Drogbayı geri fırlatamıyormu acaba
Novel Günleri - Bilgilendirme!
Bölümün tamamını okumak için üye olmalısınız! Üye olmak için tıklayınız.
56. Bölüm Çöküş
Yeniden organize olmuş düzenler, bir kere daha kaosun içerisinde çalkalanmaya ve her bir düşman, ilk kaçan olabilmek için çığlıklar atarak arkasındakileri itip kakmaya başlamıştı.
Köprü her bir saniye daha da fazla sallanıyordu. Fei kocaman çatlakların işgali altında olan köprünün ortasında duran tek kişiydi. Oldukça sakindi ve bir sonraki hareketini düşünüyor, bir plan kurmaya çalışıyordu.
Bir [Orta Can İksiri] ve bir de [Dayanıklılık İksiri] şişesi çıkararak, uçuşan toz ve taşların arasında kafasına dikti hemen ikisini. Tüm yorgunluğu gittiği gibi yaraları da aniden iyileşmeye başlamıştı.
Kısa bir süre içerisinde, gücünün zirvesine tekrar çıkmış durumdaydı. Zırhındaki deliklerin ve kırılan baltasının dışında hiçbir problemi kalmamıştı. Ayrıca, vücudundaki yara izleri de kaybolmuştu.
Diablo Dünyası'ndan gelen iksirler gerçekten de çok büyülüydü.
Aynı zamanda, köprünün kuzey kısmında olan güçlü adamlar da şok olmuş durumdaydı.
Kral Alexander'ın hala köprünün ortasında olduğunu, bir nedenden ötürü orada öylece kaldığını ve hareket etmediğini şaşkınlık içerisinde görmüşlerdi. Hepsi Fei'nin yorgun düştüğünü ve hareket etmek için dahi dermanının kalmadığını düşünmüştü. Eğer ki köprü yıkılırsa, nehrin içine düşmesi son derece tehlikeli olacağından hepsi, Fei için dehşete kapılmıştı.
''Lanet! Hemen kralı kurtarın, çabuk!''
Pierce, delirmiş bir Tanrı gibi Fei'nin olduğu yere doğru koşmaya başladı.
Diğer güçlü adamlar da aynı şekilde tepki vermiş ve kanayan yaralarını unutup, Fei'yi kurtarmak için hayatlarını riske atarak ileri gitmişlerdi.
''Geri gelin, beyler, deli misiniz siz?!''
Bir yandan da Drogba o an etrafta nadir bulunan sakinliğini korumuş ve Pierce'yi yakalayıp onu süratle geri çekmişti. Bağırarak, ''Eğer hepimiz oraya gidersek, birleşmiş ağırlıklarımız köprünün daha çabuk yıkılmasına neden olur, mal herifler... Kralı hızlıca kurtarabilecek en hızlımıza ihtiyacımız var şu anda!''
''Ben giderim! En hızlı benim!'' Pierce bir saniye bekledikten sonra, tekrar hücuma geçmek üzereymişçesine bağırmıştı.
''Hehe, benim kadar hızlı değilsin.'' Drogba'nın yüzünde muzip bir ifade belirmişti. Pierce'nin kafasına baltasının sapıyla yapıştırıp onu saf dışı bırakmış, daha sonra güldüğü gibi, efsane bir avantaj elde etmişçesine koşmaya başlamıştı Fei'ye doğru. Dostlarına bağırarak, ''Beyler, benimle gelmeye falan çalışmayın! Ben krala yardım edeceğim. Hahaha, şu beyaz saçlı salağa dikkat edin...'' demişti.
Konuşmasının ardından, bir çitadan bile daha hızlı bir şekilde hücum etmeye başladı Drogba. Köprü çatırdıyor ve çöküyordu; güçlü adam ise kocaman kalıbına hiç bağlı olmayan çevikliğini kullanarak, birkaç saniye içerisinde Fei'nin yanına ulaşmıştı. Fei'yi belinden kavrayıp omuzlarının üstüne alarak Zuli Nehri'nin kuzey yakasına geri dönmeyi planlamıştı. Geldikten sonra da tek bir şey söylememişti.
''Hassiktir be... Drogba, ne yapıyorsun oğlum sen burada?''
Fei yaklaşmakta olan planını mükemmelleştirmeye konsantre olmuşken, bir anda tozların içerisinden fırlamış koca figürle şaşırmıştı.
''Majesteleri, köprü yıkılmak üzere, geri gitmemiz lazım!''
Fei bir şey söyleyecekti ki, köprünün hemen ayağının altında olan kısmı aniden son derece sert bir şekilde sallamıştı. En büyük destek taşı sonunda köprüden kopmuş ve nehrin içine düşmüştü. Birçok su yaratığı, kan dolmuş ağızlarını açmış ve onları ısırmayı bekliyordu aşağıda...
''Bunu yapmaya vaktimiz yok!''
Chambord ile kendilerini bağlayan köprü kısmı düştükten sonra, geri dönüş yolu yoktu artık. Fei Drogba'nın elini yakaladığı gibi Barbar'ın [Sıçra]'sını kullanmıştı. Güçlü bir şekilde, yıkılıyor olan köprüye ayağını vurmuş ve ayağının hemen altındaki yerdeki tüm taşların, uyguladığı kuvvetle komple yıkılmasına neden olmuştu genç adam. Daha sonra da havada Drogba ile birlikte 'uçarak', güvenli bir yere doğru ilerlemişlerdi.
Ancak, sıçramanın yönü, kuzey tarafında bulunan Chambord değil... Güney tarafında bulunan düşmanların yanıydı.
''Bom!''
Fei, Drogba ile birlikte sağlam bir şekilde köprünün çatlaklarından metrelerce uzağa düşmüştü. Köprünün bu kısmı çökmemişti.
Sonunda, gökyüzündeki maviliğin görülmesini engelliyor olan toz kaybolmuştu. Köprünün devamlı sallanışı da sonunda sakinleşmişti.
Herkes yarı yıkılmış köprüyü görebiliyordu o anda. Köprünün en ince kısmında, sanki bir Tanrı onu ortadan kesmişçesine on altı ya da on yedi metrelik bir boşluk bulunmaktaydı. Köprünün altındaki akım hızla aşağıya doğru akıyordu. Boşluk doğal bir bariyer haline gelmişti; yıkılmanın ardından, düşmanların Chambord'a geçmek için bir yolları kalmamıştı. Yalnızca Yıldız Seviyesi'ndeki savaşçılar kancalı iplerin yardımıyla karşıya geçme fırsatı yakalayabilirdi. Sıradan askerler; kanatlara sahip olmadıkları takdirde buradan hiçbir şekilde geçemezlerdi.
Fei ve Drogba, boşluğun sınırında duruyorlardı. Arkalarında on altı ya da on yedi metrelik bir ölüm alanı vardı ve aşağıdaki akıntının içerisindeki su yaratıkları da, birer şaka değildi.
Önlerinde de binlerce düşman vardı. Kılıçları kana susamışlıkla parlıyordu, hepsi ölüm saçan bakışlara sahipti.
Bu ikisi için, bu... Kesinlikle bir çıkmaz sokaktı; Chambord'a geri gitmek için bir şeyler düşünemezlerse ya da önlerindeki tüm düşmanları öldüremezlerse, bu durumdan canlı çıkmak için bulabilecekleri bir yok yoktu... Ama, iki yol da imkansızdı.
Surun üstünde, sayısız kalp durmuştu bir anda.
Savaşçı ve vatandaşların yüzlerindeki tüm kan çekilmişti, çıt dahi çıkaramıyorlardı. Üç Yıldız Savaşçısı Lampard kaşlarını çatmıştı ve hemen arkasındaki, bir peri gibi olan Angela dudaklarını sıkıca ısırmaya başlayarak kanamalarına neden olmuştu. Gözlerinden kırmızı yanaklarına kristal gözyaşları yağmur gibi iniyor, Emma da hıçkırarak Angela'nın kollarından tutuyordu.
Zuli Nehri'nin güney yakasındaki gümüş maskeli şövalye öfkeyle ayağını yere vurmuştu.
Köprünün yıkılmasının ardından, Chambord'u kısa bir süre içerisinde fethetme planı suya düşmüştü. Köprünün iki yanı arasındaki boşluk onları sanki bu Tanrı'nın kararıymışçasına durduruyordu. O aşılacak bir şey değildi.
''Öldürün onları... Gebertin şunları lan!''
Gümüş maskeli şövalye Fei ve Drogba'yı işaret etmişti. Üstünlük düşüncesi, özgüveni ve kontrolü altında olan her türlü his aniden kaybolmuştu. Tüm vücudu sanki herif felçliymişçesine aniden kontrolsüzce titremeye başlamıştı; doğru düzgün konuşamamıştı bile... Çılgınca çığlık atmış ve tavrında bulunan tüm zarafeti kaybetmişti.
Astları, konuşanın, konuştuğunu düşündükleri kişi olup olmadığından emin olmak için gözlerini ovmak zorunda kalmıştı. Yıllar boyunca, komutanlarının delirmiş bir psikopat gibi davrandığını hiç görmemişlerdi. Onun genel ve sakin tavrı olmadan, çılgın görünüşü, sokakta açlıktan ölmek üzere olan bir dilenciden bile daha düşüktü.
Kısmen yıkılmış köprünün üstünde.
Landes, tozların temizlenmesiyle rahat bir nefes almıştı. Bu durumda, bu iki düşmanın tek yapabileceği ellerinde ölmekti. Geri dönmek ve savaşmak için bir şansları yoktu. Biri ne kadar güçlü olursa olsun, hatta Üç Yıldız ya da Dört Yıldız Seviyesi'ndeki bir savaşçı olsa dahi, binlerce askerle yapılacak bir savaşın sonucunu değiştiremezdi böyle bir durumda.
Landes'in özgüveni aniden yerine gelmişti. ''Haha, sizi düşük sınıflılar, öldünüz şimdi... Öldünüz! Her birinizin kemiklerini ezip, etlerinizi binlerce parçaya ayıracağım! Ölmek için yalvaracaksınız bana!''
Landes, yüzündeki pis gülümsemeyle birlikte Fei ve Drogba'ya yaklaşmaya başlamıştı.
Arkasındaki düşman birlikleri de denetleme birliğinin baskısıyla yavaş yavaş ilerlemeye başlamışlardı. Fei ve Drogba'dan yayılan ölümcül his, atmosferin son derece depresif bir hal almasını sağlıyordu.
Sıradan insanlar böyle bir durum içerisindeyken çoktan baygın düşmüş olurdu, ama...
''Eh... Görünüşe göre ikimiz de burada öleceğiz, pişman mısın?'' Fei yaklaşan düşmanlara dahi bakmamış ve arkasına dönüp Drogba'ya gülümsemişti. ''Korktun mu yoksa?''
''Kral Alexander'ın yanında büyük bir savaşçı olarak ölmek, ailem, yani Didier Ailesi için bir onurdur. Didier Drogba bundan asla pişman olmayacak!'' Konuştuktan sonra, vücudunun her bir yanında yaralar olan güçlü adam baltasını sıkıca kavramış ve kararlı bir şekilde ileri birkaç adım atarak, Fei'nin önünde durmaya başlamıştı. ''Hahaha, bugün yeteri kadar can aldım... Taşaksız herifler, krala zarar vermek istiyorsanız, benim cesedimi çiğnemeniz gerekir!''
Kükreyişi, bir gök gürültüsü kadar sesliydi.
Üç Yıldız Seviyesi'ndeki bir savaşçı olan Landes bile, kendisinden oldukça zayıf olan birisinin kükreyişinden korkmuş ve ilerlemeyi durdurmuştu. Arkasındakiler daha da kötü tepki vermişti. Yüzlerce, hatta binlercesi korkudan zıplamış ve birkaç adım geri gitmişlerdi.
O anda, Fei'nin kanı bir kere daha kaynamaya başlamıştı.
Bundan önce kendisine devamlı olarak soruyordu: ''Neden bu kadar fazla savaşmam lazım ki? Ben yalnızca, bu dünyaya kazara gelmiş bir yolcuyum... Savaşlar, ölüm, dövüş, kan... Bunların tamamı benimle ilgisiz. Eğer gitmek istersem, 'altın yumurtlayan tavuk’um. Diablo Dünyası'yla birlikte her yerde yaşayabilirim... Neden böylesine umutsuz bir durumda bile savaşmak zorundayım?''
**
Magnec