Novel Günleri - Bilgilendirme!

Bölümün tamamını okumak için üye olmalısınız! Üye olmak için tıklayınız.

68. Bölüm Operasyon İfrit-Avcısı

Çevirmen: Lydiara / Editor: T4icho

Gökdoğan, sabah güneşinden önceki bir çiy damlası gibi sessizce kaybolmuştu. Birdenbire yok olmak kadar doğaüstü olan bir şeyi, sıradan bir insan yapamazdı; yani bu çocuk da bir iblis avcısı mıydı?

Çokbaşlı Yılan, Yılandiş ve Artemis kesinlikle şok olmuşlardı. Gözleri onları aldatıyor muydu?

Aslan Yürekli, Gökdoğan'la ilk tanıştığında tek bir darbeyle bir adamı öldürmesine tanık olmuştu. Bu hödük güçsüz biri değildi ama yine de hayrete düşmüştü. Onda özel bir şeyler olduğunu biliyordu, ama gücünü kullandığı asaya borçlu olduğunu düşünmüş, bu konuya fazla kafa yormamıştı. Şimdiyse bu tanık olduğu şeyin iblis avcılarının efsanevi gücü olması gerektiğini düşünüyordu. Bu sıradan çocuk, o kutsal tarikatın gücünü kullanıyordu. Neredeyse inanılmaz bir şeydi bu!

Bu manzara Mantis ve Kanlı Kraliçe de hayret ettirmişti, ancak onlar farklı nedenlerle şaşırmışlardı.

İkisi de Gökdoğan ile daha fazla zaman geçirmişti ve onun neler yapabileceğini biliyordu. Çocuk, ortalamaydı, kalabalıktaki herhangi bir yüzdü, ileri karakolun elit bir dövüşçüsünün becerilerinin yanına bile yaklaşamazdı. Fakat yine de, onunla Panter arasında büyük bir yetenek farkı olmasına rağmen, çocuğun da kendine özgü yetenekleri vardı. En azından karşılık verebiliyordu.

Gökdoğan’ın hızı, gücü ve tüm yetenekleri görünüşte önemli ölçüde artmıştı. Bir gecede kelimenin tam anlamıyla nasıl bu kadar değişmiş olabilirdi ki?

Onlar buna bir cevap bulamadan bir çığlık havayı deldi. Gökdoğan’ın şeytan çıkarıcı asası, havada belirmiş, Panter’in karnına doğru fırlamıştı. Savaşçı sailerini çapraz tutarak sıkıştırıp onu yakaladı. Çeliğin tiz sesleri arasında, asanın keskin ucu onun deri zırhını deldi. Bir an sonra ise etini delecekti.

Whoosh!

Gökdoğan asasını geri çekip sola feyk attı. Asayı tepeden aşağıya indirdi.

Panter tekrar silahlarının yönünü değiştirdi. İkisinin silahları yüksek sesle ortada buluştular ve darbeyle titreşen güç Çokbaşlı Yılan'ın bizzat seçtiği bu adamı huzursuz etti. Gökdoğan bir hayalet gibi kaybolup başka bir yerden ortaya çıkarak ölümcül bir şekilde saldırıyordu. Pelerini onu görünmez yapıyor ama aynı zamanda çocuğa bir hız patlaması aşılıyordu, bu da onu ve Panter’e hız açısından denk hale getiriyordu. Gökdoğan’ın saldırıları, gelgitler kadar yılmaz bir şekilde gelmeye devam etti.

İkisinin silahları beş ya da altı kez daha aynı noktada tiz seslerle buluşmuşlardı.

Panter yavaş yavaş dezavantajı ortadan kaldırmaya başlamıştı. Hedefini göremiyordu, bu yüzden gözlerini kapattı. Görüşün dikkatini dağıtıcılığı olmadan, saldırıların nereden geldiğini belirlemek için rüzgârın girdaplarını ve hareketlerin ıslıklı sesini kullanıyordu. Gökdoğan'ın görünmezliği sıkıntıydı, ancak Panter gibi deneyimli birisini yenmek için bundan daha fazlası gerekiyordu.

Gökdoğan şiddetli saldırısı hiçbir şeye yaramadı ve rakibinin savunması daha da içinden geçilmez bir hale gelmeye başladı. Gökdoğan daha fazla dayanamadı. Emanetin gücü tükenince sahip olduğu tek avantajı kaybedecekti.

Tüm güçle saldırma vakti!

Gökdoğan havaya sıçrayıp ayaklarını yakındaki bir duvara koydu. Bir zemberek gibi kıvrıldıktan sonra, duvardan bir ok kadar hızla ileri fırladı. Arkasındaki tüm momentum ile şeytan çıkarıcı asasını Panter'in boynuna doğru savurdu.

Panter gelen saldırıyı hissetti. Dudaklarının köşesinde alaycı bir gülüş belirdi. Sağ kolu, bütün vücuduyla birlikte etrafında döndü, gizli saldırıyı engellemek için hareket ederken sai, şimşek kadar hızlıydı. Sol eli, yarım saniye sonra öldürmek için harekete geçen bir engerek yılanı gibi Gökdoğan'ın göğsünün bulunduğunu varsaydığı yere doğru silahını kaldırdı.

Çocuğun işi bitmişti! Ona yardımcı olan garip numaraları vardı, ama sonuçta tecrübesi eksikti.

O anda, Gökdoğan hayvani bir şekilde kükrerken, şeytan çıkarıcı asadan doğal olmayan bir güç akımının patlayacağını kim tahmin edebilirdi ki? Silahın üç bıçaklı başı inanılmaz bir hızla dönmeye başlayıp Panter'in bloğuyla o kadar sert bir şekilde buluştu ki onun silahını neredeyse elinden savuracaktı.

Ne oluyor be?!

Bu bir asa değil, diye düşündü Panter. Daha çok elektrikli testereye benziyordu. Diğer saisini erkenden yukarı kaldırmak zorunda kaldı ve ikisini de kullanarak asayı aralarında yakaladı.

Çarpışma sırasında sürtünme, salonu kıvılcımlarla aydınlattı. Seyirciler neredeyse kulaklarını seslerden korumak zorunda kaldılar.

Panter’in şansına, saileri kaliteliydi. Darbenin şiddetine rağmen kırılmadılar, ancak Gökdoğan’ın asasından daha fazla güç akarken, Panter şişlenmemek için daha fazla mücadele etmek zorunda kaldı.

Gökdoğan'ın gözlerindeki kanlı damarlar gittikçe artıyordu. Vücudundan güç akarken kasları şişiyor, metanetini yepyeni bir seviyeye getiriyordu. Asanın tüm gizli kuvveti zirveye ulaştı ve aniden sarsıcı bir elektrik şoku ortaya çıktı.

"Cehennemin dibine git!"

Her iki sai de paramparça oldu!

Panter kesme parçalarını bıraktı ve şok dalgası çarptığında onu havaya fırlattı. Ancak adam uzman bir katildi ve havaya savrulduğu sırada ustaca birkaç ters takla attı. Dönüşlerin ortasında belinden bir hançer çıkardı ve yere düştüğü an bir kez daha saldırmaya hazırlandı.

"Yeterli!"

Çokbaşlı Yılan'ın bağırışı, dövüşü sona erdirdi. Gökdoğan yeniden ortaya çıktı, ter içinde ve nefes nefeseydi. Psişik enerjisi tükenmişti. Panter'in baş parmağı ile işaret parmağı arasındaki deri yarılmıştı ve taze kan sızdırıyordu. Kıyafetleri yırtılmış ve kesilmişti ve darbenin gücü bazı hafif iç yaralanmalara neden olmuştu. Yine de Panter dövüşe devam etmeye hazırdı.

Gökdoğan üstünlüğe sahip görünüyordu, ancak dövüşe devam etselerdi, çocuğun sağ çıkıp çıkmayacağı belli değildi. Ancak onun bitkinliği bir rol oynamadan önce mücadele bitmişti ve şimdi Yılandiş'in söyleyecek hiçbir şeyi yoktu.

Artemis, Gökdoğan'a parlak ve meraklı gözlerle bakıyordu, görüş alanına bir musibet tavşanı giren bir çürükurt gibiydi. “Bu küçük kardeş, dişsiz gibi görünüyor, ama sen genç birine göre bayağı cesaretlisin. Senin gibi yetenekli erkekleri severim, başka hangi… yeteneklere… sahip olabileceğini merak ediyorum.”

Tek bir kelime edilmemişti, ancak Artemis belli belirsiz kendi canına kastedildiğini hissetti.

Kanlı Kraliçe'nin soğuk bakışlarıydı bu. Artemis onun üzerindeki baskısını hissedebiliyordu. Parmağını bile kaldırmadan bu genç kadına denk olmadığını anlamıştı.

Bu leziz çocuk onun sevgilisi miymiş, diye merak etti. Çok yazık!

Çokbaşlı Yılan elini sallayarak konuyu kapattı, “Herkes otursun.”

Gökdoğan, şeytan çıkarıcı asasını belindeki eğreti kılıfına geri koydu ve nefret dolu gözlerini Yılandiş'e dikip Kanlı Kraliçe'nin yanına oturdu.

Çokbaşlı Yılan, tüm şaşırtıcı etkileşimler hiç olmamış gibi devam etti. “Nihai hedefimiz, ipleri elinde tutan iblisi öldürmek. Ama bunu yapmadan önce, teğmenlerinin icabına bakmalıyız.”

“Ah, siz erkekler çok sıkıcısınız. Birkaç yüz bodur adam var, gerçekten o kadar da tehdit oluşturuyorlar mı?” Kadının sesi alaycıydı. “İleri karakolda bulunan binlerce askeri örgütleyip onların etrafını kuşatırız sonra oldu da bitti işte!”

Çokbaşlı Yılan'ın gözlerinden hızla soğuk bir ifade geçti. “Artemis, soru sorulmasını ya da sözümün kesilmesini sevmediğimi biliyorsun. Özellikle astlarımın emirlerimi tahmin etmesinden nefret ederim. Bunu yapan bir sonraki kişinin dilini keseceğim, kolunu bacağını da biçip onu sülük çukuruna atacağım.”

Artemis gönülsüzce omuz silkti ancak daha fazla bir şey söylemedi.

“Yanlarında pek fazla adam getirmediler, ama ileri karakolun her tarafında muhbirleri olduğuna emin olabilirsiniz. Büyük çaplı bir operasyon deneyecek olursak, bir mil öteden fark edip biz harekete geçmeye fırsat bulamadan kaçarlar.” Devam etmeden önce bir an duraksadı. “En fazla birkaç yüz güvenilir asker kullanabiliriz. Böylece avımızı korkutup kaçırmayacağız.”

Çokbaşlı Yılan'ın endişeleri sağlam bir temele dayanıyordu, çünkü ileri karakolun yöneticisi o olmasına rağmen kesinlikle her yerde iblisin casusları gizleniyordu. Bunu büyük bir işe çevirirlerse, casuslar, iblisin teğmenlerini uyaracaklar ve onlar da ellerindeki fırsatı kaçıracaklardı. Eğer o üç mutant ellerinden kurtulup da, efendilerine geri dönerlerse, onlarla savaşmak çok daha zor olurdu.

Yılandiş konuştu. "Planın nedir?"

“Onlar iblis avcısını öldürmeyi amaçlıyor. Bu demektir ki elimizde bir yem var.” Çokbaşlı Yılan, Kraliçe ve Gökdoğan'a dikkatlice baktı. “Onları etraflarını kuşatabileceğimiz bir yere çekip tek seferde onların adamlarından kurtulacağız.”

Kimse bir fikir önermedi. Sessiz oy birliğinin ortasında Çokbaşlı Yılan parmaklarını kütletti.

Hizmetçiler, bir balık sürüsü gibi düzenli bir sırayla içeri girdiler. Öndekinin elinde muazzam bir şişe likör vardı ve geri kalanları çeşitli büyüklükteki tabaklar taşıyorlardı. Hassas şarap bardakları takdim edildi. Çokbaşlı Yılan büyük şişeyi kendisi aldı, mantarı çıkarıp bardakları doldurdu. Hizmetçiler daha sonra onları alıp alkolü diğerleri arasında dağıttı.

"Birlikte içelim! İşimiz bittiğinde, size cömertçe davranacağımdan emin olabilirsiniz.”

Hepsi kadehlerini kaldırıp içindekileri bir yudumda bitirdi.

Gökdoğan, içkiyi yudumlarken kullanılan meyve ve sebzelerin tadını alabiliyordu. Gerçekten de Karabayrak İleri Karakolu'ndaki paralı askerlerin yaptıklarından çok daha iyiydi.

Günün kalanında dinlendiler, yarın operasyon başlayacaktı. Herkes hazırlanmak için kendi yoluna gitti.

Aslan Yürekli, karısının ve çocuklarının yanında döndü, oğlu meyve kesiyordu ve karısı da kızlarına bakıyordu. Küçük kızın gözleri açık ve parlaktı. Uyanıktı.

Aslan Yürekli elindekini bırakmak için bile duraksamadan onun yanına gitti. "Nasıl hissediyorsun? Canın acıyor mu?"

Kız uykulu bir şekilde gözlerini kırpıştırdı ve babasına baktı. “Hayır, baba, canım yanmıyor. Biraz meyve yedim, çok güzeldi.”

Oğlu mutlu bir şekilde yanlarına geldi. “Burayı sevdim, temiz ve bir sürü güzel yiyecekleri var. Sen yokken kimse anneme kötülük yapmadı.”

“Eğer burayı beğendiyseniz, öyleyse burada kalırız.” Aslan Yürekli'nin yüzünde keyifli bir gülümseme belirdi. “Yapmam gereken bir şey daha var, o zaman istediğimiz kadar kalabileceğiz.”

Karısı nazik ve kaygılı bir yüzle ona döndü. “Çokbaşlı Yılan’la çıkacağın görev tehlikeli mi?”

Aslan Yürekli başını sallayıp güven verici bir şekilde elini sıktı. “Şimdi endişelenme. Ne olursa olsun geri döneceğim. Ailemiz sonunda güvende. Kendimi öldürtmeye niyetim yok.”

Kadın başını salladı. "Sana güveniyorum!"

“Ben gidip yiyecek güzel bir şeyler getireceğim. Ufaklık gittikçe iyileşiyor, onu güçlendirmeliyiz.”

Aslan Yürekli dışarı çıkmak için kapıyı açtı, ama kara bir siluet yolu kapatmıştı. Aslan Yürekli’nin karşısında çocuk gibi küçüktü. Bu Gökdoğan ile dövüşen adamdı, Panter.

Aslan Yürekli kaşlarını çattı. “Burada ne işin var?”

“Gerçekten çok hoş bir ailen var, bu kıskanılacak bir şey.” Gizemli bir yorum yaparken Panter'in gözleri odanın içinde gezinmişti. “Çokbaşlı Yılan, göreve yarın başlayacağımızı söyledi, bu yüzden yanlışlıkla planın sürprizinin bozulmayacağından emin olmak için kimsenin dışarı çıkmaya izni yok.”

 “Sadece yiyecek bir şeyler alacağım.”

"Ah. Seninle geleyim."

“Hıh, her neyse.”

İki adam birlikte depoya doğru yürüdüler.

İçeri girdiğinde Aslan Yürekli başka birini görüp donakaldı. Panter de onun hemen arkasında durdu.

 ***

Bu sırada, yakındaki Gökdoğan'ın odasının dışında, dolgun figürlü bir siluet koridor boyunca yürüyordu. Bu, kışkırtıcı ve çekici çorak arazili bir kadındı ve yüzündeki bakış aç bir kurt hissi veriyordu.

Birçok erkekten haz almış biriydi, ama asla bu kadar taze ve yumuşak bir avı olmamıştı.

Artemis'in ağzı sulanıyordu.

Fakat tam da Artemis, Gökdoğan'ın odasına kapıyı açmaya hazırlanırken, vücudundaki bütün tüyler, korkmuş bir kedininki gibi diken diken oldu. Koridorda çığlık atan, ateşten bir kuştan kaçınmak için tam zamanında yana kaçtı. Kuş onun yarım saniye önce durduğu yere düşüp alev aldı. Yoğun sıcaklık kadının yüzünü kızartmıştı.

Kahretsin! Kahretsin! Artemis kesik ve acı bir şekilde haykırarak koridordan ok gibi uzaklaştı.

Gökdoğan başını odadan çıkardı. "Neler oluyor…? S*ktir, ateş!”

“Sorun yok.” Kraliçe'nin yapay olarak boğuklaşmış sesi koridordan duyuldu. “Sinir bozucu bir sinek etrafta vızıldıyordu da, şimdi gitti.”

Gökdoğan kapısının önündeki tuğlalara bakakaldı, kömür gibi simsiyah olmuşlar ve sıcaktan çatlamışlardı. Sineklerle baş etmek için amma da ilginç bir yolu vardı!

Kanlı Kraliçe arkasını dönüp geldiği yere geri yürüdü. "Ben gidiyorum."

"Bir saniye bekle."

"Ne var?"

“İçimde kötü bir his var…” Gökdoğan ona ciddi bir ifadeyle bakıyordu. “Yarın işlerin iyi gideceğini sanmıyorum. Bir şeyler doğru gelmiyor. Dikkatli ol."

Kraliçe durdu ve sonra koridorda uzaklaşmaya devam etti. "Saçmalık. Sen kendin için endişelen!"