Landes zırh delici ile gitse muhteşem olur ???
Novel Günleri - Bilgilendirme!
Bölümün tamamını okumak için üye olmalısınız! Üye olmak için tıklayınız.
52. Bölüm Sert Düşmanın Varışı
Siyah bir cübbenin altında olan adam, gümüş maskeli şövalyenin yanında belirdiğinde hiç belli olmamıştı bu.Gümüş maskeli şövalye tarafından da hiç etkilenmemişti. Siyah bulutumsu bir enerji belli belirsiz görülüyordu etrafında, etrafındaki ışığı büküyordu. Sürdüğü beyaz ve ince at, yerdeki çimenleri yiyor ve homurdanıyordu.
''Emrimi iletin, zırh delen oklar hazır edilsin! Köprünün yarısının tam olarak kaplandığından emin olun. Bu köpekleri karşılığı ne olursa olsun bu köprüye çivileyeceğim...'' diye emretmişti gümüş maskeli şövalye, öfkesi anlaşılıyordu. Gözleri tam olarak kırmızı bir hale bürünmüş ve iyice korkunçlaşmıştı.
''Efendim, orada... Orada hala bizim askerlerimiz de var, köprüde... Kazara yaralanabilirler...''
Tüm kara şövalyeler şaşırmıştı. Bu metal yaratıklar onların oluşumunun içine dalmıştı ve iki grup, karışık bir duruma girmişti. Eğer onları zırh delici oklarla vururlarsa, düşman muhtemelen yenilmiş olsa da bu, onlara ek 100 zayiat olarak geri dönecekti.
''Askerler mi? Askerlerin, komutanlarını onurlandırmak için için kan ve hayatlarını feda etmesi gerekir. Bu onların görevi; savaş alanında benim için ölebilirlerse kendilerini şanslı saymalılar.''
Gümüş maskeli savaşçı arkasını bile dönmemişti. Yüzden fazla askerin kaderini belirleyen şey, tek bir cümle olmuştu.
Gümüş maskeli şövalyenin ateşli öfkesine takılan ufacık bir his, kendisine başka bir plana ihtiyacı olduğu hissini de aşılamıştı. Bozgunlar serisi ona duruma dair daha çok farkındalık ve biraz da korku veriyordu. En önde hücum eden herif kendisini çok fazla şaşırmıştı; hatta o herif yüzünden şu anda kendisi, zırh delici oklar bile bu vahşi yaratıkları öldüremeyeceğini hissediyordu.
Donmuş bir heykel haline gelmiş atının üzerinde bir süre daha beklemiş ve daha sonra da arkasına dönerek nazikçe gizemli, siyah cübbeli adama seslenmişti. ''Usta, eğer... Eğer zırh delici oklar işe yaramazsa, lütfen bu uğraşılması zor köpekleri yok etmem için yardım edin ve amansız büyünüzü kullanın!''
Gizemli siyah cübbeli herif kafa salladı. Hareketi rüzgarın hafifçe cübbesini kaldırmasına izin vermiş, esrarlı figürlere sahip karışık bir asanın ortaya çıkmasını sağlamıştı.
Gümüş maskeli şövalyeye cevap dahi vermeyerek kendi kendine mırıldanmaya başlamıştı, ''Harika... Daha önce vahşi bir fiziksel güç, kasvetli bir büyü gücü ve ilahi bir kutsal güç arasında böylesine geçiş yapabilmesi mümkün olan hiç kimseyi görmemiştim... Bu adam garip bir yeteneğe sahip gibi görünüyor... Bu üç gücün hiçbirisi öyle kuvvetli, güçlü olmasa da, bu epey ilginç... Bu sırrı ele geçirmek zorundayım. Bu şekilde belki derecemi daha ileri taşıyabilir ve gücümü epey bir artırabilirim, hahahaha...''
Bunun hakkında biraz düşündükten sonra kafasını çevirerek gümüş maskeli savaşçıya cevap vererek soğuk ve boğuk olan sesini ortaya çıkarmıştı: ''Sana yardım edebilirim, ama bu adamın canlı ele geçirilmesi lazım; o benim için yararlı olacaktır.''
Bir yandan konuşurken, bir yandan da kurumuş bir ağaç dalı gibi görünen, kırışıklıklarla dolu ve bir zombiye ait olduğu sanılabilecek parmağıyla bir yeri işaret etmişti. Elbette, bu herif hücuma liderlik ediyor olan Fei'yi işaret ediyordu.
Gümüş maskeli adam kaşlarını çatmıştı. En çok bu heriften nefret ediyordu. Eğer bu adam en önde taarruza geçmiş olmasaydı, kendisinin Kalkan Sığınağı-Ejderha Mızrağı oluşumu bu kadar kolay yarılmaz ve bu kadar hızlı bir şekilde orada bir katliam ortaya çıkmazdı. Bu adamları binlerce okla vurup bir kirpiye çevirmek istiyordu, ama gizemli, siyah cübbeli herif konuşmuştu bir kere. Öğretmeninin, Dört Yıldız Seviyesi'ndeki bir büyücünün ezici gücüne sahip olduğunu düşündükten sonra, sonunda kafasını sallayarak isteği kabul etmişti.
''Emrimi iletin, okçulara dikkatli olmalarını söyleyin. Düşmanın liderini yarı ölü bir halde bıraksınlar. Onun yaşadığından emin olun!'' diyerek, gümüş maskeli savaşçı bir önceki emrini soğukça değiştirmişti.
Arkasındaki kara şövalyelerden hiçbiri tek bir şey dahi söylemeye cüret edemeyerek, emrini iletmek üzere harekete geçmişlerdi.
Kısa bir süre içerisinde, bir asker grubu düşman üssünden ayrılmıştı. Bu düşmanların adımları oldukça sağlamdı ve kesinlikle, epey bir kuvvet miktarına sahiplerdi. Her biri sırtında kocaman, siyah bir yay taşıyordu. Ayrıca okun hemen yanında bir yay kılıfına sahiplerdi ve bu yay kılıfı, garip şekilli, arka taraflarında beyaz bir tüye sahip olan oklarla doluydu. Oklar büyülü işlemelere sahiplerdi, bu şekilde içlerinde biraz büyü depolayabiliyorlardı. Zırh delici oklar, ağır zırhları ve düşük seviyeli büyücülerin büyü kalkanlarını delebiliyorlardı. Onlar, bir savaştaki her büyücü ve şövalyenin korkulu rüyalarıydı.
Ama her bir ok ciddi anlamda külfetliydi. Altın dökülerek oluşturuldukları söylenebilirdi. Normalde, gümüş maskeli şövalye onları kullanmak için istekli olmazdı ancak bu sefer, hepsini kullanmak için biraz bile tereddüt etmemişti. Epey öfkeliydi.
Gizemli siyah cübbeli herif bunu görmemezlikten gelmiş, yalnızca gülmüştü. Sesi oldukça tiz ve inceydi. Birisi bir çatalla bir tabağı adeta kazıyormuş gibiydi. İnce atına binmiş ve taş köprüye yavaşça yaklaşmıştı. Hala etrafında belli belirsiz siyah bir enerji bulutu vardı; ancak o köprüye yaklaştıkça bu bulut kalınlaşmış ve etrafındakilerin görüşünü köreltmeye başlamıştı.
Aynı zamanda, köprüdeki savaş da gittikçe yoğunlaşıyordu. Daha net bir şekilde söylemek gerekirse, Fei'nin toplu katliamı daha da agresif bir hale geliyordu.
Elmas bir matkap kafası gibiydi. Oluşumdaki tüm rakipleri peynir gibi delip geçiyordu; böylece onların arasına dalmayı başaran güçlü adamların işi çok daha basit oluyordu.
Kısa bir süre önce altı kuşatma merdiveni Zuli Zehri'nin derinliklerine gönderilmişti. Geçen iki dakikanın içerisinde, yirmi üç kanlı kasap düşmanın mızraklı oluşumlarını yok etmiş, daha sonra da başka bir mızraklı oluşumunu yerle bir etmişlerdi.
Gittikleri her yerde gökyüzü kararıyordu. Düşmanlar masmavi göğü göremiyor bir hale geliyordu. Daha ölmeden cehenneme nasıl gidileceğini size çok iyi bir şekilde anlatabilirlerdi o anda. Kan her yerdeydi, çığlık ve feryatlar ise melodileri oluşturuyordu. Aşağıdaki hızlı akıntının şırıltıları, ölümün kendisinin kahkahaları gibi duyuluyordu. Hava bile kırmızı bir renk almıştı. Bir nefes aldıklarında havayı değil, kanı soluyorlardı aslında!
Savaş bu seviyeye geldikten sonra, bir ton eğitimden geçmiş sert düşmanlar bile savaş için olan cesaretlerini kaybetmişlerdi. Kıyma haline gelmiş et ve kemiklerle süslenmiş zırhlarının içerisindeki yaratıkların bakışları onları altlarına edecek bir seviyeye getiriyordu. Kükremeleri, düşman askerlerinin korkuyla titremesine neden oluyordu. Gökyüzünün ortasında parıldayan bir güneş olsa da, düşmanlar bir kar fırtınasının içerisindeymiş gibi hissediyordu.
Oluşumlarının organizasyonu tam olarak gevşemişti, artık ortada bir oluşum falan kalmamıştı. Ön hattaki düşmanlar acı acı bağırarak arka taraflara doğru koşuyor ve diğer oluşumlarn içine dalıyordu. Organize edilmiş taş köprü oldukça kalabalık bir hale gelmişti ve köprüden düşmekte olan düşmanların çığlıkları her an duyuluyordu. Her yerde insan olmasından dolayı, aşağıya kazara kayıveriyorlardı.
Daha fazla korkutucu olan şey ise, kanın ve et parçalarının köprüden düşüp, bazı garip ve korkutucu balıkların aşağıya toplanmasını sağlamış olmasıydı. Bu balıkların sırt kısımlarında küçük küçük birçok kanca vardı ve siyah, metalimsi yüzgeç ve derileri vardı. Her biri aşağı yukarı dört beş metre kadar uzundu ve devasa dişleri, ışıldayan güneşin altında parıldıyordu. Nehre düşen yaşayan birisi olsa dahi, kısa bir süre içerisinde bir kemik yığını haline gelirdi.
''Tanrım! Bunlar kana susamış yırtıcılar, su yaratıkları... Siktir! Kan onları buraya çekmiş...''
Birçok düşman askeri, balıklar nehirde görülmeye başladığı anda çığlık atmıştı. Köprüdeki durumu iyice kaotik bir hale getirmişti bu. Düşmanlar daha da çok panik yapmıştı ve içlerinden bir sürü kişi, bu yaratıkların dişlerine düşmüştü. Bazı şanslı düşmanlar ise köprünün kenarlarına tutunmayı başarabilmiş ve geri tırmanmaya çalışmış, ancak kısa bir süre içerisinde düşen diğer askerlerden dolayı vardıkları son yer, aç ve tüyler ürpertici yaratıkların bulunduğu nehrin dibi olmuştu...
''Koşun! Koşun! Koşun! Koşun! Koşun!''
Fei Kutsal Şövalye ile Barbar arasında serbestçe gidip geliyordu. Kutsal Şövalye'nin auraları [Güç] ve [Dua]'yı yanındaki adamların kayıplarını en aza indirgemek için kullanıyor, daha sonra da Barbar'ın kocaman baltasını düşmanları ezmek için eline alıyordu.
''Bom, bom!''
Kısa bir süre içerisinde, köprünün ortasına, yani en ince noktaya gelmişlerdi. Mancınıklar hemen sağ taraflarındaydı. Fei önündeki düşmanları baltasıyla uçurmuş ve üç ya da dört yüz kilo civarlarında olan bir mancınığı, bir futbol topuymuşçasına tekmeleyerek nehrin içine göndermişti. Nehir onu kısa bir süre içerisinde parçalamıştı, aynı zamanda bu mancınığın düşüşü birkaç su yaratığını da öldürmüştü. Nehrin içine düşmüş bazı düşmanlar da bu mancınığın momentumunun altında ezilivermişti tabii.
Öfkeli hücum durdurulamaz bir haldeydi. Birkaç saldırıdan sonra, altı mancınığın dördü Fei ve yanındaki güçlü adamlar tarafından nehrin içine itilmişti.
Her şey Fei'nin beklediği gibi gidiyordu, düşmanların içinde olduğu kaostan dolayı bu daha da basitti.
O anda, bir şey olmuştu...
''[Patlayan Güneş Saldırısı]!''
Sesli bir bağırıştan sonra dağ gibi bir baskıyı taşıyan kırmızı, devasa bir enerji saldırısı düşmanların üstünden uçmuş ve Fei ile güçlü adamları hedef almıştı.
Fei'nin göz bebekleri aniden büzülmüştü.
Bu, düşmanın Üç Yıldız Seviyesi'ndeki savaşçısı, Kılıç Ustası Landes'ti.
Sonunda varmıştı.
Magnec