Novel Günleri - Bilgilendirme!

Bölümün tamamını okumak için üye olmalısınız! Üye olmak için tıklayınız.

50. Bölüm Kralımız Çok Yaşa!

Çevirmen: Tomato / Editor: Venus

''Boom!'' 

Daha fazla yakın savaş patlak vermiş, kopuk uzuvlar ve hala onlardan akıyor olan kanlar her yere uçmaya başlamıştı.

Zırhlı güçlü adamlar kaos içerisindeki bir deniz gibi olan düşmanların arasında hücum ediyordu, ellerindeki ağır silahlar adeta dans etmekteydi. Düşmanlar düşmandan aşağıya uçurtmalar gibi uçuyordu, köfte gibi nehre düşüyor ve hızlı akıntı tarafından yıkanıyorlardı...

Fei hala yavaşlamış değildi. Baltası yine Azrail'in orağına dönüşmüştü... Dokunduğu her şeydeki canı alıyordu, geniş kapsamlı bir şekilde tozları süpüren bir süpürge gibiydi. Her bir saldırısının ardından köprüdeki insan sayısı azalıyordu. 

Fei kasten artırmıştı taarruz hızını. Hızını artırmak için arkasındaki adamlara daha az dikkat etmeye başlamıştı. Yalnızca düşmanın oluşumlarına girmelerinin ardından doğrudan görüş alanındaki düşmanları öldürüyordu. Fei'nin baltasının es geçtiği düşmanlar ise halledilmek üzere diğer adamlara kalıyordu.

Bu şekilde çok daha hızlı bir şekilde ilerleyebiliyorlardı. Ancak, arkadaki güçlü adamlar daha fazla baskıyla yüz yüze geliyordu. Düşmanların tamamı iyi eğitimli askerlerdi. Onların birçoğu savaş alanında epey bir deneyime sahipti ve hatta, az da olsa bir enerji miktarları vardı. Yakın savaşta saldırıları güçlü adamları birazcık tehdit edebiliyordu. Her ne kadar güçlü adamların zırhı onları kılıçlardan koyuyor olsa da, saldırılarla birlikte gelen darbeler belirli vücut kısımlarını uyuşturabiliyordu. Kısa bir süre içerisinde adamlardan bazıları hafifçe yaralı hale gelmiş olsa da, daha fazla düşmanı öldürebilmeyi ummaktan başka hiçbir yollarının olmadığının pek iyi farkındalardı. Kralları için asla bir yük olmak istemiyorlardı. Yaraları ne kadar ağır olursa olsun, dişlerini sıkacak ve kralı yakından takip ederek acıya katlanacaklardı.

Fei de bunun farkındaydı. Baltasını sallamış ve başka bir fırtına oluşturmuştu hızlıca. 'kan bulutuna yaklaşan düşmanlara doğru dönmüş ve savaş alanının, kırılan kılıç ve kemik sesleriyle dolmasını sağlamaya devam etmişti. Modları arasında hızlıca geçiş yapmıştı daha sonra da.

Barbar modu kaybolmuştu.

Sıra Kutsal Şövalye'deydi!

Aniden, kutsal ve saf bir enerji vücudundan sızmaya başlamış ve arkasındaki 'demir adamlar'ın etrafını sarmıştı. Fei ayağını yere vurduğu gibi vücudundan altın bir halka çıkıp genişlemeye başlamıştı. Tüm güçlü adamlar, o halka kendilerini sardığı anda vücutlarındaki yaraların iyileşmeye başladığını hissetmişlerdi. Güçleri olağanüstü bir şekilde yenileniyor ve hatta, kendilerine olan güvenleri ve cesaretleri dahi yükseliyordu.

Bu Kutsal Şövalye'nin Aura'sı, [Dua]'ydı. 

''Kralımız çok yaşa!'' 

Pierce de bunu hissettiği anda bağırmıştı. Kanının adeta alev aldığını hissetmiş ve gerçekten de daha fazla düşmanı öldürmek istemeye başlamıştı. Savaş çekici Savaş Tanrısı'nın kolunun bir uzantısı gibiydi. Yaptığı yatay bir saldırının ardından metallerin kırılırken çıkardığı çatırtılar, kaynayan yağın içine soğuk bir su dökülmüşçesine yoğundu. Dört ya da beş düşman bu çekiç tarafından köprüden itilip denize düşürüldükleri gibi çığlıklar eşliğinde savaşa veda etmişti.

''Kral Alexander çok yaşa!'' 

Drogba, Pierce'yi  hızlıca bağırarak takip etmişti. Düşmanın onun sol koluna doğru saldırmak için kullandığı kılıcı kavramış ve sağ elindeki balta ile, herifi ikiye bölüvermişti. ''Şap!'' Kılıcın sahibinin kafası yere yapışmışken, kılıç da gökyüzünde uçmaya başlamıştı.

''Kralımız çok yaşa!'' 

Adamların geri kalanı da coşkuyla kükremişti hep birlikte. Saldırı hasarları, sanki bir anda vahşi kaplanlara dönüşmüşçesine aniden artmıştı. Oldukça korkak bir eleman olan, hep en arkada duran Bekçi Oleg bile atmosferden etkilenmiş gibi görünüyordu. Sonunda Yıldız Seviyesi'ndeki bir savaşçının gücünü düzgünce kullanmaya başlayabilmiş ve önündeki üç düşmanı doğrayıvermişti.

''Siktir be, bu herif bir İlahi Şövalye!'' 

''Yuh be! Bu savaş halkası, oğlum, bu bir savaş halkası!.. Tanrım! Bu savaş halkası [Hayat'ın Övgüsü]...'' 

''Geri çekilin, geri çekilin! Komutandan bu İlahi Şövalye’yi öldürmeleri için Yıldız Seviyesi'ndeki savaşçıları göndermesini isteyin!.. Sikeyim böyle işi, bu düşük sınıflı orduda ne zamandan beri savaş halkası [Hayat'ın Övgüsü]'ne sahip olan yüksek sınıflı bir İlahi Şövalye var?! Artık sayı avantajımız falan yok, son birkaç soluğunun ardından ölü tanıdıklarıyla görüşmek istemeyen herkes geri çekilsin!..'' 

Fei'nin ayağının altındaki altın halka belirdikten sonra, düşmanların adeta nefesi kesilmişti. Kısa bir süre içerisinde bağırışları duyulmaya başlanmıştı.

***

Profesyonel askerler olarak, düşmanlar savaştaki yüksek sınıflı bir İlahi Şövalye’nin ne demek olduğunu pek iyi biliyorlardı. İlahi Şövalyeler süper iyileştirme makineleriydi. İlahi Şövalye savaş halkası [Hayat'ın Övgüsü]'nü kullanmaya devam ettikçe, rakiplerinin hiçbir zaman dayanıklılığı ya da kuvveti bitmeyecekti. Özellikle böylesine ince bir köprünün üstünde, bir grup kuvvetli canavar ile birlikte olan yüksek sınıflı bir İlahi Şövalye ile birlikte savaşmalarının tek bir sonucu olabilirdi... Tek taraflı bir katliam.

Kafalarından geçirmelerinin hemen ardından, biraz önceye kadar sayı avantajlarını kullanarak kontrolü geri kazanmaya çalışan bazı düşmanlar da kendilerinden şüphe etmeye başlamıştı; cesaretleri, yaz günündeki ince bir kar katmanı gibiydi. Göz açıp kapayıncaya kadar eriyip gözden kaybolmuş ve buhara dönüşmüştü.

Ancak Fei, planlarını suya düşürerek onlara kaçmaları ya da geri çekilmeleri için birazcık bile süre tanımamıştı.

''Roar!''

Ayağını tekrar yere vurmuş ve mucize, bir kere daha ortaya çıkmıştı.

Yeşil bir halka çıkmıştı bu sefer vücudundan. Yarıçapı beş ya da altı metre kadardı ve tüm güçlü adamlar, iyice güçlenmişti. Aniden Pierce, Drogba ve diğer adamlar, güçlerinin ikiye katlandığını hissetmişlerdi. Düşmanlar daha da zayıflıyor, kırılgan seramiklere dönüşüyorlardı gözlerinde. Güçlü adamların silahlarına zar zor dokunabiliyor, bunun ardından ise köprüden aşağıya düşüyor ya da gökyüzüne, bulutlara gönderiliyorlardı.

Kutsal Şövalye'nin Aura'sı [Güç] gerçek dünyada ilk kez ortaya çıkmıştı.

''Yok ebesinin... Bu savaş halkası [Çift Hasar] ulan!..'' 

''Tanrım, iki tane halka... Bu herif ikini tip bir savaş halkasına mı sahip?! Hadi oğlum adamlara zorluk çıkarmayalım, şöyle soyunup yatalım yere...'' 

''Geri çekilin... Onların rakibi olamayız... Okçular! Sikeyim, nerede bu koyduğumun okçuları?! Vurun şunları lan! Çabuk!'' 

Düşmanların göz bebekleri neredeyse göz yuvalarından fırlayacaktı. Adeta bir zihinsel kırılma noktasındalardı.

Köprüdeki durum daha da kaotik bir hal almıştı. Eğer yalnızca ilk altın aura yalnızca düşmanları pes etmeyi ve geri çekilmeyi düşünmeyi yöneltmeye itmiş ve özgüvenlerini sarsmışsa, ikinci yeşil aura tam olarak onları ezip geçmişti. Artık savaşmak için bir cesarete sahip değillerdi.

Azeroth Kıtası'nda, İlahi Şövalyeler Kutsal Kilise'nin varlığından dolayı oldukça caydırıcı bir etkiye sahiplerdi. Birçok İlahi Şövalye grubu Azeroth Kıtası'ndaki köklü ve derin güçlere sahip yerlerdeki önemli mevkileri kapmıştı.  İlahi Şövalyeler oluşumları birleştirebilir ve düşmanları kolayca ezebilirlerdi. Ayrıca bireysel olarak savaşabilirlerdi de... Olağanüstü dayanıklılıkları; iyileşme, hasar ve bir ordunun en büyük kabusu olan lanetlerin kullanılmasını sağlayan tüm o gizemli destekçi savaş halkalarıyla, İlahi Şövalyeler her türlü savaş alanındaki yıldız oyunculardı.

Bu nedenle, Fei'nin Kutsal Şövalye'nin aurasını kullanmasının ardından, tüm Kalkan Sığınağı-Ejderha oluşumu savunmadan vazgeçmiş ve çekilebildikleri kadar hızlı geri çekilmeye başlamışlardı.

Diablo Dünyası'ndaki Kutsal Şövalye ile Azeroth Kıtası'ndaki İlahi Şövalye arasında birçok benzerlik vardı. Bazı Kutsal Şövalye yetenek ve auraları, Azeroth'taki İlahi Şövalyeler’in savaş halkalarına bir hayli benziyordu. Bu da düşmanların Fei'nin bir İlahi Şövalye olduğuna ve onun savaş halkalarına sahip olduğuna inanmalarına neden olmuştu. Böylece savaşmak için olan tüm cesaretlerini kaybetmişlerdi.

Bir İlahi Şövalye’nin ve oluşumun komutanı olan [İki]'nin ölümünün caydırıcılığıyla birlikte, tüm düşmanlar büyük, kocaman kediler görmüş fareler gibi kaçmaya başlamışlardı. Kaosun seviyesi sürekli daha da yükseliyordu. Bazı düşmanlar korkudan ne yapacaklarını şaşırarak nehre atlamış, bazıları ise korkuyla ters yöne doğru koşmuş ve Chambord'un okçuları tarafından kebaba çevrilmişti.

Düşmanların birçoğu arkalarına dönerek üslerine doğru koşmaya çalışmıştı. Ama kaostan dolayı, bir yandan koşarken, kuşatma merdivenlerini koruyor olan oluşumu da itmişlerdi.

''İyi fırsat! Hücum!'' 

Fei [Dua] ve [Güç] auralarını kullanmasının ardından düşmanların hızlı bir şekilde geri çekildiğini görmüştü. Neden olduğunu biliyor olmasa da, bunun, ileriye hücum etmek için mükemmel bir fırsat olduğunu biliyordu. Adamlarıyla birlikte hücuma geçtiği gibi bağırmış ve kısa bir süre içerisinde, Kalkan Sığınağı-Ejder Mızrağı oluşumunu darmadağın etmişti.

Oluşum ağır süvari birliklerinin taarruzlarını bile engelleyebilecek durumdayken, Fei ve yanındaki güçlü adamların delicesine olan hücumu altında iki dakikadan az dayanabilmiş ve kırık metallerle, uzuv ve ceset yığınlarına dönüşüvermişti.

İnce köprü, adeta kan ve ölüm yoluna dönüşmüştü.

''Pierce, Drogba, şu kuşatma merdivenlerini hemen nehrin içine atın. Çabuk!'' 

Fei bir sonraki oluşuma doğru baltasıyla bir yol yapmış ve sonunda, kuşatma merdivenlerine yaklaşmıştı. Şu anda köprüde altmış metre kadar ilerlemişlerdi. Fei düşman selini durduruyor ve Pierce ile Drogba'ya, diğer adamlarla birlikte kuşatma merdivenlerini yok etmeleri üzere organize olmaları için emir veriyordu.

''Dilediğiniz gibi, Majesteleri!'' 

İkili hemen cevap vermişti. Silahları yel değirmenleri gibiydi ellerinde, her an düşmanları uzağa gönderiyorlardı. Daha sonra da kuşatma merdivenlerini hedef aldıkları gibi öfkeyle kükremişlerdi.

''Bom, bom!'' 

Merdivenleri koruyor olan düşmanlar agresif bir şekilde savaşıyor olsalar da, kendileri için bir rakip olamıyorlardı. İki kuşatma merdiveni, kısacık bir süre içerisinde güçlü adamlar tarafında nehrin derinliklerine yollanmıştı. Garip bir yaratık suyun altında kol geziyormuşçasına, devasa bir dalga oluşturmuştu nehirde.

Moralleri yüksekti; iki kuşatma merdivenini yok etmelerinin ardından, bir grup aç kurt gibi kükreyerek kalan kuşatma merdivenlerine doğru taarruza başlamışlardı. Kuşatma merdivenlerinin tamamını yok ettikleri anda, görevin yarısını tamamlamış olacaklardı.

O anda...

''Moo, moo, moo!'' 

Zuli Nehri'nin güney kıyısından net ve canlı borazan sesleri ortaya çıkmıştı.

Bir sürü emir, köprüde savaşmakta olan düşmanlara borazanlar aracılığıyla iletiliyordu. Farklı melodiler ve uzunluklar, bunun anahtarıydı. Ancak düşmanlar öylece birbirlerine bakmış ve emirleri yerine getirmemişti. Bir komuta serisi Kule Sığınağı-Ejderha Mızrağı oluşumu içindi. Ama bir zamanlar orduda bir numaralı savunma olarak onurlandırılan oluşum, ‘canavarlar’ tarafından korkunç bir şekilde yapılan hücum tarafından silinip, yok edilmişti.

Hiç kimse sayıları sadece yirmi civarlarında olan bu adamların yüzden fazla, Kalkan Sığınağı-Ejder Mızrağı oluşumunun içerisinde olan iyi eğitimli askeri yok edebileceğini düşünmezdi. İki komut takımları arasındaki zaman farkı sadece iki dakika olmasına rağmen, şimdi, onlar işe yaramazdı.

Çok geç kalmıştı bu!

Çevirmen notu
50. bölümü bitirdik, seri nasıl gidiyor sizce? Nasıl bilemem sizin için ama, ileride daha da iyi olacağını söyleyebilirim. Zaten sadece 50 bölümde bile deli gibi aksiyona girdi yazar. Ben de elimden geldiğince kendi yorumumu katmaya çalışıyorum, sürç-i lisan ettiysem affola :) Yorumlarınızı bekliyorum, seviliyorsunuz <3