Novel Günleri - Bilgilendirme!

Bölümün tamamını okumak için üye olmalısınız! Üye olmak için tıklayınız.

81. Bölüm Yer altı Mağarası Labirenti

Çevirmen: Tomato / Editor: Venus

''Kapı mı?''

Oleg arkasını döndü ve Fei'nin görüşünün olduğu tarafa doğru yönünü çevirdi. Hızlı bir şekilde Fei'nin ne düşündüğünü anlamış ve derhal cevap vermişti, ''Majesteleri, Hapishane - Su Zindanı tamamıyla bir yer altı mağarası labirenti değil. Kapının arkasında sonu olmayan bir geçit var, kimse onun nereye gittiğini bilmiyor. Bazı insanlar keşfetmek için o geçide giriş yapmış olsa da, hiçbiri canlı dönmedi. O geçit son derece tehlikeli, bazıları orada devasa bir labirent olduğunu söylüyor, bazıları ise orada insan yiyen, cehennemden inmiş korkutucu yaratıkların olduğunu iddia ediyor. Her halükarda, bu kapı henüz inşa edilmemişken, onun ardından gelen korkutucu uluma ve kükreme sesleri her gün duyuluyordu. Daha sonra da ani ve büyük bir çekim kuvveti oluşuyor ve koridorlardaki insanları içeriye çekiyordu... Daha fazla ölümü engellemek için, sizden önceki kral; yani sizin babanız ustalara büyük, demir bir kapı yapıp onun arkasındaki koridoru mühürlemeleri için emir verdi ve krallıktaki herkese oraya girmeyi yasakladı.''

Oleg konuşurken, bir yandan da huzursuz bir şekilde o büyük siyah demir kapıya bakıyordu.

Fei kafa salladı. Sakin bir tavrı vardı, ama galiba şu ankinden daha fazla şok olmuş olamazdı. Oleg'in belirtmelerine göre bu devasa Hapishane - Su Zindanı sadece bir yer altı mağarasının parçasıydı, hatta belki de yalnız onun minik bir parçasıydı.

Bu son derece çılgıncaydı. ''Gerçekten de kim inşa etti bu yer altı mağarasını?'' Fei bir yandan içinden geçinirken, bir yandan da bu devasa ve akılalmaz labirent mağarası ile Chambord Kalesi'nin kocaman ölçekli yapıları arasında içten içe bir bağ kurmasını engelleyemiyordu. Ani bir şekilde bir düşünce belirmişti kafasında, ''Chambord Kalesi'ni inşa edenler, acaba bu yer altı mağarasını da mı oluşturdu?''

Fei, belli belirsiz bir şekilde Chambord Kalesi'nin bu yer altı mağarasıyla aynı olduğunu hissetmişti. Sadece küçük bir parçasını ortaya çıkarmıştı. Bilinmeyen, gizemli bir hazine sanki zamanla tozla kaplanmıştı. Bu alanın sırları henüz kimse tarafında keşfedilmemişti ve sadece, ortaya çıkarılmak için bekliyordu.

O anda, Fei'nin merakı gerçekten de tavan yapmıştı.

Daha sonra biraz zaman harcayıp kafa yorarak, bu siyah kapının arkasındaki gizemli koridora ulaşıp gerçekten de bu yer altı mağarası labirentinde hangi sırların saklandığını çözmeye karar vermişti.

Konuştukları gibi Oleg, Fei'yi koca yeraltı salonunun ilk katındaki geniş ve açık bir taş odaya götürmüştü. Oda tam olarak dayalı döşeliydi. İçerideki meşaleler nemli ve serin havayı biraz ılıtıyordu. Fei ileriye doğru yürümüş, arkasında siyah renkli ahşap bir masa olan, yumuşak ve siyah bir kürkle kaplanmış bir taş sandalyeye oturmuştu. Daha önce ihmal ettiği şeyleri düşünüyordu...

Aniden, ''Bam! Bam!'' sesleri duyulmuştu odada. Sesler, birbirlerine vuran demir parmaklıklardan geliyorlardı ve yerde sürüklenen demir sandalyelerin oluşturduğu çınlama sesleriyle birleşmişlerdi. Brook sonunda arkasında birisiyle birlikte geri gelmişti.

''Majesteleri, Peter Cech'i getirdim.'' Brook konuştu ve selamlarını sundu.

Fei, Brook'un epey bir hayranlığını ve takdirini kazanmış, Kralın gardiyanlarının eski birinci komutanına detaylı bir şekilde bakmıştı. Adam 190 santimetre boylarındaydı ve kıyafetleri paramparça olmuştu, ayrıca ayakları da çırılçıplaktı. Uzun bir süredir kilit altındaymış gibi görünüyordu. Saçları karışmıştı ve aralarında saman parçacıkları vardı, eski ve epey yıpranmış bir paspas gibi görünüyorlardı. İnce bir vücuda sahipti adam; el ve ayak bilekleri en az bilekleri kadar kalın olan demir zincirlerle kilitli durumdaydı ve vücudunun zincirlerle temas eden kısımları, nasırlarla dolmuş bir haldeydi. Gerçekten de kötü görünüyordu, hatta bir dilenciden dahi daha vahim durumdaydı...

Ancak, bu yoksul görünümlü adamın uzun ve karmaşık saçlarının ardındaki gözlerinin içerisinde mevcut olan o bakış, Fei'yi şok etmişti. Adamın gözleri son derece parlaktı, kahverengi göz bebeklerinden garip bir ışık sızıyordu. Bu, Fei'nin bu adamın uzun bir süredir bir dağın içerisinde uyuyor olan bir ejderha ya da geniş bir düzlükte dinlenen bir kaplan gibi olduğunu hissetmesine yol açmıştı. Adamın gözlerinin içerisinde kelimelere dökülmez bir sakinlik ve özgüven vardı. Kimse bu gözleri bir mahkumunkilerle bağdaştıramazdı.

''Peter Cech Majesteleri'ni selamlıyor!''

Taş odaya girmesinin ardından Cech bir süreliğine etrafa bakınmış ve herkesi gözlemlemişti. Gözleri en son Fei'nin üstüne yerleşmişti. Hiçbir şey söylememiş ve direkt olarak diz çökerek, Fei'ye olan saygısını göstererek onu selamlamıştı. Vücudundaki zincirler, hareketinden dolayı kaşındırmaya başlamıştı.

''Lütfen ayağa kalk! Oleg, hemen Komutan Cech'in üzerindeki zincirleri kaldır ve onun için bir sandalye getir.''

Fei ayağa kalktı, Cech'e doğru yürüdü ve konuştuğu şekilde, onun da ayağa kalkmasına yardımcı oldu. Oleg hızlı bir şekilde kralın gardiyanlarının eski birinci komutanının tekrar gücüne sahip olacağını ve kimsenin bunu durduramayacağını anlamıştı. Cech en büyük suç ile, yani vatan hainliği ile suçlanmış olsa da, Alexander'ın isteğiyle affedilebilirdi. Hapishane Bekçisi durumu analiz etmede epey iyiydi. Mütevazi bir şekilde harekete geçip yumuşak kürk ile kaplanmış bir başka taş sandalyeyi Cech için çekerek, hapishane görevlisinden anahtarları almış ve Cech'i, üstündeki zincirlerden kurtarmıştı.

Fei büyük, siyah ahşap masalardan birini tek eliyle tutup, Cech'in önüne doğru itmişti. Bir anda 16. Seviye'de olan bir Barbar'ın gücü sergilenmişti. Oleg'ın hazırladığı, masanın üstünde bulunan lezzetli ve güzel yiyecekleri göstermiş ve gülerek konuşmaya girmişti, ''Peter, önce ye. Doyduktan sonra ise seninle konuşuruz.''

Cech Fei'ye şaşkın bir ifadeyle bakıyordu. Bir anlık sessizlikten sonra önündeki ızgara domuz bacağını kavramış, adeta hızlıca yiyip bitirmişti. Bir bardak şarabı kafaya dikmiş, daha sonra da önündeki yemek dünyanın en iyi yemeğiymişçesine hepsine gömülmüştü. Peter kısa bir süre içerisinde, dört ya da beş adamı doyurmaya yetecek kadar olan yemeği  silip süpürmüş, gümüş bir şişenin içerisinde bulunan şarabı son damlasına kadar mideye indirmiş, geğirdiği gibi de ayağa kalkarak arkasına dönmüş ve Fei'nin önünde, bir kere daha diz çökmüştü. Başını eğmiş ve sesli bir şekilde bir ant içmişti Peter. ''Kralım, Peter Cech size bağlılık yemini ediyor. Sahip olduğum her şeyi, hatta hayatımı bile sizin için harcayacağım!''

Fei biraz şaşırmıştı. İyi bir yemekten sonra Cech'in direkt sadakatini bildirmesini beklemiyordu. Hazırladığı havalı sözleri söyleme fırsatı dahi olmamıştı. Gururlu bir şekilde, içten içe geçirdi, ''İnsanların refleksif bir şekilde boyun eğmesini sağlayacak kadar güçlü bir otoriter görünüşü çoktan geliştirdim mi ya? Harbiden süper adamım be, heykelimi yapsalar beni sığdıramazlar bu Chambord'a! Hey yavrum hey...''

Kral Alexander'ın normale dönüp savaş alanını domine edip, en güçlü düşmanları nasıl infaz ettiğine ve hem de onun, Kutlama Partisi'nde Zenit İmparatorluğu'nun süvarilerini nasıl öldürüp Chambord Krallığı'nın onur ve gururunu kurtardığına dair oluşmuş ve Chambord'un içerisinde yayılmaya başlamış, hatta çoktan efsaneleşmiş o hikayelerden haberi yoktu. Gardiyanlar bile boş zamanlarında, uzun bir süredir bunları konuşuyorlardı. Chambord'da neler olduğu Cech'e çoktan iletilmişti. Dahası, buraya gelirken Brook binlerce kere söylemişti bunu. Kralın gardiyanlarının eski komutanı zeki bir insanı, dönüş noktasının bu noktası olduğunu biliyordu; ''yeniden doğmuş'' kral onun bağlılığına kesinlikle değer verecekti. Bu yüzden de direkt olarak yeminini sunmuştu.