Novel Günleri - Bilgilendirme!

Bölümün tamamını okumak için üye olmalısınız! Üye olmak için tıklayınız.

81. Bölüm Kurtarma

Çevirmen: Lydiara / Editor: T4icho

Yamyam, çivili silahını sallayıp yakındaki heykelleri peynirden yapılmışçasına parçalara ayırdı.  Gökdoğan saldırıyı atlatmıştı, ancak darbenin yol açtığı güç onu bir şimşek gibi çarpıp yere yıktı.

“Aaaaaooogghhh!”

Gökdoğan'a kaçma fırsatı vermedi. Canavar kükreyerek başka bir darbe atmak için sopasını kaldırdı.

Yerde çaresizce yatan oğlan tabancasını belinden kapıp ateş etti. Bundan sonra olanlar onu şok etti; yamyam büyük olduğu kadar, doğaüstü bir çeviklikle de hareket ediyordu. Sopasını yüzünün önüne çekerek gözünü hedefleyen mermiyi saptırdı. Demir sopadan sıçrayan kıvılcımlar Gökdoğan ile alay ediyor gibiydi.

O*ospu çocuğu! Bu lanet olası ucube çok iyi!

Gökdoğan, şeytan çıkarıcı asası ile uğraşmadı. Onunla bir darbe isabet ettirebilse bile, bu şeye karşı gıdıklamaktan daha fazlası olmayacağına dair şüpheleri vardı. Fakat eğer onun sopasının menzili içinde kalırsa, parçalara ayrılacağından emindi. Bu düşman onun başa çıkabileceğinden çok daha güçlüydü.

Yamyam sopasını tekrar kaldırdı. Gökdoğan umutsuz bir yılan gibi sağa doğru kaymaya çalışıyordu.

Gökdoğan nereye sürünse gürültülü darbe seslerini yarım adım geriden takip ediyordu. Taşlar parçalandığından üstüne molozlar yağıyordu.

Maymuna benzeyen avı her seferinde elinden kaçtığında yamyam daha da öfkeleniyordu. Onun bükülmüş ağzı, dağları bile titretecek kükreyişler çıkarıyordu. Gökdoğan'ı kovalarken sopasını çok daha hızlı sallamaya başladı. Sopa, çocuğun kafatasına doğru yöneldi ve onun bundan sıyrılabilmesi imkansızdı.

Boom!

Çivili sopa yere çarptı ve yakındaki taş heykelleri titreyip çatlamaya zorladı. Fakat yamyam, silahını kaldırdığında açtığı çukurda hiçbir şey bulamadı. Beklediği vıcık vıcık et ve kan yığını orada değildi. Boğazından şaşkın bir hırıltı geldi.

Zavallı kıt beyni, insana ne olduğunu anlayamamıştı!

Diğer yamyamlar şimdiye kadarki saklandıkları yerlerden ortaya çıkmışlar, ileri karakol askerlerine saldırıyorlardı. İçlerinden biri grubun üstüne, sopası önde bir gergedan gibi hücum etti ve insanlar silahlarını körü körüne ateşleyerek tepki verdiler. Fakat ne yay ne de silah canavar mutantın zırhını delmeye yetti. İleri karakoldan birçok asker keskin nişancıydı; onların gözlerinin içine kurşun sıkabiliyorlardı, ama hedefleri de en az onlar kadar yetenekliydi. Hücumun ortasında, hayati önem taşıyan bölgelerini korumak için silahlarını kullandılar.

Yamyam, kurşun selinin içinden geçip talihsiz insan grubuna daldı. Muazzam demir sopa ve onu kullanan dev yaratık üzerlerine çöktü.

Bang!

Parçalanmış bir vücut havada süzülüp yarı çökmüş heykellerden birine çarptı. Ceset, kırık bir bebek gibi yere düştü ve daha önceden heykelin bulunduğu yerde bir çukur açtı.

"Kaçın!"

Kafatasının arkasına bir sopa çökmeden önce asker bu kelimeyi haykırmak için anca zaman bulmuştu. Kemik parçaları, kırılmış cam gibi her yöne uçuyordu, ancak sopa işine devam ediyordu. Asker parçalanarak dümdüz olmuştu. Zırh, silahlar, kıyafetler ve et ezilmiş, ayırt edilemez bir karmaşaya dönmüşlerdi.

Bu yaratıkların her biri korkunç derecede güçlüydü! Bu ileri karakol askerlerinin onlara karşı yapabilecekleri hiçbir şey yoktu!

Artemis düşmanının zehrine maruz kaldıktan sonra, yerde uyuşmuş bir şekilde yatıyordu. Vücudunu hareket ettiremese de aklı keskindi. Çevresinde olan her şeyi görebiliyor ve anlayabiliyordu. Güzel yüzü öfke ve pişmanlıkla büzülmüştü. Semender'i hafife almıştı ve şimdi bu onun ve beraberinde getirdiği herkesin ölümü anlamına geliyordu.

“Semender, seni s*k kafalı pislik! Demek şimdi fevtlerin o*ospusu oldun, ha? Kahrolası hain!”

"Ben mi? Bir hain mi? Bunu sen söyleyince ironik gelmiyor mu?” Semender'in boğuk sesi küçümsemeyle doluydu. “Çokbaşlı Yılan’ın uşaklarından biri olduğu için sorun olmazdı, ama bir iblis avcısını da karıştırmak ha? İleri karakolu savaşın eşiğine getirdin, kahrolası hain sensin! Avcı, biz çorak arazilileri piyon olarak, kullanıp atabileceği araçlar olarak görüyor. Gerçekten herhangi birimizi umursadığını mı sanıyorsun?”

Artemis’in buna söyleyebileceği bir şey yoktu.

Semender, ileri karakolun en yaşlı gazilerinden biriydi. Çokbaşlı Yılan ortaya çıkıp iktidara gelmeden önce on yıl boyunca orada yaşamıştı, ama eski lider onu asla yetkili bir konuma getirmemişti. Çokbaşlı Yılan, bu adama güvenmiyordu.

Semender, öfke dolu bir yüzle Artemis’e bağırdı. “Hayatımın yarısını karakolda yaşadım. İnşa edilişini, gelişimini ve nüfusunun artışını izledim. Burayı herkesten daha çok seviyorum ve evime asla ihanet etmem! Aksine, yaptığım her şey ileri karakolu felaketten kurtarmak içindir. Sen ve yanındakiler gelip onu bir araç olarak kullanmak istediniz. Açgözlülüğünüz ve hırsınız, çorak arazilerin bu güzel mücevherini kirletti! ”

Artemis dişlerini sıktı. "Ne yapacaksın?"

“İleri karakolun gerçek bir lidere ihtiyacı var. Çorak arazilere gerçek barışı getirebilecek biri.” Sesi soğuklaştı. “İblis avcısına gelince mi? O kendini beğenmiş o*ospu mu? Onu geberteceğim!”

Artemis alaycı bir kahkaha patlattı. “İblisin s*klediğini mi sanıyorsun? O aşağılık, ileri karakolu kendi kişisel çiftliğinden başka bir şeye dönüştürmeyecek. Sence Çokbaşlı Yılan niye bağımsızlık için savaşıyordu? Tam bir gerzeksin. Hahahaha!”

Semender'in gözleri karardı ve kin bürüdü, onuru kırılmış bir adam gibi dimdik ayakta durdu. Artemis’i acımasızca tekmeledi, tekmeleri öyle sertti ki kadın kan tükürüyordu. “Kapa çeneni, aptal sürtük! İleri karakol bir iblis avcısının eline düşeceğine bir çiftlik olsun daha iyi!”

Beş dakikadan daha az bir sürede heykellerin çevresi kanla kaplanmıştı. İleri karakoldan tek bir savaşçı bile sağ kalmadı.

On yamyam yürürken, ayak sesiyle yeri titretiyorlardı. Semender onlara güvenmiyordu, yamyam sadece fevt kuvvetlerinin elitleri olan bu 15 metrelik mutantlara verilen isimdi. Özellikle bu on, en iyileriydi. Eğer ona düşman olurlarsa, Semender onlardan sadece biriyle dövüşebilirdi.

Onlardan biri hala yerde hareketsiz yatan Artemis’e doğru yöneldi.

“Hayır, o hala faydalı olabilir.” Semender'in sesi maskesinde cızırdadığı için garip ve canavarsıydı. “Burası güvenli değil, gidelim.”

Yamyam öfkeyle burnundan soludu.

Gökdoğan heykellerden birinin arkasına saklanıp her şeyin yavaş yavaş su yüzüne çıkmasını izliyordu. Semender şu an Artemis'i öldürmek isteseydi, Gökdoğan'ın elinden hiçbir şey gelmezdi. Onu kurtaramazdı, adamın emrinde bu canavarlar varken imkânsızdı. Sadece kendini öldürtmeyi başarabilirdi.

Semender Artemis'i alıp gitti. Gökdoğan derin bir iç çekti.

Geri dönüp Kanlı Kraliçe’ye söylemeli miydi? Yeterli zaman olmamasından korkuyordu ve eğer buradan ayrılırsa onları tekrar bulabilecek miydi? En kötüsü, fevtlerin vahada yeniden ortaya çıkmalarıydı. Bu hayra alâmet değildi.

Artemis tam bir ahmaktı, ama Yeşilarazi İleri Karakolu'nun da lideriydi! Şu an kaçırılması için en kötü zamandı, Gökdoğan onu geri almak zorundaydı!

Gökdoğan kafasında seçenekleri tarttı. Doğrudan bir saldırı söz konusu değildi; başarı şansı neredeyse sıfır olduğu için bu resmen bir intihar olurdu. Fakat bir karar vermek zorundaydı ve bu yüzden kararını verip Semender'i takip etmeye koyuldu.

Maskeli adam bilge sayılmazdı, iki saatten beri yamyamlara vahada önderlik etmeye devam ediyordu. Gökyüzü kararmaya başlamıştı ve kısa bir süre sonra akşam oldu.

Semender ileri karakol askerlerinin olaydan haberdar olduktan sonra bile, onların peşine düşmeyeceklerini düşünüyordu. Geceleri vaha çok tehlikeliydi. Yamyamlar bile risk almak istemiyorlardı.

“Mola veriyoruz, on beş dakika!”

Semender, Artemis'i yakındaki bir ağacın dibine bıraktı ve birkaç yamyama ona göz kulak olmalarını emretti. Kadın savaşçı hala vücudunu hareket ettiremiyordu. Bu arada Semender, insan yiyen ağaçlar tarafından kapılmadan, bir miktar su için yakındaki bir dereye yeteri kadar nasıl yaklaşabileceğini düşünüyordu.

Aniden…

Çalıların ardından bir hırıltı yükseldi, ardından her yandan ayı benzeri siluetler çıkageldi. Semender yirmi yılı aşkın bir süredir ileri karakol sakiniydi, bu yüzden vahanın içinden geçen en iyi yolları biliyordu. Bu bölüm, dehşetli ayıların avlanma yeri olmamalıydı. Neden normal bölgelerinin dışında görünmüşlerdi ki?

Toplamda dört veya beş tane dehşetli ayı vardı. Eski günlerdeki türlerden çok farklıydılar. Hala ayılardaki tanınabilir özelliklere sahiplerdi, ancak iki kat daha büyüklerdi, zırh kadar kalın postları vardı ve bir adamı ikiye bölecek kadar güçlüydüler.

Yamyamların birçoğu, dehşetli ayılara kendilerine özgü hırıltılarla meydan okurcasına cevap verdi.

Vaha yaratıkları kötü mizaçlarıyla bilinirdi. Düşmanlarının tehlikeli olduğunu bilmelerine rağmen, hiçbir zaman zayıflık göstermezlerdi… ve böylelikle dehşetli ayılar kükrediler ve birkaçı doğrudan yamyamlara saldırdı. Aniden iki büyük canavar grubu birbirine girdi.

Bu elbette Gökdoğan'ın marifetiydi.

Ayıları buraya yönlendirmiş, sonra da kutsal emanet pelerinin yardımıyla saklamıştı, ayılara kendi düşmanlarından başka bir hedefi bırakmamıştı. Şimdi yamyamlar tamamen ayılara odaklanmışlardı, Gökdoğan da gizlice Artemis'in yattığı yerin arkasına doğru emekledi. Yavaşça onu omzundan dürtüp kulağına fısıldadı. "Hey. İyi misin?"

“Yuh artık? Sen ölmedin mi?!”

Gökdoğan onu omzunun üstüne attı. Görünmezlik artık anlamsızdı, bu yüzden emanetin gücünü yönlendirmeyi bırakarak ileri karakola koştu.

Semender, dehşetli ayılarla mücadeleye girmemişti, o yüzden Artemis'in götürüldüğünü hemen gördü. Kaşlarını çattı. "O*ospu çocuğu! Biri onu aldı. Onların peşinden gitmeliyiz!”

Gökdoğan koşmaya başlayalı beş dakikadan fazla olmamıştı ki hızla yaklaşan ayak seslerini duydu. Artemis onun omzunun üzerinden ters ters bakıyordu. “Semender'i geçemezsin. Beni unut ve git buradan!”

Semender elini savurdu ve dört ya da beş ok onlara doğru hızla uçmaya başladı. Onlar zehirliydi ve Gökdoğan biliyordu ki eğer onlardan biriyle vurulurlarsa işleri biterdi. Sıyrılmak için olabildiğince çok duyusunu kullandı, ancak onlardan biri doğrudan Artemis'e yönelmişti. Gökdoğan dişlerini sıkıp etrafında dönüp kendini kalkan olarak kullandı. Artemis’in ağzı beş karıştı. "Delisin sen!"

Elbette değildi. Ok hedefini buldu ama Gökdoğan’ın kutsal emaneti pelerinini delemedi! Bir yara bırakacak kadar sert çarpmıştı ama zehrini veremedi.

Gökdoğan ve Semender hantal hantal yürüyen yamyamlardan daha hızlıydılar. Bazıları hala dehşetli ayılarla savaşıyorlardı ve insan liderleriyle birlikte yola çıkanlar birkaç dakika sonra geride kalmışlardı.

Az önce sergilemiş olduğu gibi, Semender sadece hızlı değildi, aynı zamanda ok atma konusunda da ustaydı. O hayatta olduğu sürece kaçamazlardı. Başka bir seçeneği olmayan Gökdoğan durup Artemis'i yere indirdi. Dönerek, şeytan çıkarıcı asasını çekip Semender'e tehditkâr gözlerle baktı.

“Hıh. Kendine bir baksana, evlat. Bıyıkların bile terlememiş ve benimle dövüşmek mi istiyorsun?”

Gökdoğan'ın cevabı iki ayağı üzerinde kendisini ileri itmek oldu… ve sonra aniden ortadan kayboldu.

Semender inanamayan gözlerle boş havaya baktı. Bir dakika sonra kötücül bir rüzgâr ona doğru esti, ama kendisini korumak için tepki gösterene kadar çok geç olmuştu. Metal bir asanın üç bıçaklı ucu göğsüne saplanmıştı.

Çok açık ki, Gökdoğan'ın yetenekleri ve hızı onun tahmin ettiğinden çok daha büyüktü.