Çocugun gelişimi o deniz açtığı diyarda falan mi niye direk alttan aldık komplo kurmaya başladık emin değilim:D
Novel Günleri - Bilgilendirme!
Bölümün tamamını okumak için üye olmalısınız! Üye olmak için tıklayınız.
2. Bölüm Ben Yapmayacağım, Kendin Yap!
İki muhafızı da öldürdükten sonra, başını gökyüzüne kaldırdı ve vaktin geç olduğunu fark etti. Çevreyi görebilmek için mandıradan dışarı çıktığında, havada küf kokusu vardı.
Hatırladığına göre, burası Rayihalı Gökyüzü Şehri’nin en uzak ve en ıssız yeriydi. On yıldan fazladır terk edilmiş haldeydi. Normal şartlar altında, kimse buraya gelmezdi. Genç kardeşler onu buraya getirip tutsak ederek iyi iş çıkarmışlardı.
“Geçmiş yaşantımda güçlü bir adamdım. Bu yüzden, bu hayatımda da zayıflığa yer yok. Geçmişim gitti, mazi mazide kaldı. Bu bedeni işgal ettiğimden beri; ben, senim yeni Jiang Chen. Senin ailen benim ailem olacak, senin düşmanın benim düşmanım. Geleceğe giden yolda birlikte yürümeliyiz.”
Parıltılı gözlerle uzaklara bakarken, bu ıssız mekanı terk etti.
Şehir Lordu Konağı’na, Jiang Chen kaybolduğu son üç günden beri bir kaos hakimdi. Önceki Jiang Chen her zaman zalim ve çirkin şeyler yapmasına rağmen, üç gün boyunca ortadan kaybolduğu hiç olmamıştı.
Şehir Lordu’nun tek gerçek oğluydu. Şehir Lordu onu azarlamadan tek bir gün geçirmese bile, kalbinde en çok Jiang Chen’e yer vardı. Ona verdiği değerli haplardan herhangi biri, bunu ona kolayca gösterebilirdi.
Şehir Lordu Konağı’ndaki bütün muhafızlar, genç efendiyi aramaya çıkmıştı. Her taşın altına bakmışlar ama yine de ondan bir iz bulamamışlardı. En sonunda, Şehir Lordu, güneş batana dek genç efendiyi bulamazlarsa, hiçbir muhafızın geri dönmesine gerek olmadığı emrini verdi.
Bir muhafız takımı, Jieng Chen’in tutsak edildiği ıssız yere yaklaşmıştı. Tüm mekanları gezdikten sonra, nihayet bu terk edilmiş alana ulaştılar.
“Ai, genç efendi bize hiç mola verdirmeyecek. Şu an bir yerlerde gününü gün ediyordur ama çilesini çeken biziz. Tüm gün boyunca bir şey yemedim.”
“Şikayet etmeyi bırak, o Şehir Lordu’nun oğlu. Yarın Murong ailesi ile nişan günü. Eğer genç efendiyi bulamazsak, işte o zaman… Bizi iyi şeyler beklediğini sanma.’’
“Genç efendi hiç bir zaman böyle uzak bir yere gelmezdi, burada zamanımızı boşa harcıyoruz. Bekle, ileride birisi var!”
Tüm muhafızlar söylenirken, onlara öncülük eden muhafız, kendilerine doğru yürüyen bir insan figürü gördü.
“Genç efendi!”
Muhafız şaşkına dönmüş bir şekilde bağırdı. Gözlerini ovdu ve tekrar insan figürüne doğru baktı. Genç efendiden başka kim olabilirdi ki?
“Kaptan, bu genç efendi. Genç efendiyi bulduk, hahah!”
Muhafız, heyecan dolu şekilde onun durduğu yere doğru zıpladı. Sanki karşısında duran genç efendi değil de onun yerine kendi babasıymış gibi, neredeyse gözlerinden yaşlar akacaktı.
“Bu genç efendi. Gerçekten o! Şükürler olsun!”
Birkaç muhafız, Jiang Chen’e doğru koşmaya başladı. Genç efendinin neden bu ıssız yere geldiğini bilmiyor olsalar bile fark etmezdi. Şu an önemli olan şey, genç efendiyi eli ayağı tutar halde, kolu ya da bacağı eksik olmadan bulmuş olmalarıydı.
Jiang Chen, ‘’Neden hepiniz buradasınız?” dedi.
Kaptana doğru baktı. Bu adamı biliyordu, adı Jiang Cheng’di!
“Genç efendimiz, nihayet sizi bulduk. Eğer ortaya çıkmasaydınız, Şehir Lordu hepimizi öldürürdü.” dedi Jiang Cheng. Heyecanlıydı ve sevinçten ağlamak üzereydi.
Jiang Chen’in suratında şaşkın bir ifade vardı. Ama zekası sayesinde her şeyi anlaması, bir dakikadan fazla zamanını almamıştı. Son üç gündür kayıptı ve babası öldüğünden şüphelenmiş olmalıydı. Muhafızların uyku uyumadıklarını kolayca tahmin ediyordu.
Henüz tanışmadığı babasını düşünmek, Jiang Chen’in kalbini az da olsa ısıtabildi. Önceki hayatında en büyük aziz olmasına rağmen, kendisine göz kulak olacak bir arkadaşı olmamıştı. Bir yetim olarak, aile sevgisinin ne olduğunu bilme şansı da olmamıştı.
“Kötü bir durumda gibi mi görünüyorum? Ölmenize gerek yok, hadi eve gidelim.”
“Genç efendimiz, lütfen ata binin.” Jiang Cheng, hemen kendi atını Jiang Chen’e yolladı.
“Gerek yok, yürüyeceğim. Hepiniz çok çalıştınız. Eve vardığımızda herkes hazineden 10 altın hak iddia edebilir.” dedi Jiang Chen, sanki hiçbir şey olmamış gibi.
‘’Ne? 10 altın mı?’’
Jiang Cheng bunu duyduğunda neredeyse düşüp bayılacaktı. Bir altını bile yoktu! Tüm muhafızlar sersemledi. 10 altın para! Onların maaşı ayda yalnızca 10 gümüş paraydı!
Jiang Chen bir zamanların en büyük azizi olduğu için parayı umursamaya ihtiyacı yoktu ama bu muhafızlar için 10 altın para demek, büyük bir servet demekti.
‘’Genç efendiye ne olmuştu? Bu hiç onun tarzı değildi.’’
‘’Ne zamandan beridir genç efendi bu kadar cömert?’’
Ata binmiyordu ve genç efendiyle buluştukları andan beridir hiçbirini azarlamamıştı; oysa her zaman yaptığı şeydi. Ortadan kaybolduğu bu üç günün ardından, tamamen başka birine dönüşmüştü.
“Hadi gidelim, acele edin ve genç efendiyi izleyin.” Jiang Cheng, bu şoku atlatan ilk kişi oldu. Diğer muhafızlar da hızlandı ve genç efendiyi takip etmeye başladılar. Atlarına bile binmediler. Genç efendi önlerinde yürürken, ata binmeye kim cüret edebilirdi?
Şehir Lordu Konağı’nın salonunda.
Orta yaşlarındaki adam, kaygılı bir yüz ile volta atıyordu. Salaş, ipek kıyafetli adam, kaslı ve 2.7 metre boyundaydı.
Rayihalı Gökyüzü Şehri’nin Lordu’ydu; Jiang Zhenhai!
“Endişelenme baba, eminim Jiang Chen’i bulacaklardır.” dedi Şehir Lordu’nun yanındaki iyi giyimli, beyaz kıyafetli genç adam. 17-18 yaşlarında görünüyordu ve ilk bakışta herkesin anlayabileceği gibi sıradan biri değildi. Kederi yüzünden okunabiliyordu ama içten içe de mutluydu.
“Bu şımarık çocuk bende akıl bırakmayacak. Sendeki yeteneğin yarısı onda olsa rüyalarımda gülerdim.” dedi Jiang Zhenhai, çaresizlik içinde.
“Genç efendi döndü!” Muhafız heyecanla içeri girdi.
“Ne!” Jiang Rulong neredeyse bağırmıştı. Suratındaki ifade dramatik bir şekilde değişti.
Jiang Zhenhai de rahatlamış hissetti ve bağırdı. “Ona derhal buraya gelmesini söyleyin!”
Şehir Lordu’nun öfkesinin azalacağını hisseden muhafız, dikkatlice, “Lordum, genç efendi yorgun olduğunu söyledi ve dinlenmek için odasına gitti. Sizinle yarın görüşecek.” dedi.
“Ne?! Hiç mi ahlak yok bu çocukta?” Jiang Zhenhai, konuşan muhafıza gözünü dikip söylenmeye başladı.
“Baba, Jiang Chen gerçekten yorgun olabilir. Hem de yarın Murong ailesiyle nişan günü, bırak dinlensin.” dedi Jiang Rulong.
“Rulong, her zaman onun tarafında olma. Bu küçük piç her geçen gün daha da asi oluyor.”
“Sinirlenme baba, izin ver ben konuşayım.”
“Böylesi daha iyi. Onu gözetleyecek birini bul ve odasından çıkmasına izin verme. Yarınki nişan etkinliğinde kötü bir şey yaşanmasını istemiyorum.” Jiang Zhenhai, elini salladı ve uzaklaştı.
Şehir Lordu Konağı, büyük bir alanı kaplıyordu. Bu yüzden de Jiang Chen’in kendi büyük malikanesine sahip olması doğaldı.
Kendi avlusunda, İki eli arkasında, ayışığı üstüne vururken, tanıdığı birini bekleyerek öylece duruyordu. O kişinin geleceğini biliyordu.
Konağının kapısının dışında biri belirdi. Jiang Rulong’tu bu. Bahçesinde zarar görmemiş bir şekilde duran Jiang Chen’i görünce, yüzünde zalimce bir ifade belirdi.
“İşe yaramaz köylüler, bu piçi nasıl canlı göndermeye cüret edebilirler?” dedi kaşlarını çatarak. Jiang Chen’in konağına doğru yürürken, yüzü bir anda normale döndü.
“Kardeşim, üç gündür nerelerdeydin? Ne kadar endişeleneceğimi bilmiyor muydun?” dedi Jiang Rulong, endişeli bir ses tonuyla ve kardeşini tekrar görmenin verdiği ‘mutluluğu’ ima ederek.
“Ağabeyim..”
Jiang Chen, aniden kardeşine doğru zıpladı, ona sarıldı ve “Ağabeyim, neredeyse küçük kardeşini temelli kaybediyordun!”
Üzgün gibi davranan Jiang Chen’in gözyaşları, Jiang Rulong’un omuzlarına damladı. Jiang Rulong’a sarıldığında kaşları çatıldı.
“Ne oldu küçük kardeşim? Sana kim zorbalık yapmaya cüret etti? Söyle bana, intikamını alacağım!” diye cevapladı Jiang Rulong.
“Yang Yong ve Yang Shuang adında iki köylüydü, beni öldürmek istediler.” Kardeşinin omzundan kafasını kaldırdı.
Jiang Rulong, Yang kardeşlerin adını duyduğunda şok oldu ama yine de surat ifadesini değiştirmeden, “Ne? Bunu yapmaya nasıl cesaret ederler? Onlara bunu ödeteceğim!” dedi.
“Kardeşim, onlar öldü.”
Jiang Chen sinirli sinirli konuşurken, Jiang Rulong’un gerçek rengini keşfetmek için yüz ifadesine bakmaya devam etti. Ama Jiang Rulong hislerini saklamakta oldukça iyiydi. En büyük aziz olmanın yanı sıra, Jiang Chen’in keskin gözleri vardı. Jiang Rulong’un yüzündeki en ufak değişiklikleri fark edebiliyordu.
“Öldüler mi? Her ikisi de Qi Diyarı’nın altıncı seviyesindeydiler. Onları nasıl öldürdün?” diye şüpheyle sordu Jiang Rulong ve merakla bir cevap bekledi.
“Dalga geçme ağabey. Ben aptal bir geliştiriciyim ve zar zor birinci seviyeye geldim. Yang kardeşlerle eşit olamam ama tanrıya şükür orada Qi Diyarı’nda sekizinci seviyede olan yetenekli biri vardı ve bana Yang kardeşleri öldürmemde yardım etti. Maalesef ki bu hayırsever herhangi bir ödül istemedi. Yang kardeşleri öldürdükten sonra da oradan ayrıldı. Adını bile bilmiyorum, ne yazık.’’ dedi Jiang Chen, rahatlama ve pişmanlıkla.
“Siktir, ne şanslı…” diye küfür etti içinden. Jiang Chen’in söylediklerinden hiç şüphe duymadı çünkü hiç yara almadan geri dönebilmesinin tek açıklaması bu olabilirdi.
Aynı zamanda, Jiang Rulong da bir rahatlama hissetti. Yang kardeşler ölmüştü; böylece, onun sırrını bilen biri kalmamıştı. Jiang Chen’i ilerleyen zamanlarda öldürmek için birçok farklı yol denemek için hala fırsatı vardı.
“Onların şu an ölü olması önemli değil. Önemli olan, senin zarar almadan dönmen! Eğer bunu yapamasaydın, bütün bir ömrümü seni koruyamamış olmanın pişmanlığıyla geçirirdim.”
Jiang Rulong’un yüzündeki endişeli ifade, Jiang Chen’de kusma isteği uyandırdı.
“Benim ağabeyim bir tane!” Jiang Chen, ağabeyine minnettar gibi davrandı.
“Öyle söyleme, biz kardeşiz. Yarın Murong ailesiyle nişan günü. Hazır olmalısın, kardeşim. Bu, senin için hayatının fırsatı. Eğer Murong ailesinin kızlarıyla evlenebilirsen, ailemiz için çok iyi bir iş yapacaksın!” diye haykırdı Jiang Rulong, elini Jiang Chen’in omzuna koyarken.
Rayihalı Gökyüzü Şehri’nde iki büyük aile vardı. Birisi Şehir Lordu’nun ailesiydi, öteki de Murong ailesi. Murong ailesi, iş endüstrisinde büyük bir güce sahipti ve fakat bu iki aile arasındaki ilişki çok da iyi değildi. Aralarında bir rekabet vardı. Eğer bir şekilde aralarında bir evlilik olursa, o zaman aralarındaki ilişki doğal olarak gelişecek, iki taraf içinde büyük yararlar sağlayacaktı.
“Kızlarıyla evlenmek mi? Beni sayma.” Dedi Jiang Chen, başını sallarken.
“Kardeşim, bu karar sana bağlı değil. Babam bu evlilik için çok hazırlık yaptı, bunu şimdi mahvedemezsin.” Jiang Rulong, Jiang Chen’i ikna etmeye çalışıyordu.
“Ben ciddiyim, Murong ailesinin kızlarının neye benzediğini bile bilmiyorum. Evlenmemi isteyerek şaka yapıyor olmalısınız. Ve henüz çok gencim. Eğer tek istediğiniz iki aile arasındaki evlilikse, bence sen en iyi adaysın. Sen de Şehir Lordu’nun oğlusun ve benden büyüksün. Senden önce evlenemem kardeşim, olmaz. Bunu yapmayacağım, eğer istiyorsan kendin yap.” Jiang Chen kararında kesindi.
Jiang Chen’in açıklamasını dinledikten sonra, Jiang Rulong ilk defa ‘kardeşinin’ işe yarar bir şey yaptığını hissetti. Özellikle de Jiang Chen’i öldürmek istemesinin gerçek sebebi Murong ailesinin kızıyla evlenebilmek ve her iki ailede de kendi statüsünü yükseltebilmek olduğu için!
Magnec