bölüm için teşekkürler
Novel Günleri - Bilgilendirme!
Bölümün tamamını okumak için üye olmalısınız! Üye olmak için tıklayınız.
89. Bölüm Veda (1. Kitabın finali)
4600 kelime ile bir rekor daha kırdım arkadaşlar
Zend kullanabildiği tek eliyle kendini Yua'nın darbesine bir karşı darbe yapmak için hazırladı. Tıpkı Düşen Gök'ten gelen çocuğa yaptığı gibi, bu dövüşü de bir karşı saldırı yaparak bitirecekti.
Yua ona yaklaşmaya devam etti.
Yaklaştı, daha da yaklaştı ve aralarında en fazla üç metre kaldı. Zend onun saldıracağı yönün, tek gözüyle görebildiği kadarıyla kendi vücudunun sağ tarafı olacağını tahmin etti. Yua o tarafa doğru ilerlemişti. Öyleyse Zend de hafifçe sağ tarafa doğru yatmalıydı, yumruğu onun kılıcının karşısına gelmeliydi. O kılıcı kırabilirdi. Yumruğunu hazırladı ve Yua'nın kılıcına doğru yollamak için gereken her şeyi yaptı. Zend ölmekten korkuyordu. Evet, korkuyordu. Her insan zaten korkmaz mıydı? O on yaşındaki bir çocuktu. Bu doğal değil miydi? Yine de, ölüm korkusunu biraz önce üzerinden atmıştı. Şu an sakin orman gibiydi zihni. İçinde gerekmediği halde hareket eden bir yaprak tanesi bile yoktu. Biraz önceki, ağaçları devirecek kadar şiddetli olan fırtına dinmişti. Şu an her şeye hazırdı Zend, ölümden korkmuyordu. Yumruğunu Yua'ya doğru savurdu. Aralarında hala mesafe vardı, ama Yua ona doğru çok hızlı geldiği için Zend'in yumruğu ilerlediğinde büyük ihtimal Yua onun önüne gelmiş olacaktı. Zend aklındaki her şeyi temizlemişti. Ama aniden...
''ROAARR!!'' bir kükreme, tüm arenayı inletti. Ardından hemen bir ses daha geldi. ''HAHAHA!! Şu aptal ve değersiz insanlara bak, hepsinin sonu olacağım! Hadi, gelin ve canınızın benim tarafımdan alınması onuruna erişin!''
Gelen kükremeyle beraber yere düşen, kulaklarında bir çınlama oluşan Zend, dünyadan uzaklaştı. Kükreme o kadar baskıcı ve güçlüydü ki, Zend onu duyduğu anda kontrolünü kaybetmiş ve yere yapışmıştı.
Yere yattığında, biraz önce Savaş Tanrısının Heyecanı ve diğer tüm teknikleri ile kendine doğru hızla gelen Yua'nın da yere yatmış olduğunu gördü. Onun da gözleri sonun kadar açıktı, belliydi ki o da hiçbir şeye anlam verememişti.
Gelen kükreme ve korkutucu konuşmanın ardından birçok ince ve kalın, kükreme tarzı sesler duyuldu. Kimisi av peşindeki bir kurdu andırıyordu, kimisi de ölmek üzere olan avıyla dalga geçen ve kahkahalar atan bir tilki gibiydi. Sesler çok fazlaydı. Zend kulaklarını kapatamıyordu, çünkü tutan eli de, duyduğu kükremeyle kontrolünü kaybettiği bir nesneye dönüşmüştü. Sanki o da artık Zend'in değilmiş gibiydi.
Görebildiği tek şey, ya kaçışmaya çalışan insanlardı, ya da çoktan bayılmış olan insanlardı. Herkes korkuyla etraflarına bakmaya başlamıştı, gökyüzüne, giriş çıkışı sağlayan tünellere, akla gelemeyecek her türlü yere bakıyor, bir yandan kaçmaya çalışırken -tabii ki bunu yapabilenler, kükremeyle vücutlarının kontrolünü kaybetmemiş olanlardı- bir yandan da kükremenin, konuşmanın ve birçok sesi çıkaran şeyleri görmeye çalışıyordu. Sakin olan bir kişi bile yoktu, çünkü hepsi biliyordu ki, kükremesini duydukları şey açıkça Kutsal Seviye'deydi.
Herkes panikle kaçışmaya çalışırken, arenanın ortasına dev gibi bir cüsse atladı. Turuncuydu, garip pulları ve son derece uzun bir kuyruğu vardı. Yere yatmış olan Yua'nın arkasındaydı, dolayısıyla Zend'in gözlerinin tam olarak önündeydi. Gerçi bir tanesi zaten şu an işe yaramıyordu, Zend tek gözüyle görmeye çalışıyordu. Karşısındaki dev canlı, kuyruğunu bir kez etrafında salladı ve seyirci koltuklarının aşağı taraflarında olan duvarların çoğunu parçaladı.
Zend kulağındaki çınlamalar azalınca, çığlık atan insanları, can havliyle bağıran insanları duymaya başladı. Karşısındaki dev yaratık arkasını dönüp seyircileri öldürmeye, hatta yemeye başladı. Mavi dumanların sızdığı ağzından, seyircilere doğru mavi sıvı topları fırlatıyordu ve bu açık mavi sıvılar, düştükleri yerleri adeta eritiyorlardı. Kafasında dikenleri andıran birkaç tane boynuz vardı, vücudunun tamamında dikenler devam ediyorlardı, dikenler başında son derece büyük ve azken, kuyruğunda son derece küçük ve fazlalardı. Zend onun devasalığından ve görünüşünden dolayı hemen tanıdı. ''Yuathra Dev Kertenkelesi.''
Görünüşüne bakılırsa ulaşabileceği en üst yere, yani Kutsal Seviye'ye ulaşmıştı. Yuathra Dev Kertenkelesi, her seviye atladığında görünüşünü değiştiren bir canlıydı. Korkuyu sezebilirdi, boyutuna rağmen son derece hızlıydı ve kuyruğu, son derece hızlı olan kendisinden bile hızlıydı. Ağzında son derece zehirli, aynı zamanda uçucu bir salgı üretiyordu ve onu bir şekilde nefes olarak alırsanız, sonunuz çok kötü oluyordu. Sıvı halinin üzerinize düşmesi zaten kesin ölüm demekti.
Zend korkuya kapılmış kaçışan insanları gördü. Şanslıydı ki şu an arenada sadece iki kişi vardı, karşısındaki kocaman büyülü yaratık için av odağı değildi. Ancak böyle bir büyülü yaratık ortaya çıkmışken vücudu son derece yorgun ve halsizdi. Çok kötü durumdaydı, eğer o yaratık Zend'i fark ederse kaçması çok zor olabilirdi. Seyircilere baktı. Tüm seyirciler büyük korkuyla kaçışıyorlardı. Hiçbiri Yuathra Dev Kertenkelesi ile savaşmak gibi bir niyet taşımıyordu, çünkü sonucu biliyorlardı, Yuathra Dev Kertenkelesi'ne karşı kazanma şansları hayal bile edilemezdi.
Zend onlara acımaya başladı. Bu yaratık da nerden çıkmıştı? Şanslılardı ki, Tou da buradaydı. Tou için onu yenmek çok zor olmamalıydı, o Ejderha Seviyesi'nde bir savaşçıydı, aynı zamanda Kralın Sağ Kolu'ydu. Bir büyülü yaratığı yenebilmeliydi.
Zend kafasını biraz daha hareket ettirip ona baktığında, daha da fazla şok oldu. Durum daha da fazla kötü olamaz diye düşünürken, havada her biri on insan boyutunda olan devasa kanatlarını çarpan bir şeyi gördü. ''Yok artık!'' hayret etmekten kendini alamadı, asillerin olduğu elit kısmın üzerinde uçuşan, bir Zangamor Ejderhası vardı! Zend az daha bayılıyordu.
Sadece bu da değildi, seyirci koltuklarının üst tarafında, içe doğru kıvrımlı bir yapıya sahip olan duvarın üzerinden bir sürü büyülü yaratık iniyordu. Genor Benekli Kaplanı, Sarı Cennet'in Ateş Kuşu, Büyük Kanor Ayısı ve birçok büyülü yaratık, insanlara saldırıyordu. Zend aşırı derecede paniğe kapıldı ve kendini ayağa kalkıp kaçmaya zorladı, buradan canlı çıkması bile bir mucize olabilirdi. Orada en azından yirmi tane büyülü yaratık görmüştü. Onlar Kaimei Şehri'nde ne arıyordu? Kaimei Şehri Pounz Krallığı'nın başkentiydi. Aynı zamanda en ortasıydı da, buraya yakın olan bir büyülü yaratık ormanı ya da yerleşim alanı da yoktu, onlar bir anda nasıl ortaya çıkmışlardı?
Tofu Zend'i alıp buradan gidecekti, hemen arenaya doğru atlamak için aşağıya doğru ilerledi, ama beklemediği bir şey vardı. Zyathmir onu omzundan tuttu. ''Tafu, nereye gidiyorsun? Kendini mi öldüreceksin? Yuathra Dev Kertenkelesi Kutsal Seviye bir büyülü yaratık. Seni bırak, ben bile onu yenemem.''
Tofu hemen cevap verdi. ''Oraya zaten Yuathra Dev Kertenkelesini yenmeye gitmiyorum, gidip arkadaşımı kurtaracağım.'' Zyathmir'in elini omzundan indirdi, arkasını döndü. Ama döndüğü anda, Zyathmir onu tekrar yakaladı. ''Tafu hangi arkadaşını kurtarmaya gidiyorsun? Beyaz Taç'ta olan ve bir dakikada bir Tanrı tekniğini öğrenmiş olup, ileride başımıza büyük sorunlar getireceği kesin olan arkadaşını mı? Bırak ölsün, onu kurtarırsan ileride kurtardığına pişman olursun.''
Tofu cevapladı. ''Evet, o arkadaşımı kurtarmaya gideceğim.'' Tofu Zyathmir'in söylediği diğer şeylere cevap vermeyi gereksiz buldu. Sırf iki düşman loncadalar diye Zend ile savaşamazdı, onu ölümüne terk edemezdi.
''İzin vermiyorum Tafu. Aksine, onun ölmesini istiyorum. Ama o şanslı piç, insanların az olduğu yerde olduğu için Yuathra Dev Kertenkelesi'nin dikkatini çekmedi. Senin yardımına ihtiyacı yok. Aksine, bizim yardıma ihtiyacımız var. Hemen buradan çıkmazsak bir daha çıkamayabiliriz. Görmüyor musun? Şu an durum son derece tehlikeli. İki tane Kutsal Seviye, üç tane Dünya Seviye ve on iki tane On Beşinci Seviye büyülü yaratık saydım. Bunlar onların tamamı bile değildi. Onların bugün burada, başkentte ne işleri var bilmiyorum ama kesin olarak bildiğim şey şu ki; eğer hızlıca gitmezsek buradan asla gidemeyiz.''
Tofu ona hak verdi. Zend'e dönüp baktı, o başının çaresine bakabilmeliydi. Sonuçta şu an Yuathra Dev Kertenkelesi seyircilere odaklanmıştı ve Zend'e bakmıyordu bile. Ama Zend ölümüne yaralıydı, kalbi onu bırakmak istemiyordu. Ama beyni, onu bırakmazsa kendisinin de öleceğini biliyordu. Tofu'nun ona yardım için tek yapabileceği şey dua etmekti.
Renyia şu an büyük bir şok içindeydi. Asillerin olduğu bölgenin en kenarında oturmaktaydı, sesleri duyduktan sonra kafasını yana çevirdiğinde kocaman, maymun şeklindeki bir büyülü yaratıkla karşılaştı. Yanındaki korumayı iki eliyle tutup ezdi maymun, görünüşü son derece korkutucuydu. Ayrıca güç olarak üstün bir büyülü yaratık olduğu belliydi, seviyesi de gayet yüksekti. Renyia ondan gelen On Beşinci Seviye enerji dalgaları alıyordu, bu durum onun paniklemesine ve hafifçe çığlık atmasına neden oldu.
Hemen ön koltuğa, ön koltuktan da en alt koltuğa atladı, koşarak uzaklaşmaya çalışacaktı.
Ama o dev maymun onu fark etmişti, fark etmekle kalmamıştı ve ona odaklanmıştı. Renyia'ya doğru son derece korkutucu bir şekilde koşmaya başladı ve Renyia onu anında önüne gelmişken buldu, ağzını açıp kükredi, kükrediğinde Renyia'nın başındaki tüllü şapka uçtu ve yüzü o iğrenç yaratığın tükürükleriyle doldu. Ama bundan iğrenememişti, çünkü son derece korkuyordu. Korkusu şu an diğer tüm hislerine baskındı.
Hızlı bir şekilde bir hava kalkanı yaptı, bunun onu koruyacağını ümit etti ve arkaya doğru küçük adımlar atmaya başladı. Maymun öfkeyle Renyia'ya doğru koştu ve Renyia'nın açtığı hava kalkanına takıldı. Bu onu daha da çok öfkelendirdi, kollarını geriye doğru gerdi ve geriye doğru gitmekten korkuluklara yaslanmış olan Renyia'nın kalkanına güçlü bir vuruş yaptı.
Dev maymunun vuruşu Renyia'nın kalkanını kırdı, aynı zamanda büyük bir hava dalgası oluşturarak Renyia'yı arenanın içine uçurdu. Renyia bir anda kendini Zend'in yanında yatarken buldu.
Herkes gibi Fun da telaşlanmıştı. Hinia ve Maddle'yi gördü, güvendeydiler. Hinia bir yaratıkla savaşıyordu ve Maddle yaralı olduğu için ustasını bekliyordu, ayrıca birkaç kişiyi konuşarak rahatlatmaya çalışıyordu. Gayet de başarılı gibiydi, Fun Maddle'nin her yönünü başarılı buluyordu. Azimliydi, onurlu ve şerefliydi, güçlüydü, ayrıca kibar ve saygılıydı. Kendini zaman zaman Zend'in babası gibi hisseden Fun düşünüyordu hep. Maddle Zend için iyi bir eş olurdu.
Fun Hinia ve Maddle'nin güvende olduğunu gördüğünde, hemen kılıcını yüzüğünden çıkardı, Kral Modu'nu aktifleştirdi ve gördüğü en yakın büyülü yaratık olan, biraz önce küçük bir kızı itmiş olan Lavnor Maymunu'na saldırdı. Kılıcı onun kalbine anında ulaşamıyordu, onun derisi çok sertti, ayrıca kanı kirli ve yoğundu. Kılıcının büyüsü anında işlemiyordu. Görünüşe göre maymun onunla aynı seviyedeydi. Onunla biraz uğraşabilirdi.
Zend yukarıya doğru bakarken, Tou'yu gördü. Tou kendinden beklendiği gibi, kendinden büyük olan kılıcını çıkarmıştı, Zangamor Ejderhası'na doğru koşuyordu. Zend kendini biraz rahatlattı. O adam ona güven veriyordu.
Zend toparlanması gerektiğini düşünürken, yanına bir kız düştü. Zend'in vücudu yine yavaş yavaş kendini iyileştirmeye başlamıştı, Zend'in yaraları şu an daha az acıyordu. Hem de ayağı ve kolunu hissetmeye başlamıştı, kendini topladı ve ayağa kalktı. Şu an durum çok kötüydü. İnsanlar ölüyordu, o yatamazdı. En azından savaşmalıydı. Seyirci koltuklarına doğru baktığında, her yerin kırmızıya boyandığını gördü. Zend gördükleriyle, sanki mümkünmüş gibi daha da dehşete kapıldı. O kadar büyülü yaratık vardı ki, Zend şu anda burada çıkmasının zorluğunu fark etti. ''Ranon, neler oluyor? O büyülü yaratıkların seviyeleri kaç? Nereden geldiler? Burası başkent, yoktan var olmadılarsa nereden gelmiş olabilirler?!'' Zend korkuyla Ranon'a seslendi.
Ranon'dan birkaç saniye sonra cevap geldi. Her zamanki gibi yine sakindi. ''Zend, onlar buraya yürüyerek geldiler. Gerçekten, enerjilerini ve yürüyüşlerini hissettim. Gayet normal bir şekilde yürüyerek geldiler, sokakları kullandılar. Şu kertenkele hariç, o sürekli zıplayarak geldi. Seviyelerine gelince... Hissettiğim kadarıyla iki tane Kutsal Seviye, üç tane Dünya Seviye ve yaklaşık yirmi tane de on beşinci seviye büyülü yaratık var. Hmph, bunu kim planladıysa gerçekten ezikmiş.''
Zend Ranon'un söylediklerini duyunca aşırı bir umutsuzluğa kapıldı. Çaresizlik her yerini sarmıştı, orada yirmi beş tane büyülü yaratık vardı ve en düşük seviyeleri bile on beşinci seviyedeydi. Bu... Bu adeta kıyamet gibiydi. Zend insanlara baktı. Herkes ölüyordu, arenada bin beş yüz kişiden fazla insan vardı ve ortaya aniden dalan büyülü yaratıklar, onlara istediklerini yapıyorlardı. Beş yüzü çoktan ölmüştü bile. ''Ne eziği... Ne eziği Ranon? Onlar hepimizi öldürebilirler!'' Zend birden Ranon'a çıkıştı.
''Çocuk, karşında yirmi beş tane büyülü yaratık varken neden bu kadar korktun? Alt tarafı iki tane Kutsal Seviye var, bir tek onlar tek saldırıyla öldürmeye değer rakipler, diğerleri çöp. '' Ranon hala sakindi. ''Onlar hepimizi öldürebilir mi? HAH!'' Ranon küçümsemeyle kükredi. ''Zend, sen bilmiyorsun ama, senin içinde Kutsal Seviye bir Karanlık Elementi var. Onu geç ben varım. Rahat ol yani, sıkıntı yapma.'' Ranon tekrar konuştu.
''KUTSAL SEVİYE KARANLIK ELEMENTİ?!'' Zend şaşkınlıkla bağırdı. Tabii ki içinden. Zend daha altıncı seviye bir savaşçıydı. Nasıl içinde Kutsal Seviye bir şey olabilirdi? Zend Ranon'u ya da Ranon'un kaçıncı seviye olduğunu düşünmüyordu, ama onun dışında bir de Kutsal Seviye enerjiye mi sahipti? Üstelik Karanlık Elementine! Gelen ikinci kükremeyle Zend'in düşünceleri dağıldı. Zangamor Ejderhası'nın karşısında bir ejderha daha vardı. Bir ejderha daha! Sarı renkliydi ve en az Zangamor Ejderhası kadar büyüktü. Zend'in umutları yine tükenmeye başladı. Bir ejderha daha olmasını hiç beklemiyordu. ''Zend, ne korkaksın sen! Buradan 'Bö!' desem altına yapacak mısın merak ediyorum. O korktuğun ve görünce iyice umutsuzluğa kapıldığın ejderha aslında Tou.''
Zend bir şok darbesiyle daha karşılaştı. ''Ne?!''
Ranon bu sefer hafifçe güldü. ''İnsana dönüşebilen Toprak Ejderhaları'nı hiç duymadın mı?'' Ranon konuştu ve Zend'in tepkisini bekledi.
''İnsana dönüşebilen mi?'' Zend şaşkındı. Ama aslında onları okumuştu, sadece Tou'nun bir ejderha olduğunu hiç düşünmemişti. Ejderha Seviyesi'nde bir ejderha. Sanki biraz ironikti.
''Tamam sus, şu siyah kapüşonlu adam ayağa kalktı. Onun ne yapacağını gerçekten merak ediyorum, o, benim gerçekten ilgimi çekme şerefine ulaştı.'' Ranon konuştu.
''Nerede?'' Zend hemen başını, her yerinde ayrı insanın öldüğü arenada gezdirmeye başladı. Sonunda onu gördü. Siyah kapüşonlu iki kişi, ayağa kalkmıştı. Onlardan bir tanesi, erkek gibi görünen, elindeki eldivenin üzerindeki yüzüğüne iki kere tırnağıyla vurdu.
Bir anda elinde siyah, kendi boyu kadar uzunlukta olan bir kılıç belirdi. Kılıcı bir iki kez etrafında salladı ve yavaşça yürümeye başladı.
Onun elindeki kılıcı gören Genor Benekli Kaplanı, bir kere kükredi ve ona doğru koşmaya başladı. Adam kaplan kendine doğru koşarken kılıcını yavaşça havaya kaldırdı, kaplan onun önüne doğru hızlı ve öfkeli bir şekilde geliyordu. Kaplan tam onun yanına yaklaştığında adam kılıcını hızlıca indirdi ve kaplana vurdu, ya da Zend vurduğunu sandı. Çünkü bir anda toz kalkmıştı ve kaplan vücudu ezilmiş bir şekilde etrafa kan sıçratarak yere yapışmış, adam kaybolmuştu.
Zend'in Kral Modu hala açıktı. Bu yüzden o adamı hissedebiliyordu. O adam bir anda havada belirdi, havada uçarak avlayacak insan arayan Sarı Cennet'in Ateş Kuşu'nun üstünden kılıcını çevik bir darbeyle indirdi ve yarım insan büyüklüğündeki kuş, yere yapıştı. Kemikleri vücudundan dışarı çıkmıştı.
Adam havadan bir kez daha kayboldu ve başka bir büyülü yaratığın yanında ortaya çıktı. Yanında ortaya çıktığı her büyülü yaratığın enerjisi, bir saniye sonra yok oluyordu. Onları tek darbeyle öldürüyordu.
Zend daha ne olduğunu anlayamamışken siyah kapüşonlu adam on beş tane büyülü yaratığı paramparça etti. Onların vücutları artık eskisi gibi değildi, öyle ki, darbe aldıktan sonra kemikleri vücudundan fırlamayan sadece birkaç tane büyülü yaratık vardı.
Zend bir anda umutla dolmaya başladı. ''Ranon, bir dakika, sen bana o adamın yedinci seviye olduğunu söylemiştin.'' Zend adama tekrar baktı. Zend Ranon'a seslenip bir cümle kurduğunda bile o üç tane yaratığın yanında belirmiş ve onları öldürmüştü. Hepsinin hayatı o adamın tek darbesiyle bitmişti.
''Evet, o kesinlikle yedinci seviye.'' Ranon konuştu.
''Ranon bu açıkça imkansız! Yedinci seviyedeki biri bunları nasıl yapabilir?! Onun İlah Seviyesi'nde olması bile abartılı olmaz!'' Zend yedinci seviyedeki birinin, en az on beş seviye olan büyülü yaratıkları tek vuruşta öldürmesine inanamadı. Bunu dünyadaki kime söylesen inanmazdı zaten, inanılacak bir şey değildi. Ama o, adeta bir Ölüm Tanrısı gibiydi.
Yua da ayaklanmıştı. Gördüğü şey karşısında dehşete düşüyordu. Dehşete düştüğü şey büyülü yaratıklar ya da ölen insanlar değildi, onları zaten üç yıl boyunca bol bol görmüştü. Dehşete kapıldığı şey, büyülü yaratıkları tek vuruşta parçalayan o kapüşonlu adamdı! O sadece bir anda büyülü yaratığın yanında ortaya çıkıyordu, bir saniye sonra geriye büyülü yaratığın vücudunun daha hafif olmasını sağlıyordu.
Ayrıca hiçbir büyülü yaratığın öz suyunu almamıştı, onları sadece öldürüyor ve bırakıyordu. O birilerine saldırmaya başlayalı sadece on saniye olmuştu ki, en az on beş büyülü yaratık şu an onun ellerinden ölmüştü. Yua'nın onu görmesi bile büyük şanstı. Yua üç yıl boyunca hızlıca hareket eden ustasını görmek için onunla birlikte antrenmanlar yapmıştı. Artık ustasını en üst hızındayken bile bir silüet olarak olsa da görebiliyordu. Ama o siyah kapüşonlu adamın hızını... Onun hızını hiçbir şekilde göremiyordu, adeta bir yerde kaybolup diğer yerde ortaya çıkıyordu, sanki oraya gitmiyor, ışınlanıyor gibiydi.
Yua ona resmen hayran olmuştu. O adam, resmen ustasından güçlüydü! Bu krallıktan olamazdı. Onun vücudu oldukça normal bir vücuttu ve kapüşonunun ucundan görülebildiği kadarıyla saçları siyahtı, ancak Pounz'da ustasından güçlü olan iki kişinin saçları kesinlikle beyazdı ve vücutları çok daha farklıydı. O buradan değildi. Ama Yua ona sanki aşık olmuştu. Yua kesinlikle hayatı boyunca bu kadar güçlü birini görmemişti, o sanki bir Tanrı gibiydi. Yua onunla konuşmak için her şeyi yapardı.
Zend siyah kapüşonlu adamı izlemeye devam ederken, adam bir anda Zangamor Ejderhası ve Yuathra Dev Kertenkelesi hariç tüm yaratıkları öldürmüştü. Üç tane yaratığı iki vuruşta, diğerlerini sadece tek saldırıyla öldürmüştü. Zend'in ağzı açıktı ve onu kapatamıyordu.
Diğer büyülü yaratıkların enerjilerinin kaybolmasını, sefil çığlıklarını ve acıyla bağırışlarını Yuathra Dev Kertenkelesi de duymuştu. Nefretle Siyah Kapüşonlu adama baktı, konuştu. ''SEN! Sen öldürmeye değer biri gibisin!'' o adeta kahkaha atıyordu, yenilme ihtimalinin hiç olmadığını düşündüğü belliydi. Siyah kapüşonlu adam ise ona bakıp gülmüştü, sonra tekrar kılıcını yüzüğüne koymuştu ve koltuklardan birine oturmuştu. Ama şu an gülmüyordu. Bir şeyi bekliyor gibiydi. Seyirciler de, diğer herkes gibi şaşkına dönmüşlerdi. Biraz önce hayatta olan yirmiden fazla büyülü yaratık, şu anda ölüydü. Hepsi çok korkuyordu, çünkü hiçbiri hiçbir şey anlamamıştı. Kaimei Şehri'nin ortasına durduk yerde büyülü yaratık baskını nasıl olurdu? Biraz önce seyircilerin yarıdan fazlası ölmüştü. Hem de en fazla iki dakikada. Ama kimse yardıma gelmemişti, bu nasıl olabilirdi? Tüm seyircilerin umutları tükenmeye başlamış ve cehennemi yaşadık hissetmeye başlamışlarken, o siyah kapüşonlu adam büyülü yaratıkları öldürmeye başlamış ve onları kurtarmıştı. Ona herkes minnettardı, ama şu an hayatları daha önemliydi ve burada iki tane Kutsal Seviye büyülü yaratık varken kaçmaları gerekiyordu. Ona daha sonra teşekkür edebilirlerdi.
Zend'in nefesi kesilmeye başladı. Kral Modu'nu artık kapatması gerekiyordu, vücudu iyileşse de enerjisi son derece azalmıştı. Hemen sineklerin bağlı tutulduğu yere baktı. Onları öldürüp Kral Modu'ndan çıkmalıydı, yoksa sonu ölüm olabilirdi.
Sineklerin olduğu yerde, artık sadece molozların olduğunu gördü Zend. Sinekler Yuathra Dev Kertenkelesi'nin kuyruk darbeleriyle yok olmuşlardı. Zend kararmaya başlayan görüşüyle birlikte bir şey aradı. Öldürecek bir şey... Ama hiçbir şey yoktu, ne böcek, ne büyülü yaratık, hiçbir şey kalmamıştı. Endişeyle ayağa kalkıp koşmaya başladı. Yere baktı, sadece bir şey istiyordu. Tek bir şey. Öldürebilecek bir rakip.
Zend bir insan öldüremezdi. Şu an öldürülebilecek bir çok seyirci vardı ama Zend onları öldüremezdi, öldürebileceği sadece büyülü yaratıklar vardı, ama onların da neredeyse tamamı öldürülmüştü. İnsan öldürmektense ölürdü Zend. Zend'in bacakları uyuşmaya başladı ve yere düştü. Görebildiği tek şey karşısındaki Dev Yuathra Kertenkelesi'ydi. Şansını denemeliydi. Kutsal Seviye bir büyülü yaratığı öldürebilme ihtimali ne kadar düşük olsa da, denemeliydi. Pes ederek ölmek ona göre değildi. Bayılmayı düşündü. Ama herkes şu ana yorgun ve meşguldü, Tou da bir yaratıkla savaşıyordu. Lanet olası vücudu hemen kendini iyileştirmişti, bayılamazdı. Tek yapabileceği öldürmekti.
''Ona sadece bir şekilde zarar verebilirim.'' Zend düşündü. Daha önce yaptığı şeyleri hatırladı. Elinde büyüsünü oluşturup onu küçültmüştü. Şimdi de aynısını yapacaktı, ama bu sefer iki elinde de ayrı ayrı büyü oluşturacaktı. Böylece ona zarar verme ihtimali yükselecekti.
Zend görüşü kararmaya devam ederken, kendini sıktı ve elinde toplanan mavi enerjiyi düşündü. Büyünün böyle oluşturulduğunu hatırlıyordu, önce onu ortaya çıkaracak, sonra da onu küçültecekti. İçinde Yuathra Dev Kertenkelesi'ni öldürebileceğine dair bir umut vardı. Küçük de olsa, bir umuttu işte.
Ellerinde oluşan büyü, küçülmeye başladı. Küçüldükçe dönüyordu. Zend Ranon'un sözlerini hatırladı.
''O dönüş hızı, kullanıcının elinden çıktıktan sonra nasıl katlanarak büyüyeceğinin ispatıdır. Özellikle o elindeki saniyede elli kere tam tur atıyor ve attığında elli kat büyüyerek ilerleyecek ve gelişecek. İlerlerken ilk saniyede kendi büyüklüğünü beşe katlayacak. İkinci saniyede beşe katlanmış halini de bir ona katlayacak ve sonunda elli kata ulaştığı için büyümesi duracak.''
Ranon ona böyle söylemişti. Zend de onun dediği doğrultuda elinde oluşan iki tane siyah, gri, duman ve ateş karışımı garip büyü topunu küçültmeye başladı. Ama bu sefer, eskiden yaptığı kadar kolay küçülmüyorlardı, bu sefer daha çok odaklanması gerekiyordu Zend'in. Zend bunu, iki tane olmalarına verdi ve umursamadan devam etti.
Renyia da Zend bunları yaparken onun yanındaydı. Çocuğun ellerinde oluşan iki garip şeyi gördü. Bir element gibiydi onlar, ama aynı zamanda çok gariptiler ve hiçbir şeye benzemiyorlardı.
Renyia oracıkta Zend'in ne yapmaya çalıştığını anladı. O, Yuathra Dev Kertenkelesi'ne saldıracaktı. Bu delilikti. ''Çocuk, sakın ona saldırma! Bırak Tou ve siyah kapüşonlu adam halletsin onu! Ona saldırman sadece onun dikkatini buraya çeker ve onu sinirlendirir! Bu da bizim kesin ölümümüz demek! Bizi öldürmek istemiyorsan eğer, sakın ona saldırma!'' Renyia telaşla konuştu. O çocuk altıncı seviyeydi ve ne yaparsa yapsın, bir Kutsal Seviye büyülü yaratığa zarar veremeyecekti.
''Sakin ol.'' Zend kısaca konuştu, odaklanması gerekiyordu.
''Nasıl sakin olayım?!'' Renyia güzel yüzünün önünde düşen saçlarını kulaklarının arkasına attı ve Zend'in yanına koştu. ''Yapacağın en ufak yanlış ölümümüze neden olur! Sadece yavaş yavaş uzaklaşmalıyız, o bizi fark etmemeli! Bu yapacağımız en mantıklı şey! Şu an ne yapsan da işe yaramaz! İkimiz birden saldırsak bile o Yuathra Dev Kertenkelesi'nin zırhına zarar veremeyiz, anlasana!''
Zend onu susturdu. ''Kapa çeneni! Biz de biliyoruz onları, ama Kral Modu'nu kapatmam için birini öldürmem lazım ve öldürebileceğim o şey dışında hiçbir şey yok!'' Zend'in söyledikleriyle Renyia sessiz kaldı. Birkaç saniye sonra tekrar konuştu. Yua da onları duymuştu ama biraz önce tüm tekniklerini açmış olduğu için şu anda son derece halsiz ve bitkindi, dizlerinin üstüne zar zor oturmuştu. Konuşamamıştı. Ama eğer Zend o elindekileri, onlar her neyseler, Yuathra Dev Kertenkelesi'ne atarsa, kaçamayacağı ve ustası da bir büyülü yaratıkla savaşmakla meşgul olduğu için, büyük ihtimalle ölecekti. Yine de, şu an pek üzgün değildi. Çünkü ölmeden önce o siyah kapüşonlu adam kadar güçlü birini görebilmişti.
''O halde kendini öldür, ben gideceğim!'' arkasını döndü ve koşmaya başladı ki, Zend'in artık görüşü kapanıyordu ve nefesi, en fazla on saniye sonra kesilecekti. Elindeki büyü topları daha saniyede on kez dönüyorlardı ama Zend daha fazla dayanamayacağı için onları istemsizce yolladı.
Ama beklemediği bir şey oldu. Elindeki bir büyü Yuathra Dev Kertenkelesi'ne gitmişti, ama diğerini yollarken elinde güç kalmamıştı ve istemsizce başka bir yere yollamıştı, sonra da yolladığı yere bakarken gözleri karardı ve düştü. Görebildiği son şey, yanlış yere doğru giden büyüsünün önüne çıkıp büyüsüne kocaman kılıcını savuran siyah kapüşonlu adamın, yanlış yere giden büyüsünü birden yok ettikten sonra diğer büyüsünün olduğu yerde, Maddle ve Hinia'nın arkasındaki koltuklara gidip oturmasıydı.
Zend görmüyordu ama, fırlattığı büyüsü inanılmaz derecede büyük bir hal almıştı.
Yuathra Dev Kertenkelesi'ne ulaştığında, biraz önce Zend'in elinin için kadar olan büyü topu, Yuathra Dev Kertenkelesi'nin yarısını kaplayabilecek bir boyuta çıkmıştı.
Yuathra Dev Kertenkelesi küçümseyici bir şekilde kendine zarar vermeye çalışan küçük insan çocuğuna baktı. Çocuk büyüyü yaptıktan sonra yere yatmıştı, büyük ihtimalle bu büyüye gereğinden fazla enerjisini katmıştı ve bu da onun anlık olarak bayılmasına neden olmuştu. Yine de tabii ki, çocuk altıncı seviyeydi ve yapacağı hiçbir şey ona zarar veremezdi. O sadece rakibi olarak biraz önce dikkatini çekmeyi başarmış siyah kapüşonlu bir insanı görüyordu. Yine de çocuğun emekleri karşılıksız kalmasın diye hareket etmedi ve o büyünün kendisine vurmasına izin verdi. Büyü kendisine vurduktan sonra, geriye sadece vücudunun yarısının kalacağını kendisi de tahmin etmiyordu.
Yuathra Dev Kertenkelesi'nin geriye kalanları sadece vücudunun alt kısmı ve kuyruğuydu. Geriye kalan parçaları yoktu.
Yua gözleri sonuna kadar açıldıktan, ağzı birkaç saniye içinde kuruduktan sonra bayıldı. Zend'in ellerindeki büyü topları, onun elinden çıktıktan sonra etraftaki tüm insanları bir anda muazzam bir enerjiye maruz bıraktı. İradesi zayıf olan herkes, şu anda baygındı. Tou ve Zangamor Ejderhası bile kıyasıya geçen savaşlarını bırakıp bu büyüye bakmışlardı. Renyia ise yere düştü. Ayakları, arkasına bakarken gördükleri karşısında kendisini taşımamıştı. Bu gerçek miydi? Tabii ki değildi, olabilme ihtimali bile var mıydı ki? Durumu tam olarak anladı ve kendine tokat atmaya hazırlandı. Adamın biri gelip tüm büyülü yaratıkları tek vuruşta öldürüyordu, sonra altıncı seviye olan savaşçı bir çocuk elinden attığı garip büyüyle Yuathra Dev Kertenkelesi'nin yarısını yok ediyordu. Tabii ki de bu bir rüyaydı.
Kendine tokat atması bir işe yaramadı. Uyanamadı, aksine hisler tam ve gerçekti. Yere düşen çocuğa bir kere baktı. O... O ne yapmıştı? Ellerinden çıkardığı şeyler neylerdi? O şeyler bir Yuathra Dev Kertenkelesi'ne nasıl zarar vermişlerdi? Bunları daha fazla düşünemedi, çünkü gökyüzüne çıkan çığlıklar, Renyia'nın kulaklarını deldi. Korkuyla çığlıkların geldiği yöne baktığında ise...
Biraz önce Yuathra Dev Kertenkelesi'nin arkasında kalan tüm seyirci bölgesinin şu anda olmadığını gördü. Kertenkeleye karşı dayanıp hayatta kalmış olan insanlar da, şu anda yoklardı. Buna sebep olan ise...
Yuathra Dev Kertenkelesi'nin yarısını yok eden şey ile aynı şeydi.
Zend, Kral Modu'nun etkisinden çıktığında, vücudunun sağlam olmasından gelen avantajı sayesinde hemen uyanabildi. Biraz önce görüşü kararmıştı ve nefes alamayıp bayılmıştı, ama geri uyanmıştı... Demek ki Yuathra Dev Kertenkelesi'ni öldürebilmişti. Tabii ki henüz, başka birçok kişiyi de öldürdüğünü bilmiyordu.
Ayağa kalktığında ise, beklediğinden çok farklı bir manzarayla karşılaştı.
Büyüyü yolladığı tarafta, arenanın duvarında büyük bir delik oluşmuştu. Çapı Yuathra Dev Kertenkelesi'ninkinden bile büyüktü. Kötü olan şey ise, delik, eskiden seyirci koltuklarının olduğu yerdeydi. Yani Zend, hayatta kalan insanları da yok etmişti!
Bunu fark ettiğinde ise, bunu bile görmezden geleceği bir şeyi fark etti.
Hinia, Zend'in oluşturduğu deliğin hemen yanında, bir şeyin başında oturmuştu. Ağlıyordu! Zend bir anda aklından bir senaryo yazdı. Bu senaryonun gerçek olmaması için bildiği tüm Tanrılara dua etmeye başladı ve deliğin açıldığı yerden girip, yukarıya doğru tırmanmaya başladı. Seyircilerin cesetlerini yararak ilerledi ve gördüğü manzara karşısında dizlerinin üzerine çöktü. Hinia, Maddle'nin başında ağlıyordu. Daha doğrusu, Maddle'nin gövdesinin başında ağlıyordu.
Maddle'nin göbeğinden aşağı tarafı... Yoktu.
Zend'in başı ağrımaya başladı. Maddle'nin gözleri hala açıktı, nefes alıyordu.
Zend'in başı, çatlayacakmışcasına ağrımaya başladı. Gözleri yerinden çıkacakmış gibiydi. O on yaşındaki bir çocuktu. Bu ona fazlaydı. Maddle'nin diğer yanına gidebildi. ''Hayır...'' onu kaldırmak istedi, onu hemen bir tıp uzmanına götürebilirse, o yaşayabilirdi.
Hinia, Zend'in Maddle'nin başının altına, onu kaldırmak için uzattığı eli tutu. ''Zend, yapma... Ona birkaç hap verdim. Sadece birkaç dakika daha geçirebilmek için...'' Hinia'nın gözyaşları, yüzüne yapışan turuncu saçlarına karışıyordu.
Zend'in gözyaşları da ona baskı yapmaya başladı. ''Olamaz... Bunu ben yaptım...'' Zend'in başı o kadar çok ağrıyordu ki, gerçekten çatlayacaktı.
Maddle'nin ürkek ve güçsüz sesi, dudaklarının arasından çıktı. ''Zend, bunu sen yaptın... Ama senin suçun değil bu, ben birini daha kurtarmak için buraya atlamıştım... Sen bunu bilmiyordun.'' Maddle'nin gözünden bir damla aktı. ''Ama iyi tarafından bak, gerçekten de güçlüymüşsün. Hehe, zaten ben senin güçlü olduğunu hep biliyordum. İlk yaptığımız savaşta anlamıştım bunu, senin bedenin güçlü olmasa bile ruhun güçlü. Bunu da bugün kanıtlamış oldun.''
''Hayır...'' Zend de ağlamaya başlamıştı. Şu an hayat ona son derece acımasız ve korkutucu geliyordu, şu an ölse fark etmezdi, ölse şu an çektiğinden daha az acı çekerdi.
''Evet, bu böyle. Ne yani, kimse ölmeyecek diye mi düşünüyordun?'' Maddle'nin yüzündeki renk, hafifçe solmaya başladı. Mor saçlarında kurtarmaya çalıştığı onlarca insanın kanı vardı, Zend'in ona verdiği toka bile, şu an kırmızıya boyanmıştı. Maddle kendini tekrar konuşmaya çabaladı. Bir dakika içinde öleceğinin farkındaydı. Zend'in ağladığını gördüğünde, ona kıyamamıştı. ''Hayır, ağlama. Lütfen, Zend...''
Maddle'nin sadece tokası kırmızıya boyanmıştı. Ama şu an Zend'in tüm dünyası kırmızıydı, her şeye kızgın ve aynı zamanda, her şeye karşı üzgündü.
Maddle son sözlerini, sevdiği kişi ile konuşarak yapmak istiyordu. Bunu Hinia da fark etmişti ve bu yüzden şu anda, onunla konuşamamak kalbini parçalasa da susuyordu.
Maddle tekrar konuştu. ''Zend, hala ağlıyorsun. Senin güçlü olduğundan artık kesinlikle eminim. Zaten emindim ama, şimdi daha çok emin oldum,'' Maddle biraz sessizleşti ve güldü. Şu an ruhani olarak çok rahattı. Üzerinde hiçbir yük yoktu. ''şu an çok rahatım biliyor musun? Senin ileride zarar görmeyeceğini biliyorum. Nereden geldiler bilmiyorum ama, attığın o şeyler son derece üstün şeylerdi. Seni sonsuza kadar koruyabilirler, böylece kimse sana zarar veremez. Oh, rahatladım. Böylece seni korumam gerekmeyecek.'' Maddle'nin sesi gittikçe alçalıyordu. ''Sanırım zaten koruyamayacağım. Haha.'' Maddle son zamanlarını mutsuz geçirecek bir kişi olmak istemiyordu. ''Son sözlerimi sana karşı yaptığım için mutluyum Zend, gerçekten. Sen de mutlu ol, daha on yaşındasın ve insanların sana bu kadar hayran olmalarını sağlayabiliyorsun. Geleceğinin son derece parlak olduğunu görebiliyorum, bu çok net. Sakın kendini tehlikeye atma, kendine dikkat et. Parlaklığın sönmesin. Ustam bana senin bir elmas olduğunu söylemişti. Açıkçası biraz kıskandım, seni seviyordum, ama ustam seni daha önemli gördüğü için ona sitem etmiştim. Senin neren parlak diye. Haha, ironik, değil mi? Aslında ben de biliyordum senin bir elmas olduğunu. Daha da parlayacaksın Zend, sonsuza kadar parla. Benim için de...'' Maddle son nefesini de Zend ile konuşmak için harcadı. Ölümün kendisi için geldiğini biliyordu, ama üzgün değildi, insanları kurtarırken ölmüştü, bu ona koymuyordu. Sadece Zend ile daha fazla zaman geçiremeyeceği gerçeği onu çok üzüyordu. Maddle son bir cümle için zorladı kendini. ''Vedaları hiç sevmem, ama sana veda etmek zorundayım Zend. Elveda. Eğer ikinci bir hayat varsa, seni orada bulacağım.''
Birçok kişi tarafından oldukça uzun olarak görülebilecek, kanlı, zorlu, acılı hayatındaki ilk acısını, kalbine saplanan ilk mızrağı, birini gerçekten kaybetmenin sonsuz; tarif edilemez acısını ilk defa o zaman yaşamıştı Zend. Hayatın nasıl bir yer olduğunu, ilk kez o gün anlamıştı, ilk kez o gün hayattan iğrenmişti, ilk kez o gün gerçekten ölmek istemişti, ilk kez o gün kendine lanet etmişti Zend. O gün, hayatındaki birçok şeyin ilkini taşımaktaydı. İleride, Zend'in düşmanları, ellerinde olsaydı bu günü yok edebilmek ve Zend'in içindeki merhametin yaşamaya devam etmesini isteyeceklerdi. Zend'in içine düşen, güneşten sıcak, dünyadan büyük olan ateş parçası, Zend'in kalbinde büyümeye başlamıştı bile.
***
4619
Magnec