Vay arkadaş merak ettiğimiz seyler yerine otururken yenileri ortaya çıkıyor.
Elinize sağlık.
Novel Günleri - Bilgilendirme!
Bölümün tamamını okumak için üye olmalısınız! Üye olmak için tıklayınız.
21. Bölüm O Dünya Bu Dünya
Yol yorgunu öğrenciler de sonunda arkadaşlarına katıldılar.
Diğer bölümleri beklerken savunma sanatları bölümü ise ikinci ziyafetlerini çekmişlerdi.
Gelenlerin en sonunda nefes nefese kalmış Meng Bai vardı. Lin Xi gördüğünde zayıfladığını fark etmişti. Arkadaşı ağlayacak gibi duruyordu.
Oha!
Fakat istediği her şeyi yiyebileceğini öğrendiğinde Meng Bai en öne kadar sıçramıştı.
Lin Xi Zhang Ping ve Xiang Lin’i de ortalarda seçmişti. İkisi de arkadaşlarını gördüğünde başlarını sallayarak ilerlediler. Sonunda Gao Yanan da görünmüştü.
Genç kız pelerinini çıkarttı. Zaten ince yüzü iyice incelmiş gibiydi. Hınçla masayı süpüren öğrencilerden uzakta bir yere oturdu, bir parça et alırken ayaklarını ovmaya devam etti. Görünüşe bakılırsa onun yolculuğu da pek hoş geçmemişti.
“Siz ne ara geldiniz?”
“Yolculuğunuzda neler yediniz?” Meng Bai’nin karnı doydukça çenesi düşmeye başlamıştı bile.
“Dün geldik... Yolda bulduğumuz kocaman sarı antilopları ve elkleri yedik.”
“Ohaaa siz onları mı yediniz?”
“Ne? Siz ne yediniz ki?”
“Ne bulduysak onu yedik! Tavşan, çimen, yılan... hatta böcek!”
“Ah?” Meng Bai’yi işiten bütün savunma sanatı öğrencileri öğretmenlerine karşı bir kat daha sevgi beslemeye başladılar. Anlaşılan diğer gruplara kıyasla karınları dolu yolculuk etmişlerdi.
Sadece açlık başa vurduğunda nelerin yenip yenemeyeceğini en iyi şekilde seçebiliyordun anlaşılan. Diğer bölümlerin yolculuklarındaki eğitimi farklı olmuştu.
“Böyle şeylerin asıl savunma sanatlarına gösterilmesi beklenmez mi? Neden diğer bölümler açlık eğitimi alırken biz ziyafetler çektik ki?” Li Kaiyun dayanamadan sonunda birleşen hödük grubuna fısıldadı.
Xiang Lin sessizce konuştu. “Uzun zaman önce siyaset bölümünün kıdemlilerinden birinin kardeşi sınırda tuzağa düşürülmüştü. Akademide öğrendiği kendine hâkim olma eğitimleri ile açlığını aşıp hayatta kalmayı başarmış. Bütün bölümlerden sınıra gönderilme ihtimali olduğu içindir belki...”
Dang… dang… dang…
Yeni öğrenciler birbirleriyle alçak sesle boş boş konuşmaya başlarken, keskin ve net sesler çınladı.
Yirmiden fazla siyah cüppeli öğretim görevlisinin oluşturduğu bir sıra, önlerindeki koridordan sert ama telaşsız bir şekilde belirdiler.
"Müdür Yardımcısı Xia." Dışarı çıkan tüm hocalar, tek kollu yaşlının karşısında saygıyla eğildi.
Tek kollu ihtiyar hiçbir şey söylemedi. Sadece eğitimcileri selamladı.
“Herkes iki sıra olup bizi takip etsin.”
Elli yaşlarında, solgun yüzlü, siyah cüppeli bir öğretim görevlisi, tüm yeni öğrencilere soğuk bir şekilde duyurusunu yaptıktan sonra öğretim üyeleri girdikleri koridordan çıktılar.
Duyuruyu yapan siyah cüppeli eğitimcinin sol gözü neredeyse içine göçmüştü. Büyük ihtimalle görmüyordu. Sol yanağından aşağı doğru inen uzun bir yara izi de vardı. Görünüşü ve konuşma tonu, yeni öğrencilerin birçoğunu aşırı derecede korkuttu. Hemencecik sıra oldular.
…
Lin Xi de dahil tüm yeni öğrenciler çevrelerini inceliyorlardı.
Toplandıkları koridor tamamen beyaz mermer ile kaplıydı. Yeşil keresteden yapılmış heykelciklerle donatılmıştı. Bastıkları mermerin ne kadar eski olduğunu bütün öğrenciler fark etmişti.
Dağlardaki saraylar birbirlerine çok yakın dursalar dahi öğrenciler içinden geçerken aralarındaki uzaklığın ne kadar fazla olduğunu kavramaya başlamışlardı.
Bazılarının arasında geniş ormanlar vardı, bazıları ise kayalar ve tepelerle ayrılmıştı.
Daha önce bulundukları avlu, sanki bir şehir kapısı gibiydi.
Geçtikleri koridordan sonra öndeki eğitimciler tahta bir yola çıktılar.
Bu ahşap yol, önce bir ormanın içinden, sonra da dev bir çan kulesinin ortasından geçiyordu.
Bu çan kulesi üçgenimsi sarı taşlardan yapılmıştı. En tepesinde bronz, büyük bir çan vardı. Eski taşlarının içinden otlar çıkıyordu.
Çan kulesini geçtikten sonra tahta yol bir sürü yana ayrıldı, fakat eğitimciler yönlerini değiştirmeden dimdik ilerledi. Yolun sonu görkemli, yuvarlak bir sarayın salonuna çıkıyordu.
Lin Xi’nin nefessi aniden ağırlaştı.
Bu dairesel salonun üç katmanı vardı, en üstte siyah, ortasında sarı, en altında ise yeşil renkli üç farklı cam ile donatılmıştı. Açıkça Cennet Tapınağı’nın dizaynındandı!
Bununla birlikte, salon Cennet Tapınağı'ndan üç ila dört kat daha büyüktü!
Tapınak, yirmi sekiz tane altın yaldızlı Çin sedir ağacıyla desteklenmişti. Eğitmenler perdeleri aralayarak ana salona geçti.
Zemin kocaman mavi renkli tuğlalarla kaplanmıştı. Salonun içi kancaya asılmış bakırdan lambalar ile döşenmişti. Çoktan yakılmış olan lambalar salonun dizaynına hitap ediyordu. Üstünde savaşların yazılı olduğu heykelcikleri sergiliyorlardı. Binanın kubbesinin Batı ve Doğu uçlarında bir Kilin ve ördek resimleri vardı. Ortasında ise harabe olmuş bir şehri savunan müdürü görmek mümkündü. Şehrin yıkık duvarlarının dışında biriken cesetler sergilenmişti.
Büyük sarayın içi son derece ferahtı. On iki bronz nilüfer lambası koyu kırmızı bir dikili taşı çevreliyordu.
"Bu taş, aslında Kayan Yıldız Şehri duvarlarının bir parçasıydı." Tek gözlü eğitimcinin açıklaması öğrencilere savaşın büyüklüğü ile ilgili düşünceler verdi.
“Taşın önünde sıra olun ve müdürünüzün size bıraktığı rehberliğe şahitlik edin!”
Sert sesin işiten Lin Xi bu taşın önündeki sıraya girdi.
Yeşil Kereste Akademisi'nin en önemli geleneği buydu.
Yeni öğrencilerin tümü bu taşa oyulmuş runikleri inceledi. Söylendiği gibi anlaşılması mümkün değildi. Sadece adının ‘Müdür Zhang’ olduğunu anlayabiliyorlardı.
Fakat runiklere bakma sırası Lin Xi’ye geldiğinde ne diyeceğini bilemedi.
Çünkü sözü geçen ‘runikler’ basitleştirilmiş Çinceden ibaretti.
“Canım yoldaşım, sonunda geldin. Burada yaşamak kolay değil... Dizilerimi bile açıklayamıyorum, insan çaresiz hissediyor...”
Bütün profesörlerin yıllarca kafasını kaşıtan ‘runikler’ aslında basit Çin yazılarıydı.
Bu yazıtları okurken Lin Xi Müdürün de kendisi gibi başka bir dünyadan geldiğini doğruladı. İşte tam bu anda bütün yaşadığı şeylerin hayal olmadığını aklına kazıdı. Kendisi bu dünyada yalnız değildi. Yaşadığı şeyler gerçekti, hep bir parçası olacaktı.
İçinde bastırılması zor bir samimiyet duygusu vardı.
Bir yandan da bu müdürün kendisi gibi huylara sahip olduğunu fark etmişti. Yoksa bıraktığı en önemli anıtın üstüne böyle rahat şeyler yazmazdı.
Lin Xi’nin tüm vücudu hafifçe titriyordu. Sanki çevresinde kimse yokmuşçasına eski dilinden kalan yazıtları okumaya devam etti.
“Chongqing Şehrinden geldim. Bu dünyaya gelmeden önce lise fizik öğretmeniydim. Sen nerelisin? Bu dünyaya gelmeden önce ne yapıyordun?”
“Wuxi’den geldim, öğrenciydim…” Lin Xi kendi kendine cevap verdi.
“Eğer bu mesajı okuyorsan ben artık Yeşil Kereste Akademisinde değilimdir. Şey, yani, büyük ihtimalle sen de bunun farkındasındır... Her şeyden önce, aynı dünyanın yoldaşı olarak biraz boş yapsam anlayışla karşılarsın umarım... Benden sonra bu dünyaya geldiğini var sayarsak yeni dünyan hakkında pek fazla bir şey bilmiyorsundur değil mi? Astrofizik doktoru falan değilsen bilmezsin en azından. Bunun üstüne kafa yormanı da tavsiye etmem zaten. Çünkü burada geçirdiğim zamanı düşünürsek ben bile olan biteni tam olarak anlayamadım. Bu dünyanın güneşi, ayı ve uzayı bizim dünyamız ile aynı, fakat eski dünyamız buradaki gibi bir hanedanlık dönemi geçirmemiş gibi duruyor. Nasıl paralel bir evrendeyiz, nasıl bir boyuta geçtik, üstüne kafa yormaman gereken şeyler bunlar. Senden istediğim tek şey bütün bunların farkında olarak benimkinden daha parlak bir yaşam sürmen.”
“Amca, vallahi aklımı okudun…” Lin Xi sessizce kendine mırıldandı. Sanki asırlardır beklediği konuşmaya kavuşmuşçasına devam etti.
“Seni akademiye getiren yolculuğunda zaten bu dünyadaki insanların inanılmaz yeteneklerine şahit olmuşsundur... Buralarda adı ruh gücü olarak geçiyor. Ben her zaman zihin gücü ya da medeni güç demeyi tercih etmiştim, şimdiden doğa üstü bir durum olduğunu aklında bulundursan iyi olur. İçimizden meditasyon gibi yollarla çıkardığımız bir çi gücüdür. Bu gücün ustaları inanılmaz insanlara dönüşüyor... Bizim dünyamızdaki mermiler, patlayan silahlar, hepsi bu gücün yanında oyuncak gibi kalıyor. Daha önce barut yapmayı denedim, hatta acaba ordulaşsam bu kadar geri bir dünyaya hükmedebilir miyim diye de düşündüm, ama bu dünyada baruta elverişli materyal çok az. Elimizde de sadece bu ruh gücünde ustalaşma seçeneği kalıyor... Neyse, sadede dönelim. Sana önemli bir sorum var, kafanda bir rulet oluşturabilir misin?”
Lin Xi derince bir nefes aldı. Saçma bir soruydu. Kendisinin soracağı tarzdan saçma bir soru. Gözleri yaşarmıştı.
Kafasının içinde istenilen şeyi betimlemeye çalıştı. Yeşil renkli bir rulet düşündü. Parlak ve yeşil.
“Eğer yapamıyorsan canını sıkma. Daha ne demek istediğimi anlamadın demek oluyor sadece. Boşver gitsin... Fakat, eğer düşünceni zihnine dökebiliyorsan, her düşünüp bu ruleti kullandığında, zamanı on dakika geri döndürebildiğini keşfettin mi? … Ben bu konu üstünde çok çalışma yaptım. Hem konunun kendisi hem de bu gücü nasıl kullanabileceğimizle ilgili. Burada anlatamayacağım kadar uzun bir şey. Ama anladığım kadarıyla sadece bizim gibi dünyagezerlerin edinebileceği bir yetenek. Ruhlarımızın ödünç aldığı vücutlar ile ortaya çıkardığı bir fenomen. Bu ‘rulet’in bir çeşit enerji olduğunu düşünüyorum... Ve ayrıca bu ruletin sınırlarının zorlanabileceğini de keşfettim...”
Magnec