Novel Günleri - Bilgilendirme!

Bölümün tamamını okumak için üye olmalısınız! Üye olmak için tıklayınız.

103. Bölüm Dagmar Meyvesi

Çevirmen: Zakowske / Editor: Valheru

 ‘’Merhaba dostum, Karanlık Orman’da tek başına mı maceraya çıktın?’’ Silahşor Han Shuo’dan epey bir uzaktayken yumuşakça seslendi.

Han Shuo gelenleri çok önceden fark etmişti ve bir ruh çağıran olduğunu açığa çıkarmamak için küçük iskeleti geri göndermişti. Silahşorun sesini duyduğunda kafasını kaldırdı ve kafa salladı, ‘’Evet.’’

Harpya kafasının üzerinden vhoosh sesiyle geçti fakat altı maceracının gençle birleştiğini görünce Han Shuo’nun sabrını sınamayı sürdürmeye cesaret edemedi. Yaşananları gözlemlemek için yüksek bir noktaya uçtu.

Grup üç savaşçı, iki büyücü ve bir okçudan oluşuyordu. Okçu bir kadın elfti ve üç erkek savaşçıdan birisi kıdemli silahşor iken diğer ikisi kalfa silahşordu. Büyücülerden kadın olanı usta büyücü, erkek ise kalfa büyücüydü.

Han Shuo akademide yapılan imtihana katıldıktan sonra, Büyü Birliği ve Şövalye Birliği’nin kullandığı seviyeleri ve sembolleri biraz öğrenmişti.

Büyücüler güçlerine göre cübbelerinin omuzlarına işlenen zarif, küçük bir asaya sahip olurlardı. Acemi büyücüler bir büyü asasına sahip olurdu ve her atılım yapılan seviyede omuzdaki asaya bir yenisi eklenirdi bir büyü asası daha eklerdi. Silahşorların ve şövalyelerin de benzer sıralaması yöntemleri vardı, silahşorlar simge olarak kılıç kullanırken şövalyeler binek kullanırdı.

Grubun cübbeleri Büyü Birliği ve Şövalye Birliği tarafından onaylanmışa benziyordu, zira giydikleri kıyafetlere güçlerini temsil eden semboller işlenmişti. Han Shuo tek bir bakışla gruptakilerin gücünü kolayca ölçebilmişti.

Grup zayıf değildi fakat eğer Karanlık Orman’ın derinliklerine ulaşmak istiyorlarsa, şu anki güçleri pek de yeterli olmayacaktı. Harpya bu yüzden onların peşine düşmeye cüret etmişti. Eğer aralarında uçabilen bir baş büyücü olsaydı, Harpya mümkün olduğunca uzağa kaçar ve onlara saldırmaya cesaret edemezdi.

‘’İsmim Odysseus. Bunlar da yoldaşlarım. Az önce Harpya’yı fark etmiş olduğunu düşünüyorum. Harypa’nın aslında bizi hedef aldığını ancak senin tek başına olduğunu fark edince hedef değiştirdiğini üzülerek söylüyorum.’’

‘’Seviye üç yaratık olan Harpya’larla savaşmak gerçekten zor, zira uçabiliyorlar. Eğer kafana takmazsan, bizimle gelebilirsin. Eğer gücümüzü birleştirirsek Harpya aşağı inip sorun çıkarmaya cesaret edemez.’’ Kıdemli silahşor Odysseus, samimiyetle Han Shuo’ya seslendi.

Kafasını iki yana sallayan Han Shuo bu teklifi bir gülümsemeyle reddetti, ‘’Sorun yok. Siz Karanlık Orman’ın derinliklerine doğru ilerleyeceksiniz ama ben ormanın eteklerine geri döneceğim. Aynı yolda ilerlemiyoruz, dolayısıyla size katılamam.’’

‘’Nasıl buna izin verebiliriz ki? Eğer tek başına devam edersen, Harpya peşini asla bırakmayacaktır. Bence bizimle kalmalısın, yoksa başın büyük belaya girebilir hatta ölebilirsin!’’ Usta kadın büyücü, Afrodit* yumuşakça konuştu.

Diğerleri de Han Shuo’nun geri dönme isteğine karşı çıktılar ama Han Shuo kararından geri dönmedi. Gruptakiler zayıf olmasalar da, sadece okçunun okları Harpya’ya sorun çıkarabilirdi. Uçma kabiliyeti olan Harpya göğe yükseldiğinde, silahşorlar ve büyücüler ona bir şey yapamazlardı.

Han Shuo’nun elinde ise İblisdoğrayan ve arbaletler vardı, ayrıca küçük iskelet kemik çıkıntılarını kullanarak uçabilirdi. Eğer Harpya genç adama saldırmaya cüret ederse, Han Shuo ona büyük bir zevkle acı çektirebilirdi. Han Shuo Harpya’dan korkmuyordu. Bu yüzden maceracıların davetini reddetmiş ve tek başına ayrılmayı seçmişti.

‘’Heh heh, ilginiz için teşekkür ederim ama Harpya’nın beni yakalaması kolay olmayacaktır.’’ Han Shuo bir gülümsemeyle yanıt verdi ve kızarmış balıklarını alıp yürümeye başladı.

Han Shuo’nun sakince ayrıldığını gören maceracılar afalladılar. Kıdemli silahşor Odysseus yoldaşlarına söylendi, ‘’Mesafeden gözlemleyelim. Eğer gerçekten Harpya’yla baş edebilirse, ayrılırız. Edemezse ona yardım ederiz.’’

‘’Kaptan, bu kişi bizi reddetti, bunu yapmak zorunda mıyız?’’ Kalfa silahşor Gordon isteksiz bir ifadeyle söylendi.

‘’Harpya’nın asıl hedefi bizdik ve buraya doğru yöneldiğimiz için de başkalarının başını belaya soktuk. Bence bu sorumluluğu omuzlamalıyız.’’ Odysseus Gordon’a öğüt verdi ve diğerlerini peşinden gelmelerini söyledikten sonra, Han Shuo’yu uzaktan takip etmeye başladı.

Yaklaşık beş dakika sonra, Han Shuo’nun üzerinde daire çizen Harpya bir hamle daha yaptı. Gökyüzünden dalışa geçti ve Han Shuo’ya belli bir mesafe kadar yaklaştıktan sonra, bir çığlıkla birlikte bir kere daha yükseldi. Adeta Han Shuo’nun sabrını sınıyordu.

Han Shuo Harpya’ya karşılık vermedi ama iki eli boş gözükse de, İblisdoğrayan her an havaya fırlayabilirdi ve arbaleti de boyutsal yüzüğünde ateş etmeye hazır bir şekilde duruyordu. Harpya menziline girmeye cesaret ettiği an, Han Shuo tek atışla bu seviye üç büyülü yaratığı öldürebilirdi.

Han Shuo maceracıların her hareketini görebiliyordu. Genç adam iyi kalpliliklerini umursamadı ve sakin bir tempoda ölüm mezarlığına doğru yürümeye devam etti.

Harpya durmaksızın genç adamı denedikten sonra, nihayet kendisini tutamadı ve kıvrılmış keskin pençeleriyle bir kere daha Han Shuo’ya doğru dalışa geçerek, hızlıca kafatasına yaklaştı.

Tiksinç bir koku genç adamın burnuna saldırdı ve etrafını çevreledi. Çoğu kişi bu kokudan bir nefes alınca geçici olarak sersemler ve kafası karışırdı fakat genç adamın bedeni oldukça sağlamdı ve bu kokudan hiç mi hiç etkilenmemişti. Yine de Harpya’nın beklediği gibi sahte bir şekilde sallanmaya başladı, sanki her an yere yığılabilirdi.

‘’Hayır! Harpyanın kokusu nedeniyle kafası karıştı, tehlikede! Kurtarmaya gitmeliyiz!’’ Usta büyücü Afrodit birdenbire haykırırken, maceracılar daha fazla kendilerini gizlemekle uğraşmadı ve saklandıkları çalılıklardan çıktılar. Okçu Harpya’ya deli gibi ok atmaya başlamıştı bile.

Harpya, o anda doğru zamanın geldiğini düşünmüş gibi gözüküyordu. Yerden yedi sekiz metle yükseklikteyken birdenbire Han Shuo’ya doğru atıldı. Bir çift metal pençe gencin kafatasını parçalamak üzereydi.

Han Shuo'nun dudaklarının kenarında soğuk bir gülümseme belirirken, daha da fazla sallanmaya başladı ve Harpya’nın metal pençeleri kafasına ulaşmadan hemen önce geriye kaydı. Hızlıca geriye çekildiği için kafasına uzanan pençeler, havayı yakalamıştı.

Tam Harpya garip garip haykırıp bir hamle daha yapmak üzereydi ki, kızıl parıltılar saçan İblisdoğrayan ansızın havada belirdi ve şiddetli bir güçle Harpya’ya doğru hücuma geçti.

Harpya aniden acı dolu, kısık bir haykırış kopardı ve kanatlarını çırparak, aceleyle havalanmaya çalıştı. Han Shuo ise çoktan arbaletini kavramış ve oku Harpya’nın ince boynuna doğru göndermişti bile.

Bedeninden kızıl ışık saçılırken, Harpya durmadan acı içinde uluyordu. Acı çektiği için bedenini bir türlü dengeleyemiyordu ve doğal olarak ölümcül saldırının yaklaştığını farkında değildi. Arbalet oku şiddetle boynunu deldi ve bedenini geriye savurdu. Yere düştüğü sırada göğe bakma pozisyonunu koruyordu.

‘’Aman, aman tanrım, Harpya’yı avladı!’’ Mesafeyi kapatmaya çalışan silahşor Andrew birdenbire Harpya’nın yere düştüğünü gördü. Manzara onu şaşkına çevirmiş ve haykırmasına neden olmuştu.

Büyüler ve oklarla Harpya’yı indirmeyi planlayan diğer maceracılar da hareketlerini durdurdular ve yerde zayıfça titreyen Harpya’ya bakmaya başladılar, onların da yüzleri hayretle kaplıydı.

Han Shuo Harpya’nın iç organlarını yok etmek için Mistik Buzul Büyüalevi’nin büyüsel alevlerini kullanmıştı. Duman çıkmadı fakat Harpya’nın bedeni hızlıca küle döndü ve çevreye yoğun bir koku yayıldı.

Doğrulan ve üzerindeki tozu silkeleyen Han Shuo, tamamen kızarmış Harpya’nın yanına gitti, nefesini tuttu ve İblisdoğrayan’ı yaratığın bedeninden çıkardı. Daha sonra yaratığın seviye üç büyü çekirdeğini çıkardı ardından iki metal pençesini kesti ve onları boyutsal yüzüğüne kaldırdı.

Seviye üç büyülü yaratıkları halletmek aslında bu kadar kolay değildi, eğer kolay olsaydı maceracıların başı o kadar ağrımazdı.

Harpyalar her zaman bedenlerindeki baskın kokuya ve uçma yeteneklerine güvenirlerdi. Ne yazık ki, bu Harpya'nın avantajları Han Shuo’ya karşı tamamen etkisizdi. Arbalet ve İblisdoğrayan’ın eşsiz güçleri sayesinde, Harpya bu kadar çabuk ve dehşet dolu bir şekilde can vermişti.

‘’Merhaba dostum, gerçekten de oldukça güçlüymüşsün. Görünüşe göre endişelerimiz cidden boşaymış.’’ Odysseus sonunda Han Shuo’ya ulaştı ve neşeyle söylendi.

Maceracılar yardım etme fırsatı bulamasalar da, Han Shuo has iblisler sayesinde bu kişiler hakkında bir anlayış kazanmıştı. Bu kişilerin oldukça iyi insanlar olduğunu anlamıştı. Grubun lideri Odysseus’un konuşması bittiğinde, Han Shuo hafif bir gülümsemeyle onayladı, ‘’Sadece şanslıydım, gerçek gücüm seviyene yakın bile değil.’’

‘’Heh heh, çok mütevazisin.’’ Odysseus nazikçe karşılık vermişti ama Han Shuo’nun sözlerine inanmadığı çok belliydi.

‘’Kaptan, tehlike ortadan kalktığına göre, artık Dagmar Meyvesi’ni aramaya devam etmek için ormanın güney kısımların derinlerine inmeye devam etmeliyiz.’’ Gordon mesafeden geldi ve Odysseus’a doğru söylendi.

‘’Ay, acaba aradığımız Dagmar Meyvesi gerçekten var mı, merak ediyorum. İnsan beynine benzeyen bir meyve, öyle bir şey hiç duymadım!’’ Usta büyücü Afrodit iç çekti.

Han Shuo Afrodit’in sözlerini duyduğu esnada ayrılmak üzereydi ama bu sözler üzerine hemen kararını değiştirdi. Gitmek yerine kafa karışıklığıyla Afrodit’e baktı ve sordu, ‘’Bu Dagmar Meyvesi nasıl bir şey? Neden insan beyni gibi ki? Gerçekten inanılmaz, biraz bahsedebilir misin?’’

‘’Dagmar Meyvesi hakkında her şeyi kaptanımız Odysseus’dan duydum. Bu konuda benden daha bilgili.’’ Afrodit Han Shuo’ya arkadaş canlısı bir şekilde gülümsedi ve Odysseus’u işaret etti.

Odysseus hafifçe gülümsedi, ‘’Sen de mi Dagmar Meyvesi’yle ilgilendin? Heh heh, efsaneler Dagmar’ın insan beyni yemekten zevk alan bir iblis olduğunu söyler. Gömüldüğü yerde çok garip bir meyvenin oluşması mümkündür. Meyve yumruk boyutunda olur ve üzerinden koyu kahve damarlar geçer. Dagmar Meyvesi insan beynine oldukça benzerdir.’’

‘’Dagmar Meyvesi’nin şahane özellikleri olduğu söyleniyor. Sıradan insanlar bu meyveyi tüketirse zihinleri karışır ve delirirler fakat Dagmar Meyvesi bir simyacının eline geçerse ortaya epey değerli bir ilaç çıkabilir. Geçenlerde birisinden bir istek aldım ve Dagmar Meyvesi’ni bulmak için şansımı Karanlık Orman'da denemeye karar verdim.’’

Han Shuo Odysseus’un sözlerini duyduktan sonra birdenbire keyiflendi, zira Chu Cang Lan’ın anıları sayesinde İlahi Beyin Meyvesi denilen bir meyvenin varlığını keşfetmişti. İlahi Beyin Meyvesi’nin insan beynini genişletme gibi bir etkisi vardı. Bu meyve sıradan birisini deliye çevirebilirdi ama Han Shuo gibi Birleşen Ruh Alemi’nde bulunan şeytani gelişimciler bu meyveyi yerse, beyin kapasiteleri ve zihinsel güçleri büyük ölçüde artardı.

Han Shuo İlahi Beyin Meyvesi’nin bu dünyada var olmasının imkansız olduğunu düşündüğü için şimdiye dek meyvenin üzerinde durmamıştı ama Odysseus’un  bahsettiği Dagmar Meyvesi ile ‘İlahi Beyin Meyvesi tam olarak aynı meyveydi.

Han Shuo beyin kapasitesini ve zihinsel gücünü büyük ölçüde geliştirebilecek bir meyveyi ele geçirme fırsatının cazibesine karşı koyamadı. Odysseus açıklamasını bitirdikten sonra daha fazla düşünmedi ve direkt sordu, ‘’Ben de sizinle Dagmar Meyvesi’ni aramak isterim, sorun olur mu?’’

Odysseus ve grubu Han Shuo’nun sözlerinin ardından birbirlerine baktılar. Hepsi son derece şaşırmıştı, zira Han Shuo’nun böyle bir öneri sunacağını düşünmemişlerdi.

*Buradaki Afrodit ve Odysseus muhtemelen çoğunuzun bildiği Yunan mitolojisinden isimler, tabii bir alakaları yok. Kafanızın karışmaması için belirteyim dedim :)

 

Çevirmen notu
(2/2)
Güzel aksiyon yolda, hazırda durun!!