Novel Günleri - Bilgilendirme!

Bölümün tamamını okumak için üye olmalısınız! Üye olmak için tıklayınız.

11. Bölüm Aldım Onu IV

Çevirmen: Güz / Editor: T4icho

 

“Genç efendi. Yardımcı kahya Hans’tan her şeyi öğrendim. Bu yaveriniz, başkente sağ salim vardığınızdan emin olmak için elinden gelen her şeyi yapacak.”

Kont’un evinden çıkarken Cale’in omuzları titremeye başladı. Sabah uyanır uyanmaz Ron ile yaptığı konuşmayı düşünüyordu.

‘Henituse bölgesinin dışına ilk defa çıkacaksınız değil mi? Tavşan avlamada çok iyiyimdir. Yolda kamp kurduğumuzda sizin için tavşan avlayacağım.’

Ron’un sakin ve sevecen sesi Cale’in kulaklarında çınlıyordu. Dışarıdaki sisin içinde, Ron’un sesi hala kulaklarında bir halüsinasyon misali yankılanıyordu.

Cale, Ron’un sabah ilk iş nasıl tavşan yakalanacağını anlatmasından korkmuştu.

“Tavşan gibi küçük hayvanlarla uğraşırken dikkatli olmalısınız. Ne zaman veya nasıl kaçacağını bilmediğiniz için etrafa dikkat kesilmeli ve onu bir anda öldürmelisiniz. Ha, yakaladıktan sonra iç organlarını da çıkarmanız gerekiyor tabii. O konuda da üstüme yoktur.”

Ron elleriyle tavşan kesiyormuş gibi yapınca Cale arkasını dönmek zorunda kaldı. Ron çok heyecanlıydı. Fakat, Cale’in tek düşündüğü şey Ron’un onunla oynadığıydı. Ron onunla başkente geldiği için mutluydu.

Beacrox’u da kişisel aşçım olarak dahil edebilirim.

Ron. Beacrox. Cale, Hans’a bunu sabah çoktan söylemişti. Bunu söylerken Ron da oradaydı elbette.

“Hans, Beacrox’u yolculuğumda özel aşçım olarak yanıma almak istiyorum.”

“Neden Beacrox’u istediğinizi sorabilir miyim? İki numaralı mutfakla oldukça meşgul.”

“Bilmem. Ama Beacrox’un yemeklerinden başka bir şey yiyemiyorum. Onu yanıma alacağım, gerisiyle sen ilgilenirsin.”

Hans gerilmişti fakat Ron, oğluyla beraber olacağı için mutlu gibiydi.

“Genç efendi, oğlum çok sevinecek. Zaten başkente gitmemiz gerekiyordu. Sözlerinizi eksiksiz bir şekilde ona ileteceğim.”

Cale, Ron’un sözlerini duyunca rahatladı. Hayır demelerinden korkuyordu, ama Beacrox da Henituse bölgesinden çıkıp başkente seyahat etmekten keyif alırdı.

Cale, başkente götüreceği insanları düşünürken, sisli Batı Şehri’nde yürüdü. Olay örgüsü, romandakinden biraz farklı ilerliyordu ama kendisi için biraz fayda sağlamayı bırakacak değildi.

“Genç efendi, bugün erken geldiniz.”

Fırıncı, Cale’i birkaç kez gördükten sonra onun yanındayken daha rahat davranmaya başlamıştı. Cale, fırıncıya sakince sordu:

“Ekmekler?”

Fırıncı ekmek dolu çuvalı uzatırken gülümsedi.

“Elbette hepsini hazırladım. Bugün gerçekten son gün mü?”

“Niye? Bu kadar paragöz müsün?”

“Evet, kesinlikle öyleyim.”

Cale gülümsemeye başladı. Bunun gibi dürüst cevapları seviyordu. Cale, fırıncının omzuna dokundu ve varoşların yolunu tuttu.

“Bir daha yemek istersem geri geleceğim.”

Fırıncı, Cale’in sisin içinde kayboluşunu hasretle izlerken dua etmeye başladı. Tabii, Cale’in geri dönüp tonlarca para harcaması için dua ediyordu.

Cale varoşlara doğru ilerlerken fırıncının duasından habersizdi. Ardından, onun yolunu gözleyen kardeşleri gördü.

‘Bu çocukların evi falan yok mu?’

Cale normalden çok daha erken gelmişti. Fakat kardeşler, sanki tüm gece tepenin başında beklemiş gibi birbirlerine kıvrılmış halde yatıyorlardı. Küçük olan erkek kardeş, ablasının kucağına yaslanmıştı.

Kardeşler sessizce Cale’e bakıyordu. Saçları ve kıyafetleri nemli görünüyordu, muhtemelen sis yüzündendi.

Cale elbette fark etmemiş gibi davrandı.

“Al bakalım.”

Erkek kardeş, Cale’den paylarına düşeni aldı. Cale çocuğu bekledikten sonra dönüp insan yiyen ağaca doğru ilerledi.

‘Havanın sisli olmasına seviniyorum.’

Sis, görüş mesafesini kısıtlıyordu. Bu tepe, Kont’un evinden sonra Batı Şehri’ndeki en yüksek nokta olduğundan, sis burada daha yoğundu. Kims, Cale’in burada ne yaptığını, daha da önemlisi ağaçtan ne aldığını göremeyecekti.

-Daha çok, daha çok ver. Lütfen.

Cale kin dolu ruhun ürpertici sesini dinlerken bir çuval ekmeği kovuğa boşalttı. İçindeki karanlık yavaş yavaş griden beyaza dönüyordu. Cale gülümsedi ve çabalarının boşa olmadığını düşündü.

Tam o anda…

- Daha çok, daha çok!

‘Ne?’

Cale, acı bir haykırışa dönen ses yüzünden ürktü ve geri çekildi.

‘Romanda böyle bir şeyden bahsetmiyordu.’

- Daha çok! Daha çok getirirsen sana hediye vereceğim. Hediye.

Hediye. Bu kelime, Cale’in gözlerinin parlamasına neden oldu. Ruhun bu şekilde delirmesini beklememesine rağmen, sona çok yaklaşmıştı.

“Bekle geliyorum.”

Siyah dal, adeta başıyla onaylarcasına sallandı. Korku filmiden fırlamış bir sahne gibiydi. Cale sisin içinde yürürken titredi. Sabah saatleriydi, ama güneş ortalıkta yoktu ve sis de yoğunlaşmaya devam ediyordu.

Yakında yağmur yağabilirdi.

Kardeşler bir yerlere gitmiş olmalıydılar, zira ortalıkta görünmüyorlardı; Cale yağacak yağmurdan kaçmak için bir yere sığındıklarını düşündü ve üçüncü ekmek çuvalını insan yiyen ağacın önüne koydu.

‘Bu da son parça olmalı.’

Kovuğun içindeki karanlık artık Cale’in etrafını saran sis gibi beyazdı.

‘Bu çuvalı da verdikten sonra tamamen saydam olmalı.’

Çuvalı boşaltırken Cale’in beklentileri yüksekti.

Ve sonunda…

Uuuuuunnng.

Öncesine göre tamamen farklı gürültüler geliyordu. Doğrudan Cale’e yönelmiş olan bu gürültü, kovuktaki karanlık saydamlaştığından Cale’in dikkatini çekmedi. Ağacın gölgesi yüzünden kovuğun içi karanlık olmalıydı, ama değildi.

Karşısında duran şey Antik Güç’tü.

Cale, Antik Gücü gördüğü anda şimdiye dek ondan yemek isteyen sesi duydu.

- Çok ama çok güzeldi.

Ses... iğrençti.

- Ekmeğin o yumuşak içi! Özellikle üçüncü çuvalı çok sevdim. Sanırım, yemek bile zamanla güzelleşiyor. Benim zamanımda böyle ekmekler yoktu. Buğdayın gerçekten verimli bir arazide yetişmesi gerek! Evet, her buğday aynı değildir…

... Ses, ekmeğin tadını değerlendiriyordu.

Sesten kaynaklanan bir fırtına Cale’e hücum etti.

‘Romanda bu yoktu.’

Kini yüzünden toprağa bağlanan ruh, ekmekler hakkında konuşurken kinini yok ediyordu. Cale kaşlarını çatmaya başladı. Tek düşündüğü “Bir Kahramanın Doğuşu”ndaki Antik Güç’tü. Yıkılmaz Kalkan, romanda yazan ve kimse tarafından alınamayan tek Antik Güç’tü.

‘Kimsenin ona sahip olamamasına şaşmamalı. Ama o zaman, yazar neden kimse tarafından sahip olunamayan, ama bir o kadar da kullanışlı bir şeyden bahsetsin?”

Cale’in aklındaki düşünce buydu, ama iğrenç ses konuşmaya devam edip onun odaklanmasını engelledi.

- ...İşte bu yüzüden tıka basa doydum. Çok lezzetliydi.

Laf, laf, laf.  Sanki garezi yemek yiyememek değil de konuşamamak gibiydi.

Ruhun birkaç dakika daha konuşup durmasını ve getirdiği ekmekleri değerlendirmesini dinledikten sonra, Cale başıyla onayladı ve sesi durdurmaya çalıştı.

- Böyle şeyler antik dönemlerde yoktu. Karanlık Orman’ın insanları, tanrının hizmetkarları olduklarını iddia ediyorlardı, ama getirdikleri şeyler hep tatsız tuzsuzdu.

Fakat Cale, biraz daha bekleyip ondan antik dönemleri dinlemeye karar verdi.

- Oradan sürgün edilmiştim. Açgözlü olduğumu söylediler. Kıçımın açgözlülüğü! Elbette arkadaşlarımla beraber oradan ayrıldık. Dünya’yı eski düzenine geri döndürmeyi planlıyorduk.

Onun gibi Antik Güçlere ihtiyacı olan biri için antik dönemlerle ilgili şeyleri dinlemek önemliydi. Ancak, hikaye sonunda bitti ve ruh tekrar yemekle ve saçma sapan şeylerle ilgili konuşmaya başladı. Cale hemen sözünü kesti.

- Şişmanlasam bile bu tattan vazgeçebileceğimi sanmıyorum.  Çamur yiyip ölmüş olmam hiç adil değil!

“Evet, gerçekten de harika ve profesyonel bir değerlendirmeydi. Ama biraz gü…”

Ruh, Cale’in sözünü kesti.

- Değerlendirmelerimi anlıyorsun. Gerçekten iyi birisin! Teşekkür ederim!

... Cale, gerçekten de ruhla iletişim kurabiliyor mu, yoksa kuramıyor mu karar veremiyordu.

Cale o an yaşananlara gerçekten anlam veremiyordu. En azından ses, teşekkür ettikten sonra durmuştu. Cale, önünde duran ağaca baktı.

“Ne kadar ilginç.”

İnsan yiyen ağaç, aslında insan yiyen kara ağaç, beyaza dönmeye başlamıştı. Sonrasında yavaş yavaş yeşil yapraklar açtı. Etrafı sisle kaplandığı için karşı karşıya kaldığı bu manzara olduğundan daha mistik bir hal alıyordu.

Uuuunnnngg-

Gürültü, öncekine göre daha ağırdı. Cale diz çöktü ve ağacın gövdesinin altına oturdu. Kovuktan parlak bir ışık süzülüyordu.

Cale, elini ışığa tuttu ve gözlerini kapattı.

‘İşte bu.’

Sıcak ve kuvvetli bir güç elini sardı. Sesi bir kez daha duymadan önce gülümsedi. Saf ve sıcak bir sesti.

- Seni koruyacak.

Parla!

Çok kısa bir süreliğine, parlak bir ışık Cale’in etrafını sardı. Işık gümüş rengindeydi, vücudu ışığı emmeye başladı. Vücudunun içine çektiği ışık, Cale’in kalbinde toplandı.

“Aaaaahh.”

Cale gözlerini açarken uzun bir iç çekti. Canı yanmamıştı. Sıcak ve saf güç onu mutlu ediyordu.

Cale, hızlıca üstündeki gömleği kaldırdı.

‘Başardım.’

Kalbinin üzerine işlenmiş gümüş bir kalkan vardı. Dövmeden farklıydı. Güzel ve gösterişli bir kalkan, Cale’in kalbinin üzerine işaret bırakmıştı.

Kalkan, sahibinin güvenliğini her şeyden üstün tutacaktı. Bu sözün yeri kalpti. Kalbi durana kadar onunla beraber olacaktı.

“Ne kadar hoş.”

Cale, kalbini saran gücü hissedebiliyordu. Herhangi bir sorun yoktu. Kalkan kalbini sarmıştı ve muhtemelen bundan böyle onu korumak için elinden geleni yapacaktı.

Bunun gibi Antik Güçler aktif olduğunda eşi benzeri olmayan işaretlerini bırakırlardı.

Cale hemen Antik Gücünü tetiklemek için romanda yazan yöntemi uyguladı.

Paaaat.

Yıkılmaz Kalkan, Cale’in gözlerinin önünde belirdi.

Cale’in üst gövdesini kaplayacak kadar büyük, gümüş renkli bir kalkandı. Kalkanın iki yanında, Cale’in etrafında hareket etmesine olanak sağlayan iki gümüş kanat bulunuyordu. Kalkanın boyutu da ayarlanabiliyordu.

Cale çoktan bir parçası gibi hissettiği kalkanın boyunu ayarlamaya başladı. Bu ani aşinalık, Antik Güçlerin özel hediyelerinden biriydi. İşte bu yüzden kahramanlar bunları sadece destek görevi görseler bile kullanmaktan vazgeçmemişlerdi.

Cale gülümsemeye başladı.

‘En fazla iki kez.’

Cale, etrafındaki en güçlü insan olan Choi Han’ı düşünüyordu. Kalkan, Choi Han’ın saldırılarının ikisini önleyebilmeydi.

‘Kalkan beklediğimden güçlü çıktı. Kahramanlar onca zaman bunu neden kullanmamış?’

Yıkılmaz Kalkan, isminin aksine kırılabilirdi. Fakat, kırılsa bile yok olmazdı. Eğer yeteneklerinin ötesinde bir darbe alırsa, kırılmadan önce sahibinin kalbini korumak için gücünün olabildiğince çoğunu kullanacaktı. Bir süre sonra gücünü toplayıp tekrar kullanılabilir hale gelecekti. Kalkanın gücü, sahibinin kalbinden geliyordu.

Çarpan kalp... Bu kalp, kalkanın gücüydü. Kalkan kalbi korurken, kalp de ona güç verirdi. Peki, kalp güçlenirse ne olurdu?

‘Kalkan daha da güçlenir.’

Antik Güçlere güç katmanın birçok yolu vardı. Cale, başkente giderken bu kalkanı güçlendirecekti.

Bunu başardığında Choi Han düzeyinde birinin saldırısına on dakika, hayır en az beş dakika dayanabilir hale gelecekti.

İnsan yiyen ağaçta görüldüğü gibi, Antik Güçleri toplamak zordu; tabii eğer “es kaza” onlara rastlamazsanız. İlk beş ciltteki bu “tesadüfler” ile ilgili en çok şeyi bilen kişi muhtemelen Cale Henituse’ydi, yani, şu anki Cale Henituse’ydi.

Cale gülümsedi. Elini uzattı ve kalkana dokundu. İyi hissettiriyordu. Fakat hoşlanmadığı bir şey vardı…

“... Fazla ilahi duruyor.”

Tam gücündeyken, mitlerdeki Tanrının Şövalyeleri’nin yanında taşıdığı Kutsal Kalkanlar’a benziyordu.

Tabii bu kalkanın önceki sahibi tanrı isminden bıkmış bir rahibeydi ve şimdiki sahibi olan Cale de tanrıları pek sevmiyordu.

‘Zaten kalkanı çok kullanma fırsatım olmayacak.’

Kimseyle kavga etmemeyi planlıyordu. Başkentteki terör saldırısı... Eğer orada tehlikeli bir şey olursa kalkanı kullanmak zorunda kalabilirdi. Fakat diğer insanların onu fark etmemesi için kalkanı olabildiğince küçük ve sıradan tutmalıydı.

Cale, kalkanı tekrar kalbine soktu ve yürümeye başlarken beyaz ağaca dokundu. Sisin içindeki puslu yağmur Cale’in omuzlarını ıslatıyordu.

Cale sisi seviyordu, ama yağmurdan hoşlanmazdı. Eve doğru hızlı adımlarla yürümeye başladı. Bir araca ihtiyacı vardı.

Tam o anda:

Miiyyaaav.

Miyyav.

Cale aniden ensesinin arkasında bir ürperti hissetti. Kont’un evinin hemen dışındaki mahalledeydi. İki çift sarı göz görüyordu. Kaşlarını çattı.

Acınası durumda ve sırılsıklam iki kedi gördü. Cale’e yaklaştıkça miyavlıyorlardı. Sonra yanaklarını Cale’in bacaklarına sürtmeye başladılar.

İç çekti.

Ardından yürümeye başladı. İki kedi yavrusu onu arkasından takip ediyordu. Bu ufaklıklar, kısa bacaklarına rağmen bir şekilde Cale’e yetişmeyi başardılar.

“Genç efendi, neler oluyor?”

Cale’i evde karşılayan kişi yardımcı kahya Hans’tı. Şaşkınlıktan gözleri fal taşı gibi açılmıştı. Cale “cık”ladı ve elindekileri Hans’a uzattı.

“Aptal aptal sorular sorma da elimdekileri al.”

“N… ne kadar tatlı ve sevimli kedicikler.”

Bu yardımcı kahyada gerçekten de kahya hamuru vardı. Cale elindeki iki kedi yavrusunu heyecandan tir tir titreyen Hans’ın ellerine bıraktı.

İki yavru, Hans’ın ellerindeyken bile Cale’e bakmaya devam ettiler.

“Genç efendi, bu iki sevimli kedicikle ilgileneyim mi?”

“Ne istiyorsan onu yap.”

Hans neşeyle gülümsedi. Cale, Hans’ın yanından geçti gitti ve ekledi:

“Ha, haberin olsun, eğer yemek verirsen susarlar. Ayrıca, o ikisi kardeş.”

Kediler duraksadı ve titremeye başladı. Sarı gözleri Cale’e bakarken sonuna kadar açıktı.

“Anlamadım?”

Hans şaşkınlıkla sorduğu an, Cale tekrar Hans’a yaklaştı, başını eğdi ve kedileri okşadı.

Birkaç gündür merak ediyordu, şimdiye kadar elbette olayı çözmüştü!

Gri renkli kedide, küçük kıza verdiği şifalı bitkilerin solgun kokusu vardı. Demin onları kucağına aldığında ise çocuklara bu sabah verdiği bifteğin ve makarnanın kokusunu almıştı..

Dolayısıyla Cale artık emindi. Son günlerde karşılaştığı ‘gizemli’ çocukların gizemini çözmüştü.

“Fark etmeyeceğimi mi sandınız?”

Kedilerin altın sarısı gözleri titriyordu. Cale, birkaç gündür beslediği kardeşlere baktı ve gülümsedi.