Novel Günleri - Bilgilendirme!

Bölümün tamamını okumak için üye olmalısınız! Üye olmak için tıklayınız.

25. Bölüm Yaralı Askerler

Çevirmen: Tomato / Editor: Venus

Fei ayağa kalktı ve battaniyeyi Angela'nın üstüne örttü. Bu aklı bir karış havada olan kız, battaniyeyi Fei'ye vermişti ama kendisi sadece ince kıyafetler giyiyordu.

Fei'nin kalbi bundan dolayı hafifçe sızlamıştı. Ancak, Angela mışıl mışıl uyuyor olduğundan onu uyandırmak istememişti. Angela'nın güzel yüzüne gülümsemesini durduramadan bakmaya devam etti bir süre boyunca.

Angela'nın üstünü örttükten sonra, ''yapı''yı sessizce terk etmişti. Sur tamamıyla sessizdi. Devriye gezen birkaç asker vardı sadece etrafta. Zuli Nehri'nin karşısındaki düşman üssü de oldukça sessizdi. Fei rahatlamıştı, ancak bi' arkasını döndüğünde, bir anda şaşkınlık sarmıştı kafasını.

Emma da surun üstündeydi. Yok edilmiş kapı yolunu koruyormuşçasına, gözetleme kulesinin dış duvarına dayanmış bir şekilde duruyordu. Bir yandan ayakta olsa da uyuyakalmıştı, muhtemelen yorgunluktan kaynaklıydı bu da. Altın saçları karmakarışık bir haldeydi ve kıyafetleri, sabah rüzgarında dalgalanıyordu.

Uyuyorken oldukça şirin görünüyordu aslında. Fei'ye karşı normal koşullar altında sahip olduğu düşmanca olan tavırla şu an verdiği izlenimin arasında dağlar kadar fark vardı. Uykuya dalmış bir şekilde oldukça narin ve masum görünmekteydi. Bedeni soğuğa, esen rüzgara karşı durmaya çalışıyordu.

Fei onu uyandırmak için, kızın pürüzsüz çenesine bir çimdik attı. ''Şş, velet, uyanma zamanı... Neden burada duruyorsun sen? Çok soğuk, git de kulenin içinde uyu.''

Emma'nın hala alarmda olduğunu kim tahmin edebilirdi ki? Fei'nin hareketini hissettiği gibi gözlerini açmış ve Fei'ye, uykulu olmasına rağmen sağlam bir yumruk geçirmişti. Fei bir anda sağ gözünün tam üstüne bir yumruk yemeyi beklemiyordu.

''Bam!''

Siyah bir ''panda gözü'' Fei'nin yüzünde belirivermişti.

''Ah? Alexander, sen miydin?..''

Fei'ye bir yumruk indirmesinin ardından Emma, sonunda etrafında olan bitenleri algılamaya başlamıştı. Biraz utanmış bir şekilde başını aşağı eğmişti, şekerleri cebe indirirken yakalanan minik bir kız çocuğuna benziyordu. Ama göz ucuyla Fei'nin siyah yüzüne baktığı anda kıkırdamaya başlamıştı, ''Hehe, düşmanların sinsice içimize sızıyor olduğunu düşünmüştüm bir anda... Ama neyse ki bir şey yapmıyorlarmış, üstüne sen de iyi görünüyorsun... İyisin iyi, değil mi?''

Fei, Emma'nın soğuk rüzgarla birlikte titriyor olduğunu gördükten sonra pek de ona sinirlenememişti. Kafasına yumuşakça vurmuş ve pelerin bağlı zırhını çıkarak, Emma'nın küçük vücuduna geçirivermişti. Daha sonra da gülümseyerek, ''Tamam, şimdi hadi git de içeride uyu. Güneş yükseldikten sonra ise Angela ile birlikte saraya dön. Buralarda rüzgar çok kuvvetli; senin gibi kızların yeri değil burası. Sonra üşütürsün bak, demedi deme.''

Emma sersemlemiş durumdaydı. Fei'ye hareketsiz bir şekilde bakmıştı bir süre, daha sonra da kafasını aşağı eğmiş, gözlerinden yaşların akmasına izin vermişti. Fei'yle bu konuda tartışmamış ve itaatkar bir şekilde, yıkılmaya yüz tutmuş kulenin içine yürümüştü.

''Alexander, Angela'ya karşı iyi olacaksın, değil mi?'' Emma neredese ''yapı''nın içindeydi, ama bir anda arkasına dönmüş ve Fei'ye bakarak, ciddi bir şekilde sormuştu.

''Ah?''

Fei şaşırmıştı bu soruyla. Ne diyeceğini bilemiyordu.

Daha Fei cevap veremeden, minik kız konuşmaya devam etmişti, ''Ne dediğini umursamıyorum. Şimdi normalmiş gibi rol yapıyorsun, ama Angela'ya karşı iyi olmak zorundasın! Alexander, Angela'nın son üç yılda senin için nelerden feragat ettiğini hiç bilmiyorsun. Bu dünyada ondan başka kimsenin sana karşı bu kadar iyi olmayacağını garanti edebilirim...''

Konuştuktan sonra, gözlerini ovmuş ve kuvvetlice yumruğunu ileriye göndermiş, tehditvari bir şekilde: ''Şimdi normalsin, Angela'yı, tıpkı onun seni koruduğu gibi korumak zorundasın. Duydun mu beni? Eğer bunu yapmazsan... Ben... Ben... Ben, yemin ederim sana bir siyah göz daha vereceğim!''

Emma, Fei'yi ''tehdit etmeyi'' bitirdikten sonra arkasına dönmüş ve kulenin içine ilerlemişti. O, son iki gündür Fei'ye karşı oldukça düşmanca davranıyordu. Fei bir salak değildi, onun neden sinirli olduğunu biliyordu. Emma'nın bu tavrı, muhtemelen eski Alexander'ın Angela'ya zor zamanlar yaşatmasından ve onun, epey bir acı çekmesine neden olmasından kaynaklanıyordu.

Emma sadece bir hizmetkar olsa da, Angela ona bir küçük kız kardeş gibi davranmıştı. Emma son üç yılda, Angela'nın acı çekmesine neden olan tüm sorunları görmüştü, bu yüzden o hiçbir şekilde Alexander'dan hoşlanmıyordu. Düşmanca olan tavrı haklı nedenlere dayanıyordu ve makuldü. Fei bunların tamamını bildiğinden, Emma ile hiç tartışmamıştı. En nihayetinde o, eski Alexander'a Angela ile birlikte bakmış ve göz kulak olmuştu. Bu küçük kız kaba ve sert olarak görülse de, hepsinin ardında hassas ve nazik bir yapısı vardı ve kalbi, kadife gibi yumuşacıktı.

Emma'nın söyledikleri Fei'yi derinden etkilemişti, çünkü yüzde yüz haklıydı. Alexander'ın yerini almasından dolayı geçmişte neler olduğunu biliyordu, bu yüzden de o güzel ve nazik kızı korumak zorundaydı. Angela'yı, Angela'nın geçmişte Alexander'ı koruduğu gibi koruması gerekiyordu.

Şafağa bir saat kadar vardı, gecenin en karanlık vakti gelip çatmıştı. Sonbaharın sonlarındalardı, serin rüzgar nehirden aldığı tüm sisi sura doğru getiriyordu. Fei'nin düşünceleri rüzgar tarafından sarsılıyordu. Bu dünyaya gelmesinin ardından sadece iki gün geçmiş olmasına rağmen, çoktan adapte olmuştu buraya.

''Acaba burada olmam gerçekten de Tanrı'nın kararı falan mıydı?''

Fei, Ay ile yıldızların ışığı altındaydı. Aniden Akara'nın Diablo Dünyası'nda söylediklerini hatırlamıştı. Bununla ilk düşüncesi Akara'nın, o eşyaları almak için ona söylediği yalan ve saçmalıklardan birisi olduğuydu; ancak sakinleştikten sonra, o rahibenin öyle basit birisi olmadığını fark etmişti. Görünüşe göre aslında o, başka bir şeyi ima etmek istemişti.

Düşünüyorken, iki güçlü figür yanına yaklaşmıştı. Bu ikisi Brook ve henüz yeni iyileşmiş beyaz saçlı Pierce'ydi.

''Majesteleri, özür dilemek zorundayım sizden!'' Pierce, yarım diz çökmüş, yani bir dizini yere koymuş bir şekilde, pişmanlıkla dolu olduğu anlaşılırken konuşmuştu: ''Dün nelerin olduğunu bilmiyordum...''

Fei onun cümlesini kesmiş, gülümseyerek Pierce'yi yerden kaldırmıştı. Abartmaya niyet ettiğinden değildi bu, ama Pierce, onu bu dünyada en çok şaşırtanlardan birisi olmuştu. Pierce'nin cesareti ve dün, savunma duvarında yaptığı riskli saldırıları Fei'ye bu adamın güvenilir olduğunu göstermişti. Güvenilirliğe karşı ise, Fei saygı ve cömertlikle karşılık vermişti ona, tıpkı Brook'a yaptığı gibi. Böylesine tehlikeli bir durumdayken, Fei farkında olmadan insanları kazanmaya çoktan başlamıştı bile.

''Tam olarak iyileştin mi?'' Fei Pierce'nin göğsüne yavaşça vurmuştu. Bu ince hareket, aralarındaki buzları eritmişti adeta.

''Evet, tam olarak iyileştim...'' Pierce heyecanlı bir şekilde konuştu ve kaslarını sıkarak bir poz verdi. Gülmüştü, ''Majesteleri, Komutan Brook bana her şeyi anlattı! Chambord, sonunda bir Kral'a sahip! Ben, Pierce olarak size bağlılık yemini ediyorum Majesteleri! Öleceğim güne kadar da bu yemin sonlanmayacak!''

Fei, Pierce'nin yüzüne renk geldiğini görmesiyle birlikte onun tam olarak iyileştiğini söyleyebilirdi. Görünüşe göre [Küçük Can İksiri] gerçek dünyada daha da güçlü bir etkiye sahipti; sadece iki damla bile ağır yaralı bir adamın hayatını kurtarmak için yeterli olmuştu.

''Gel de bir bak, öyle görünüyor ki düşmanlar, şu ana kadar hiçbir şey planlamış değil. Son birkaç gündür böyle miydiler?'' Fei surun kenarına yürümüş, düşmanların üssünü işaret etmiş ve konuşmuştu.

Brook detaylı bir şekilde bakmıştı. Kaşlarını çatmıştı daha sonra da, ''Bu, bu gerçekten garip. Bu puştlar son birkaç gecedir huzurlu bir şekilde dinlenmemize izin vermemişti. Her gece kuşatmaya geliyorlarmış gibi yapıp, bunu bırakıp şafaktan hemen önce kuşatmaya devam etmişlerdi en az on kere... Bir şeyler yanlış... Kesin bir şeyler planlıyordur yavşak herifler.''

''Hilelerini salla gitsin. Eğer o piç herifler tekrar bizi kuşatmaya cüret ederlerse, önce ilk dalgada gelenleri köfte haline getirir, onlardan bir köfte kulesi yapar ve gölgelerinde köfte yaptığım diğer arkadaşlarını pişiririm, ona göre ha! Duydunuz mu lan!'' Pierce düşman üssüne bakarak öfkeyle bağırmıştı.

Fei ve Brook, bu sert herifin IQ seviyesi tarafından bozguna uğratılmıştı adeta. Görünüşe göre fazla öfkeden herifin beyni tamamen kaslardan oluşuyordu, orada bir sinir hücresi, nöron ya da başka bir şey yoktu.

Fei Pierce'nin sert olduğunu biliyordu, o aynı zamanda pervasızdı da.  Savaş alanına indi mi, gerçekten de o efsane bir savaşçıya dönüşüyordu; ama maalesef stratejileri rezaletti. Eğer Fei ondan stratejilerle ilgili bir plan yapmasını ve bir komutan gibi lojistik planları düşünmesini isterse... Muhtemelen bunun yerine gençleri telefonlarından vazgeçirmek için uğraşmak daha mantıklı ve faydalı olurdu.

Bir diğer yandan Brook, Fei'yi sakin tutumuyla şaşırtmıştı, o gerçekten de bir komutan ya da general rolüne mükemmel bir şekilde uygundu.

Fei bilmiyordu bu durumda, ilk iki yardımcısının gelişimi için bir yön bulmak ve karar vermek zorundaydı. Yüzyıllar sonra bu iki kişi hakkında, İmparator Alexander'a hizmet etmiş [Ruhsuz Bilge General] Brook ve [Nihai Ölüm Makinesi] Pierce hakkında yazılan şiirler, Azeroth Kıtası'nda bir oraya, bir buraya gezen, seyahat eden ozanlar tarafından durmaksızın ezberden okunacaktı...

''Ellerinin altında sakladıkları ne tür hileleri olduğu falan çok da fark etmez... En sonunda, hepsi açığa çıkmış olacak...''

Fei, düşmanların komploları hakkında daha fazla düşünmeyi bırakmıştı. Parmaklarını hemen altlarındaki siperin mazgalına ritmik bir şekilde vurmaya başlamıştı. ''Pierce haklı, kim oldukları hiç önemli değil. Chambord'dan küçük bir parça bile olsa almak isteyen her kim olursa olsun, onun güzelce dişlerini dökeceğiz...''

Pierce, kendisinin ''tavsiye''lerine kralın da katılmasıyla gururlu bir şekilde gülmüştü.

***

Yarım saat geçtikten sonra, şafak sonunda sökmeye; ışıklar ufuktan parlamaya başlamıştı. Nehrin öte tarafındaki düşman üssü artık eskisi kadar sessiz değildi.

Gürültülü borazanlar şafağın sessizliğini yırtıp atmıştı. Uzaktan bakıldığında, siyah zırhlara sahip düşmanlar karıncalara benziyordu; üslerinin içinde hareket ediyorlardı ve yaptıkları yemeklerden yükselen dumanlar, gökyüzüne yükseliyordu. Kahvaltıdan sonra, yeni bir savaş başlayacaktı.

''Askerlere kendilerini hazırlamalarını söyle, Brook. Bugünkü savaş senin tarafından yönetilecek; ben de dahil olmak üzere herkes senin emirlerini takip etmek zorunda!'' Fei, Diablo Dünyası'nda geliştirdiği fiziksel gücüne rağmen, hala bu tip savaşlar ve defansif stratejiler hakkında tam olarak bir savaştı. Brook'a bunu bırakmak en iyi seçenekti.

''Bu benim için bir onurdur, Majesteleri!'' Brook geri çevirmemişti tabii.

''Oh, doğru! Ben acemi büyücü Gill'i savaşa gelip yardım etmesi için çağırmamış mıydım? Nerede o?'' Fei bir anda, önemli bir şeyi hatırlamıştı.

''Brook da ne olduğunu bilmiyordu. Arkasına dönmüş ve gözden kaybolmuştu cevabı bulmak için. Kısa bir süre içerisinde Brook, yüzlerinin tamamını kaplamış bir yaraya sahip olan iki askerle birlikte geri gelmişti, öfkeyle konuşmuştu adam: ''Başbakan Bazzer'e yolladığım askerler dövülmüş! Gill'in hasta olduğunu ve savaşa katılamayacağını söylemiş sonra da!''

Fei, yüzlerinde şiddet izlerini barındıran iki askere baktı yavaşça. Öfke adeta bir anda ayaklarından kafasına kadar ulaşmıştı.