Evet, evet efsanesin ! :P fanny ve lisa ile nasil yüzleşecek merak ediyorum :'D
Novel Günleri - Bilgilendirme!
Bölümün tamamını okumak için üye olmalısınız! Üye olmak için tıklayınız.
125. Bölüm Efsaneyim, Değil Mi?
Han Shuo Kara Kabuk’tan ayrılmadan önce Chester’a kendisinden haber beklemesini söyledi.
Kara Kabuk’tan ayrıldıktan sonra, bir araç tuttu ve akademinin arkasındaki dağın yakınlarında araçtan indi. Daha sonra, ölüm mezarlığına gitmek için kullandığı mezara yöneldi.
Mezara girdiğinde hedefi ölüm mezarlığına gitmek değildi, bunun yerine boyutsal yüzüğünü ovuşturdu ve insan beyni şeklindeki Dagmar Meyveleri’nden birini çıkardı. Han Shuo üç meyveyi özel kutularda mühürlemişti. Çıkardığı meyveyi iyice inceledi ve Dagmar Meyvesi’nin öne çıkan bir görünüşü olmadığını, aksine çirkin gözüktüğünü fark etti.
Derin bir nefes alan Han Shuo bağdaş kurarak oturdu ve kısa bir tereddüttün ardından yumruk boyutundan biraz daha büyük olan meyveyi yedi. Meyve biraz acıydı ve çiğnemesi de zordu. Sıradan meyvelere kıyasla tadı gerçekten berbattı.
Han Shuo Dagmar Meyvesi’ni yedikten sonra hemen büyü yuanını dolaştırdı ve yavaşça beyninin arkasına doğru odaklanmaya başladı.
Başlangıçta anormal bir durum yaşanmadı, lakin biraz zaman geçtikten sonra yavaş yavaş farklılığı hissetti. Karnından garip enerji girdapları yayılıyor ve bu girdaplar fokurdayarak baloncuklara dönüşüyorlar ardından beynine doğru ilerliyorlardı.
Bu girdaplardaki garip enerjiye kemik iliğine kadar inen bir acı eşlik ediyordu. Han Shuo gibi iradeli biri bile, bu acıya dayanmanın biraz zor olduğunu hissetti. Garip enerji baloncukları Han Shuo’nun beynine ulaştığında genç adamın zihni titredi, adeta zihninde aynı anda yüzlerce bomba patlıyordu. Patlama sesleri beynini kaplamıştı.
Kafasındaki şiddetli patlamalara kemik delici acı eşlik ediyordu. Beyni büyü yuanı tarafından açıldığında, algı hassasiyeti büyük ölçüde artmıştı. Han Shuo beyninin bu girdapların içindeki güçle dolup taştığını hissedebiliyordu.
Süreç Han Shuo’nun meridyenlerini genişlettiği zamana biraz benziyordu. Dagmar Meyvesi sayesinde Han Shuo’nun beyni gelişiyordu. Bu süreç gizemli ve garipti. Han Shuo bile acılı sürecin altında çökerken ne yaşandığını bilmiyordu.
Eğer başkasının beyninde böyle güçlü tetiklemeler olsaydı, anında bir aptala veya deliye dönerdi. Bunun nedeni beynin dünyadaki en karmaşık organ olmasıydı.
Kemiğe kadar işleyen derin acı normal birisinin kontrolünü kaybetmesi ve bir daha asla düzelmemesi için yeterliydi. Han Shuo gibi, olağanüstü zihinsel güce ve büyü yuanının korumasına sahip birisi bile, Dagmar Meyvesi’nin etkileri altında büyük acılar çekiyordu. Başkası olsaydı ancak ölümle yüzleşirdi.
Bütün bedeni titreyen Han Shuo’nun üzerinden su gibi ter akıyordu. Uzun zamandır böyle sesi boğuklaşana dek ulumamıştı. Han Shuo’nun oturduğu yer terle kaplanmış, boğuk ulumaları gittikçe zayıflamış ve dudakları bedeninin geri kalanı gibi titremeye başlamıştı. Bir süre sonra, Han Shuo olduğu yere yığıldı ve komaya girdi.
Han Shuo uzun bir süre sonra yavaşça uyandı. Kendisine geldiğinde, kafası o kadar acıyordu ki, beyninin neredeyse yarılacağını hissediyordu. Ayrıca bedenindeki tüm hücreler ağrıyordu. Kafasını kaydırdı ve kıpırdandı. Yukarı baktığında ise içi anında keyifle kaplandı.
Han Shuo karanlık bir mezarda olmasına rağmen tavandaki taşları bütün detaylarıyla görebiliyordu. Han Shuo’nun önceki görüşü oldukça iyi olsa da, şu anki görüşü tek kelimeyle mükemmeldi ve o anda deneyimlediği şeye zar zor inanıyordu.
Dikkatle çevresini inceleyen Han Shuo, odaklandığı sürece tozlu mezardaki her şeyi görebildiğini keşfetti. Bu da daha fazla şaşırmasına neden oldu. Gözleri adeta bir büyüteç camına dönüşmüştü. Birkaç metre uzaklıktaki bir şeye odaklandığı anda, mesafe onun için yavaşça azalmaya başlıyordu. Baktığı nesne çok ufak bir şey olsa bile, o nesneyi en ince ayrıntısına kadar inceleyebiliyordu.
Bu hissiyat oldukça muazzamdı ve Han Shuo bu hissiyatın nedeninin Dagmar Meyvesi olduğunun farkındaydı. Eğer meyvenin üst üste yenilemeyeceği gerçeği olmasaydı, Han Shuo kalan iki meyveyi hemen yerdi. Han Shuo keyifle oturup biraz meditasyon yaptı ve zihinsel güç kapasitesi ile toplanma hızının gerçekten arttığını keşfetti
Han Shuo artık zihinsel gücünü çok daha hızlı bir şekilde yenileyebilirdi. Bunun anlamı ister eğitim olsun ister savaş, Han Shuo’nun sıradan büyücülerden çok daha hızlı bir tempoyla ilerleyebileceğiydi.
Keyifli bir ruh halinde olan Han Shuo burada daha fazla oyalanmadı. Zihinsel gücü arttığına göre, nekromansi büyüsünde bir sonraki adıma geçebilirdi. Han Shuo şimdiye dek sadece birkaç acemi seviyeli büyüyü tamamen kavramıştı.
Zihinsel gücünün artışı sayesinde artık atılım yapabileceğine emindi. Görünüşe göre kısa bir zaman içinde usta büyücü olarak Nekromansi Bölümünden mezun olması zor olmayacaktı.
Han Shuo yaralandığı günlerde kalfa seviye nekromansi büyülerine çalışmıştı ama hâlâ tam olarak anlayamadığı noktalar vardı. Akademiye döndüğünde sorularını Fanny’ye sorması gerekecekti.
Mezardan çıktığında, gökyüzünün gümüşümsü bir parıltı yaydığını gördü. Kar yağmıştı ve her yer beyaz örtünün altındaydı. Önünde bembeyaz bir dünya vardı.
Sert ve dondurucu bir rüzgar estiği için Han Shuo’nun terli bedeni biraz üşüdü. Genç adam bu soğuk, karlı yerde ıslak kıyafetlerini çıkardı ve bu gümüşümsü dünyayı çıplak bedeniyle selamladı.
Görüş mesafesi büyük ölçüde artmıştı. Han Shuo’nun mezarda büyüteç görevi gören gözleri şu an bir çift dürbün gibi işlev görüyordu.
Gözleri yakındaki birkaç ağaca takıldı. Her şey inanılmaz derecede netti ve o kadar muazzamdı ki, Han Shuo keyiften çıldırmak üzereydi.
Güçlü bedeni sayesinde mevsim değişikliklerinden korkmasa da, fazla sıra dışı gözükmemek için boyutsal yüzüğünden kalın kıyafetler çıkardı ve giyindikten sonra akademiye doğru ilerledi.
Han Shuo yürüdüğü esnada Fanny’yle beraber geçirdiği zamanları düşünmeye başladı ama ne zaman Fanny'yi düşünse Emily’yle olan ilişkisini aklına geliyor, genç adam Fanny’yle yüzleşmekten utanıyordu.
Kara Büyü Bölümünün önünden geçerken kulaklarına tezahürat sesleri ulaştı. Öğrenciler heyecan ve şevkle kaynıyorlardı, sanki büyük bir parti düzenleniyor gibiydi.
Han Shuo neler döndüğünü bilmediğinden şaşırdı. Sesin geldiği yerle arasında birçok bina vardı, dolayısıyla genç adam muazzam görüşünü kullanamazdı. Birkaç yüz metrelik mesafe uzak değildi, dolayısıyla has iblisleri salma gereksinimi de duymadı. Hızını arttırdı ve çabucak sesin geldiği yere doğru ilerledi.
Devasa meydanda tüm bölümlerden çok sayıda öğretmen ve öğrenci vardı. Hatta aralara karışmış birkaç şövalye ve silahşor dahi vardı ve herkes son derece heyecanlıydı.
Devasa meydan oldukça kalabalıktı. Dış kısımdaki öğrenciler tüm güçleriyle iç kısma ulaşmaya çalışıyorlardı. Birkaç ahlaksız ve yoldan çıkmış ahmak ise kız öğrencilerin arkalarına geçip onlara yükleniyorlar ve kızların çığlık atıp bağırmalarına neden oluyorlardı.
Han Shuo meydana ulaştığında gözlem için has iblislerini salmayı planlamıştı, lakin bölgede güçlü büyü dalgalanmaları hissetti. Görünüşe göre buraya bir büyü bariyeri kurulmuştu. Eğer has iblisler büyü bariyerine çarpar ve başkalarının dikkatini çekerse, bu hoş olmazdı.
Bu nedenle has iblisleri salmadı ve güçlü bedeni sayesinde zorla kendine bir yol açtı.
Birkaç yıldırım büyücüsü Han Shuo’nun itmesi ve aralarına dalması karşısında öfkeyle gence baktı. Han Shuo ise onlara dikkat etmedi ve hepsini kenara itti. Cılız ve ince bedenleri sahip olan büyücüler bu konuda Han Shuo’yla kıyaslanamazlardı.
Olağanüstü algıları şimdi devreye girmişti. Han Shuo ilerideki Lisa’yı gördü ve önündekileri ittirerek Lisa’ya doğru bir yol açtı. Yol boyunca kaş çatılmaların ve kısık küfürlerin odağıydı.
Lisa’ya yaklaştığında, son derece kaypak bir silahşorun aç aç Lisa’nın dolgun göğüslerine baktığını gördü. Silahşor belli ki Lisa’nın arkasına geçip kızdan yararlanmayı planlıyordu. Han Shuo en sonunda büyü bariyerinin içeride yer alan savaş alanı için kurulduğunu keşfetti. Bu kadar dikkat çekmesine şaşırmamak lazımdı.
Lisa tüm dikkatini gerçekleşen müsabakaya vermişti ve ara sıra heyecanla haykırıyordu. Yanındaki Amy ve Athena da onun kadar heyecanlıydı ve çevredekilerin bakışlarına dikkat etmiyorlardı.
Silahşor sonunda Lisa’nın arkasına ulaştı. Lisa’nın göğsüne doyasıya bakıyordu ve yüklenerek kızdan yararlanmayı planlıyordu.
Bam! Han Shuo aniden yaklaşan silahşora geçirdi ve adamı erkek yıldırım büyücülerinin olduğu bir gruba doğru savurdu.
Keyifle sırıtan Han Shuo, sonunda dengesini toparlayan silahşora kibirle baktı. Ardından rahatça Lisa’nın arkasına yerleşti.
Silahşor tam arzuladığı şeyi elde etmek üzereydi ama Han Shuo planlarını alt üst etmişti. Öfkeli bir ifade takınarak Han Shuo’ya mesafeden baktı ve söylendi, ‘’Sırayı bozuyorsun!’’
Omuz silken Han Shuo’nun yüzünde kibirli bir bakış vardı ve de yavaşça cevap verdi, ‘’Ne olmuş yani?’’
Gözlerini deviren silahşor sonunda pes etti. Kurnaz gözleri bir daire çizerken başka bir hedef aramaya başladı. O anda, Lisa birdenbire hızla dirseğini geriye savurdu ve genç adamı gafil avladı.
Ne var ki, bu seviye bir saldırının Han Shuo üzerinde bir etkisi yoktu. Diğer taraftansa silahşor Han Shuo'nun şanssızlığına sevindi ve genç adamın başının derde girmesini görmeyi umdu.
‘’Huh! Benden yararlanmak için gelen başka bir kör aptal daha, ne sinir bozucu!’’ Lisa’nın sabırsız fısıldaması duyuldu ardından öfkeyle bakmak için kafasını çevirdi. Ne var ki, Han Shuo’yu görünce şaşkın ve mutlu bir ifade takınarak aceleyle sordu, ‘’Eh, geri mi döndün? Um...sen olduğunu bilmiyordum, canını yaktım mı?’’
Karşıdaki dingilin kendisini izlediğini bilen Han Shuo hemen göğsünü ovuşturdu ve acı dolu bir ifade takındı. Lisa şoke oldu ve endişeyle küçük elini uzatarak, Han Shuo’nun göğsünü okşamaya başladı. Ne var ki, bu yer halihazırda kalabalık olduğundan, Lisa’nın hareketleri Han Shuo’nun göğsüne dayanmasına neden olmuştu.
Han Shuo’nun zorda kalışını izlemeyi uman silahşor, durumun aksi yönde ilerlediğini gördüğünde afalladı. Han Shuo’nun yüzünde kibirli bir gülümseme vardı ve silahşora doğru ağzını oynattı, ‘’Efsaneyim, değil mi?’’
Silahşor başka bir şey demedi ve baş parmağını kaldırarak, Han Shuo'yu takdir ettiğini belirtti. Ardından kafasını çevirdi ve başka bir kızı gözüne kestirdikten sonra ortadan kayboldu. Görünüşe göre Han Shuo’yla aynı şansa sahip olup olmadığını görmek istiyordu.
Han Shuo bulunduğu yerden meydandaki savaşı tamamen görebiliyordu. Bir taraftan kara büyü ve ışık bölümü öğrencileri arasındaki savaşa göz atarken, diğer taraftan kalabalıkta Fanny’yi bulmaya çalışıyordu.
Magnec