bu nasıl bir şanstır arkadaş aklım almıyor
Novel Günleri - Bilgilendirme!
Bölümün tamamını okumak için üye olmalısınız! Üye olmak için tıklayınız.
42. Bölüm Anladın Mı?
Derin, insanı düşünmeye sürükleyen bu girizgah Lin Jie’yi tatmin etmişti. Sabah vakti bir saat, akşamın iki saatine eşittir derlerdi. Tıpkı iyi bir girişe ihtiyaç duyan bir kompozisyon gibi bir sohbetin de başlangıcı sağlam olmalıydı.
Bir müşterinin şenlendirdiği böylesi bir sabahla güne başlamak… bundan daha iyisi olamazdı ve hikaye, özel olarak İhtiyar Wil için seçilmişti.
Yuvası boş kalan ihtiyarın sıradan yaşamında her daim temkinli olması gerekiyordu. Bugün dükkana Lin Jie’den bile önce gelmişti.
Lin Jie her gün sabahın 6:30’unda kalkar, dükkanın kapısını 7’de açardı. Açılışa on dakika kalmıştı ve dışarıda zifiri karanlık vardı.
Üstelik İhtiyar Wil uzakta yaşıyordu. Yaptıkları görüşmelerin ardından Lin Jie onun buraya aşağı yukarı bir saatte geldiğini biliyordu. Buna ağır yağmur, yıldırımlar ve güçlü rüzgarlar eklenecek olursa… ihtiyarın karanlıkta kayıp düşmesi işten bile değildi ve çok tehlikeliydi.
Ne var ki İhtiyar Wil bu tehlikeyi göze almıştı. Yolda başına bir şey gelseydi muhtemelen bunu kimse fark etmeyecek ve yağmurun altında, dünyadan sessizce göçüp gidecekti.
Bunlar Lin Jie’nin anlamsız kuruntuları değildi. Daha önceleri haberlerde buradan biraz ötede binaların çöktüğünü duymuştu. Dışarıda durumun hiç iyi olmadığı aşikardı.
Yaşını başını almış sakat bir adamın böyle bir havada göçüp gitmesi… bundan güzel bir trajedi çıkardı.
Ahh, insan endişeleniyor…
O anda Wilde yıldırım yemiş gibiydi. Bardağı tutan ve titreyen ellerini zorla kontrol altına alarak cevapladı, “Çiftçinin bir hatası yoktu. Sadece nezaket gösteriyordu. Yılanın da bir suçu yoktu, tek yaptığı şey içgüdülerini dinlemekti.”
Tezgahın arkasındaki oturağa kurulan Lin Jie, “Uygun ve tarafsız bir yorum,” dedi. “Son tahlilde, bu trajik sonucun kaynağı basit bir tesadüftü. İlk etapta tartışılacak hiçbir yönü olmayan, sıradan bir hikaye gibi geliyor kulağa.
“Ancak bu hikaye adaletle alakalı değil. Çiftçi sözüm ona nezaketinin karşılığını ölümle ödedi. Sence ölmeden hemen önce aklından neler geçiyordu?”
Biraz sessiz kalan Wilde, mırıldandı, “Muhtemelen pişmandı.”
Lin Jie gülümsedi. “Sözlerine biraz güven, İhtiyar Wil. ‘Muhtemelen’ demeye gerek yok. Bu hikayenin özü insanlığa dayanır ve kişinin olaya insan gözüyle bakması lazımdır. Şimdi, farklı bir gözlük tak gözlerine. Çiftçinin yerinde olsaydın sen ne düşünürdün?
“Çiftçinin en büyük pişmanlığı şüphesiz yılanın doğal güdülerini en başta hesaba katmamasıydı. Ona gereksiz yere, körü körüne nezaket gösterdiğine bin pişman olduğu aşikar.
“Dünyada çok kötü insan var ama sadece suratlarına bakarak onları tanıyamazsın. Kimisi kılık değiştirir, kimisi de emelleri için bir başkasını kullanır. Cana yakın ve zararsız, hatta acınası görünen bir insan farklı duygulara kapılarak kötülük yapabilir. Belki sana, belki bir başkasına.
“Kolay kolay güvenmemeli insan ve başkalarını kandırmamalı. En önemlisi de yumuşak kalpli olmamalı.
“Kalbi yoksa kişinin, merhameti ve nezaketi bilir mi hiç? Böyle bir insan gülümser, gülümser ya, çünkü karşısında duran kişinin dikkatsizliği onu mutlu etmiştir.”
Güçlü ve insanda yankı bulan sözlerdi bunlar.
Wilde’ın duyguları iyice birbirine karıştı ve acıyla dükkan sahibinin sert, uyaran gözlerine baktı. ‘Kalbi yoksa kişinin’ laflarını duyunca gözlerini kıstı ve sıktığı yumruğunu açtı. Maskenin altında, kendiyle alay eden bir adamın gülümsemesi oynuyordu.
Haa… Kalbi olmayan bir insana insan denir mi?
Hayır!
Demek Bay Lin aslında… Hayır, en başından beri biliyordu.
“Ne demek istediğimi anladın mı?” dedi Lin Jie, kollarını birleştirdi.
Derin bir nefes alan Wilde başını salladı. “Evet.”
Ama yine de…
“Öyleyse sevindim,” dedi Lin Jie. Uzandı ve Wilde’a biraz çay doldurdu. Ardından ona sertçe bir kez daha baktı. Bugünkü ani ziyareti bir yana, Wilde’ın aklı dolu gibi görünüyordu ve yüzüne kasvetli bir ifade oturmuştu.
Lin Jie’nin aklına bir düşünce geldi.
İhtiyar Wil kendi güvenliğini hiçe sayarak sabahın köründe buraya gelmişti ama kitap almaya niyetli görünmüyordu. Tam aksine, kısa sohbetin ardından omuzlarından büyük bir yük kalkmış gibi rahatlamıştı. Yani buraya gelmesinin asıl sebebi gönülden bir sohbet olsa gerekti.
Psikolojik sorunları çözmek konusunda kendine güvenen Lin Hoca, kaşını kaldırdı. İçinden bir ses ona, bunun basit bir mesele olmadığını söylüyordu. Dolayısıyla akademik konuları bir kenara bıraktı. Sıkıntı… hayatla ilgili olmalıydı.
Dul kalmış, tek başına yaşayan bir ihtiyarın hayatla cebelleşmesi şaşırtıcı değildi. Ancak bunca zamandır yalnız olmak ve bu koşullara alışmak, insanı mevcut sorunlara karşı dirayetli kılardı. Dolayısıyla geriye, yaşlıların canını sıkan diğer büyük bir sıkıntı kalıyordu.
Akrabalar.
Ve Lin Jie’nin bildiği kadarıyla İhtiyar Wil’in pek iyi geçinemediği iki çocuğu dışında hiç akrabası yoktu. İkisini de evlat edinmişti. Biri iş için gitmiş ve İhtiyar Wil onu ne görmüş ne de ondan haber almıştı. Diğeri daha utanmazdı ve biyolojik ebeveynlerini bulunca İhtiyar Wil’e sırt çevirmişti. Ne zaman bunun bahsi açılsa İhtiyar Wil’in suratı düşerdi. Lin Jie bu çocuğun geri döneceğini hiç sanmıyordu.
Dahası, geri dönmüş olsaydı İhtiyar Wil karalar bağlamazdı. Dolayısıyla mesele, ilk çocukla alakalı olmalıydı.
“Haaah, Charles…” Lin Jie biraz ortalığı yoklamaya karar verdi.
Wilde iç geçirdi. “Elbette, biliyorsunuz. Charles döndü.”
Lin Jie başını salladı. Şimdi sorunu daha net görebiliyordu. Televizyonda izlediği drama dizilerinde yaygın olarak işlenen bir konuydu bu. Dul kalan yaşlıların mirasına göz dikmiş çocuklar…
Kendi başına yaşayan böyle ihtiyarlar ne zaman hasta düşseler, garip akrabalar bir anda başlarına doluşurdu ve yıllardır ondan uzak duran akrabaların geri dönmesinin tek bir sebebi olabilirdi: Para.
“Söyleyeceklerim seni üzebilir ama uyarmak zorundayım,” dedi Lin Jie. “Aniden mi döndü? Sana son yıllarda yaşadığı zorlukları, seni ne kadar özlediğini ve sevdiğini mi anlattı? Bana kalırsa senden bir söz almaya çalışıyordu.”
Evet, ‘Charles’ Wilde’ın kalan büyü tekniklerini ona miras vermesini istemişti. Acımasız bir kara büyücü olarak tanınsa da Wilde, böyle trajik bir gerçeğe karşı kendini ufacık hissediyordu. En nihayetinde bir kara büyücüden önce, bir insandı.
“Sen aklında kalan güzel hatıralardaki o çocuğu istiyorsun. Ancak, geri dönen çocuk gerçekten o mu?” dedi Lin Jie, gözlerini ona dikerek. “Sözlerim canını yakacak ama dediğim gibi… O çiftçi gibi olmak mı istiyorsun? Duygudan yoksun bir yılana merhamet göstermeyi göze alacak mısın?”
Wilde bir süre sessiz kaldı ve nihayet iç geçirdi, “Sadece… kendimi kandırmak pahasına da olsa onunla biraz zaman geçirmek istiyorum. Ancak bazı rüyalardan uyanmak gerekir. Artık benim Charles’ım değil o.
“Teşekkür ederim. Bu, bana verdiğiniz mühim derslerden ikincisiydi!” dedi Wilde, başını kaldırdı. “Ne yapmam gerektiğini biliyorum…”
….
Magnec