Ölü fikri gayet muhteşem bence ???
Novel Günleri - Bilgilendirme!
Bölümün tamamını okumak için üye olmalısınız! Üye olmak için tıklayınız.
59. Bölüm Ölüm
''Vızz! Vızz! Vızz! Vızz!''
Oklar, sivri uçlarıyla gökyüzünü ''kara bulutlar'' gibi kaplamıştı. Neredeyse gece vaktinde ortaya çıkan yıldızlar gibi görünüyor, köprüye doğru uçuyorlardı.
"Tink! Tink! Tink! Tink!"
Zırhları delmek için yapılmış bu oklar, düştükleri yerdeki tüm hayatı biçiyorlardı. Ok uçları Azrail'in tırpanının başı gibiydi ve her türlü zırhı, önlerindeki tüm engelleri aşıp, delip geçiyor ve hatta, köprüde büyük delikler oluşturuyorlardı.
Okların duyguları yoktu. Yayılım ateşi şeklinde köprüye vızıldayarak iniyor ve sonları yokmuşçasına, kalan tüm askerleri öldürüyorlardı.
Kısa bir süre içerisinde, köprüde hayattan bir iz kalmamıştı. Daha önce yaralı bir şekilde ağlayan, feryat eden düşman askerleri şu anda ölülerden fazlası değildi. Her bir cesedin üstüne düşmüş bir ton ok vardı; tüyleri hepsinin birer kirpi gibi görünmesine neden oluyordu.
Gümüş maskeli şövalye ise devamlı olarak bir figüre bakıyordu. Kalbinin derinliklerine kadar sert bir şekilde inmiş, oraya kazınmış korkunun kaynağını yok etmeyi öylesine istiyordu ki, gözlerini dahi kırpamıyordu. Kendisine art arda defalarca kere yenilginin tadını aldıran bu canavarın ölmesi, şu anda onun için dünya üzerindeki en önemli şeydi.
Sonunda, gerçekleşmesini görmeyi istediği şeyi görmüştü, o şeytan en nihayetinde hareket etmeyi bırakmıştı. Oklar onun vücudundaki her bir noktadan içeri girmişti. O, oklara yapışık olan tüylerle birlikte dev bir tavuk gibi görünüyordu. Kısa bir süre içerisinde duyulan ''Tink!'' sesi ile birlikte kılıç ve kalkanı ellerinin arasından düşmüş ve yere düştükleri gibi kaybolmuştu. Bir ''Bam!'' sesiyle birlikte ise, figür, sonunda yere devrilmişti...
''Öldü, hahahaha! Sonunda öldü... Sonunda öldü lan!''
Gümüş maskeli şövalye titrerken delirmişçesine gülmüştü. Sonunda durmuş ve gülmeye devam ederken yukarı fırlamıştı. Güçlü mü yoksa üzgün mü olduğu anlaşılmıyordu. Sonuna kadar gülmeye devam etmiş ve dizlerinin üstüne çökmüştü. Kahkahalar hıçkırıklara dönerken sesi boğuk bir hal almış ve adeta cinnetle dolmuştu...
Üstünde durduğu tepedeki çimenleri kavramıştı sıkı bir şekilde elleriyle, gözlerinden kontrolsüzce akan yaşlar, gümüş maskesinden damlamaya başlamıştı.
Sonunda ölmüştü o.
O herif, resmen sonunda ölmüştü.
Ancak onun üç bin elit birliği de tükenmiş durumdaydı. Yalnızca ağır zayiatlar verilmemiş, hayatta kalan askerler de ölüm korkusuyla adeta delirmişti. Bir daha silahlarını kuşanıp savaş alanına adım atacak kadar cesaretleri kalmamıştı. Onu daha da öfkelendiren ise, her biri Yıldız Seviyesi'nde olan kendi kara şövalyelerinin yarısından fazlasını kaybetmiş olmasıydı... Savaşta hayatını kaybetmiş Üç Yıldız Savaşçısı Landes'ten bahsetmeye gerek dahi yoktu.
Gümüş maskeli şövalye, bu canavar tarafından delirme sınırına yaklaştırılmıştı.
Savaş alanında bu figürün sonunda devrildiğini gördükten sonra, düşman askerlerinin tamamı boyunlarını tutmuş ve şiddetli bir şekilde nefes alıp vermeye başlamışlardı. Sanki Azrail, kavradığı hayatlarını bırakmış ve gitmelerine izin vermişti. Zihinlerindeki dağ gibi baskı sonunda kaldırılmış ve her an peşlerinde olan ölümün gölgesi, ortadan kaybolmuştu. Bazıları delirmişti de... Gözlerinden yaşlar akarken kahkahalar atıyorlardı.
Bunlardan önce, hiçbirisi bir adamın tüm bir orduyu böylesine dağıtabileceğini asla hayal edemezdi.
Gizemli büyücü öfkelenmişti, ama maskeli şövalyenin yüzündeki yıkık ifadeyi gördükten sonra uzaklardan, öfkesini tutmaya ve onunla tartışmamaya karar vermişti. Düşündükten ve ifadesini değiştirdikten sonra, yanında adeta oldukları yere mıhlanmış birkaç askere emir vererek: ''Gidin ve şu cesedi benim çadırıma getirin!''
Büyücünün etkisi, askerlerin kırılma noktasına yaklaşmış ruhlarını geri getirmişti. Hızlıca o güçlü askerler zırh delici oklarla dolmuş cesedinin yanına gitmiş, onu kaldırmış ve gizemli büyücüyü takip ederek, onun çadırına kadar götürmüşlerdi.
Ceset çok ağırdı. Üzerindeki parçalanmış zırh ve oklarla birlikte, en azından yüz elli kilo ediyordu. Birkaç güçlü düşman askeri bile cesedi taşırken ter dökmüştü. Cesede bakmaya dahi cesaret edemiyorlardı. Cesetten yayılan ölümcül hissiyat ruhlarını sarsıyor ve büyücüyü takip eden askerlerin, kontrolsüz bir şekilde titremesine yol açıyordu.
''Tamam, şimdi gidebilirsiniz. Ne olursa olsun, kimsenin içeri girip beni rahatsız etmesine izin vermeyin.''
Siyah ve kasvetli çadıra varmalarının ardından büyücü, askerlere cesedi çadırın ortasına bırakmalarını emretmiş ve daha sonra da gitmelerini söylemişti. Askerler af çıkmasıyla serbest kalmış mahkumlar gibi hissetmiş ve hayatları için koşuyormuçasına çadırdan ayrılmışlardı. Çadırdaki hava nemli ve küf kokuluydu, ayrıca hafifçe çürümüş ceset kokusuyla da karışmıştı. Garip şekilli keskin şeyler ve acayip iksir şişeleri her yerden sarkıyordu. Tüm alan bir kesimhane gibiydi ve hiçbir düşman askeri, burada bir saniye bile kalmak istememişti.
Gizemli büyücü çadırın perdesini kapattı. Ayrıca dikkatli bir şekilde bir dizi küçük savunma büyüsünü, güvenlik için girişe koymuştu. Daha sonra da mavi bir ateş yavaşça elinden çıkarak, çadırın ortasına asılı olan içi kömür dolu garip tencerenin içine ilerlemiş ve onu tutuşturmuştu. Mavi ateş soluk ve titrekti. İçeride bir ateş olmasına rağmen çadır hala soğuktu ve her şey, aşırı derecede ürpertici görünüyordu.
"Hoo, hoo, hoohooo..."
Gizemli büyücünün gülüşü bir baykuş sesi gibiydi. Yerdeki cesete bakarken açgözlü bir bakış gözlerinde parıldıyordu. Hafif bir pişmanlıkla kendi kendine konuşmaya başlamıştı: ''Onu canlı ele geçirememiş olmamız çok kötü... Ama neyse ki birkaç hortlak büyüsüne sahibim, belki cesedi kesip inceleyerek güçler arasında özgürce gidip gelebilmeyi sağlayan sırrı ele geçirebilirim... Sırrı bulduktan sonra ise, Dört Yıldız Seviyesi'nde beni yıllardır tutuyor olan darboğazı aşıp, Beş Yıldız Seviyesi'ne ulaşabilirim. Ay Seviyesi'ne ulaşmak sadece bir hayal olmaktan ileri gidebilir, hohohooo!''
Boğuk bir sesle güldü adam. Daha fazla bekleyemeyerek belini bükmüş, bambu benzeri parmaklarıyla cesetteki zırha dokunmuş ve onu çıkararak, kadavrayı incelemeye başlamıştı...
Ama cesedi gayretle çevirerek yukarı dönük bir hale getirmesinin ardından parmağıyla zırhın kilidini açarken, gülümsemesi donmuş ve emsalsiz bir şok yüzüne yerleşmişti.
Dikkatli ve güçlü olan bu gizemli büyücü bile, korkudan titremeye başlamıştı.
Bu onun ürkek olduğundan değildi...
Bu cesedin kendisine bakarak gülümsediğini gören herkes çıldırırdı. Büyücünün sinirleri normal bir tepki vermişti.
''Sen... Yok artık... Sen hala hayatta mısın?''
Büyücü bir hayalet görmüşçesine bağırmış ve hızlıca, korku içinde titremeye başlamıştı.
Ölümcül bir savaşçı savunmasız bir büyücüye böylesine yakınlaştığında olacak şeyleri tahmin etmek için bir dahi olmaya gerek yoktu. Büyücünün yüzü resmen solmuştu. Yoğun bir enerji bulutu bir anda ortaya çıkmış ve tüm çadırın içerisine hızla yayılmıştı. Büyücü kendi vücudunu korumak istiyordu. İncecik bir odun parçasına tutup boğulmaktan kendini kurtarmaya çalışan bahstız bir adam gibiydi. Büyücüler, zayıf vücutlarını büyü güçleriyle korumak zorundalardı, bu istemsiz bir tepkiydi.
Bir dizi anlaşılmayan hece ağzından süzülmeye başlamıştı ki...
''Bam!''
Fei'nin bir yumruğu, büyücünün kendisini korumak üzere olan çabasını sonlandırmıştı. Sessiz büyü ilahisi yarıda kesilmişti, birisi ötüyor olan bir horozu boğazlamış gibi çıkmıştı son sesleri... Daha sonra, siyah bulut enerjisi aniden ortadan kaybolmuştu.
Büyücünün ağzı geniş bir şekilde açıktı.
Saydam salyası ve beyaz tükürüğü, biraz öncesine kadar görkemli büyü sözleri söylüyor olan ağzından akmaya başladı. Kazara bir darbeye maruz kalmış bir bakirinki gibi, dehşete düşmüş bir ifade, adam onun vücut parçalarından birisini sıkıca tutmaya başladığı zaman yüzünde belirdi...
''Oğlum, böyle yakalarım adamı büllüğünden! Bir erkek asla en zayıf parçasını unutmamalıdır, hehehe...''
Fei yumruğunu yolladığı gibi gülmüştü. Gülüyor olsa da şansı kaçırmamayı unutmamış; zıplamış ve hemen büyücünün apış arasına güçlü bir tekme geçirivermişti.
Büyücünün vücudu kaskatı kesilivermişti tekmeden sonra. Ölüyor olan bir yaratıktan geliyor gibi duyulan derin ve boğuk bir inleme çıkmıştı boğazından, daha sonra da sırt üstü yere düşmüştü. Siyah cübbe vücudundan çıkmış ve adamın bir deri bir kemik, iskeletimsi yüzü ortaya çıkmıştı. Adam son derece solgun ve cılızdı, derisi kafatasına sıkıca yapışmıştı. Kafasına büyüyen tek bir tüy dahi yoktu.
Hayati bir vücut parçasına tekme yiyen, zavallı Dört Yıldız Seviyesi'ndeki büyücünün yüzü beyazdan siyaha, daha sonra da yeşile dönmüştü... Güçlü Dört Yıldız büyücüsü acıdan ağlıyordu. Pişmiş bir karides gibi çömelip ardından yuvarlanmıştı. Bir süre sonra da hareket etmeyi keserek hızlıca bayıldı.
''Çakala bak, benim gibi ölü taklidi yapıyor, ha?''
Fei Dört Yıldız Büyücüsü'nün icabına bu kadar hızlı baktığına inanamamıştı. Bu ''insan'' iskeletin bayılmış numarası yapmadığından emin olmak için ona doğru yürümüş ve birkaç saniye düşündükten sonra, herifin üstüne tükürüp büllüğüne bir tekme daha yapıştırmıştı.
''Çat!'' Fei hafif bir ses duymuştu, kırılan bir yumurta gibi bir şeye benziyordu.
''Görünüşe göre harbiden bayılmış.''
Fei rahatlamıştı. Aklındaki baskı kaybolduğu gibi gerginleşen sinirlerini rahatlamıştı. Son derece hafiflemiş hissederek, yere oturmuş ve birkaç derin nefes almıştı.
Her şey çok düzgün ilerliyordu, bu Fei'nin tahminlerinin ötesindeydi.
Savaş esnasında, düşmanın güçlü okçularını gördükten sonra Fei aniden bir fikir edinmişti: Ölü numarası yapmak. Kalın bir zırh katmanına sahipti, aynı zamanda da 12. Seviye Barbar'ın zırhlarını almıştı kemerinden. Özellikle [Arktik Takım]'ın bir parçası olan [Arktik Kürk]. Bu zırh bir ton savunmaya sahipti; iki katman zırh ile birlikte bu okların altında hayatta kalmak çok büyük bir sorun olmamıştı. Daha sonra, Fei yalnızca düşmanların üssüne sızıp Dört Yıldız Büyücüsü'ne pat diye sinsi bir saldırı yaparsa, o güçlü büyücünün icabına bakmak için yüzde elli ya da altmış şansı olurdu.
Düşmanın üssüne yaklaşıp düşman büyücüye nasıl sinsi bir saldırı yapacağına dair endişeleri vardı Fei'nin. Bu büyücünün bu kadar şanssız olup kendi ölümünü arayacağını kim tahmin edebilirdi ki? Askerlere Fei'nin vücudunu kendi çadırına getirmelerini söylemiş ve Fei'ye, ''müstehcen'' bir şekilde dokunmak istemişti.
Magnec