin, zaten kaçamayacak."
Kovalayanlar yavaşlarken liderleri gibi görünen silüet sesini yükseltti. "Gecegöz! Kan Prangalarımıza çoktan vuruldun, kaçman imkânsız! Pes et ve bizimle gel, en azından büyüklerin önünde kendini savunma şansın olur!"
Gecegöz isimli kadın güldü, "Pes etmemi mi istiyorsunuz? Rüyanızda görürsünüz! Büyüklerin önünde kendimi açıklamak zorunda kalsam bile bu sizi ve arkanızdakileri geberttikten sonra olacak!"
Lider öfkelenmedi. "Kan Prangalarıyla senin de, bizim de güçlerimiz beşinci kademenin altında. İnsanların etkisi altındaki alana girdik, devam edersen sonuçların ne olacağını biliyorsun! Yarın Lort Wilde buraya gelecek, o zaman da bir şansın olmayacak."
Gecegöz alayla güldü ve soğukça konuştu, "O zaman Wilde gelene kadar bekleyeceğim."
Lider kararını vermiş gibi görünüyordu, kısık sesle konuşmaya başladı, "Hanımefendi Gecegöz, peşinizden gelenler sadece biz değiliz, ayrıca diğer... Diğer kutsal kan ırkları var."
Gecegöz'ün bakışı dondu, kana susamışlığı dalgalanırken buz gibi bir ses tonuyla seslendi, "Gerçekten o yabani, kirli itlerle iş birliği mi yapıyorsunuz?"
Lider bunu reddetmeyerek iç çekti, "Onlar sizi bulursa neler olacağını biliyor olmalısınız. Kurtadamlar kontrolümüz altında değil. Neden bizimle dönmüyorsunuz?"
Gecegöz'ün gülüşleri her zamanki gibi soğuktu, "Kurtadamlarla birlikte çalışan kimseyle uzlaşmaya girmem. Hala gitmiyorsanız artık kendimi tutmayacağım!"
Lider dişlerini sıkıp elini salladı, "Gidelim!"
Sayıları on civarında olan, hala hayatta olabilecek kadar şanslı silüetler yavaşça geri çekildi. Yüzleri Gecegöz'e dönük bir şekilde karanlığın içinde kayboldular.
Gecegöz bir süre orada durup sonunda döndü ve son hızla koşmaya başladı. Siyah bir yıldırım gibi uçuşarak uzaklarda kayboldu.
Gecenin engin karanlığı altında, aniden bir deniz fenerinin ışığı parıldadı.
Magnec