Novel Günleri - Bilgilendirme!

Bölümün tamamını okumak için üye olmalısınız! Üye olmak için tıklayınız.

4. Bölüm Turistim Ben

Çevirmen: Odysseia / Editor: T4icho

 

“Ne demek akademiye yeni meraklandın?... Kutsal saydığımız imparatorluğumuzda daha önce hiç ilgini çekmiş bir şeyler yok muydu?”

Yaşlı adam gence uzun bir süre baktı. Aralarındaki yaş farkını düşündükçe kafa yapısını kestiremeyeceği de giderek anlaşılıyordu. Daha fazla yorum yapmadı, gözlerini kapayıp biraz dinlendirdi.

...

Bu yılın bahar yağmurları da bitmek bilmemişti. Faytonun tekerlerinin geçtiği çamurun hissi hiç ayaklarının altından eksilmiyordu. Yağmur damlalarının halen dokunduğu perdeyi aralayan Lin Xi karşısında uzun sıradağlar gördü.

Sıradağlar boydan boya manzarayı kaplamıştı. Hepsinin uçları ise bembeyazdı. Nazlı bulutları delip geçen ışık süzmeleri dağların zirvelerini parlatıyordu.

“Demek Denizli dedikleri sıradağlar bunlarmış.”

Gencin yorumlarını işiten yaşlı adam kafasını yoldan çevirmeden bilgi vermeye başladı. “Eğer en doğudaki denizimizden esen rüzgarları takip edersen sonunun kuzeydeki karlı denizlere kadar uzandığını görürsün. Yungin İmparatorluğunun en büyük iki sıradağını birbirine bağlar bu rüzgarlar. Buradakini geçtikten sonra Yeşil Kereste Akademisi’ne vardık sayılır. “

“Yeşil Kereste Akademisi bu dağların ardında mı?”

Lin Xi dağların zirvelerinden gözlerini alamıyordu. Yağmur, kar, ya da gün ışığı olsun bir şekilde akıl almaz bir güzellik vardı oralarda. Her şey tertemiz ve pürüzsüzdü. Kendi aracının çamurlu yolundan dağlara kadar uzanan bir sürü bitki çeşidi görüyordu. Böyle manzaralara doyum olmuyordu.

Dağın eteklerinde bir köy de belirmişti, etrafı çiçeklerle çevrili yamaçlara dağınık şekilde inşa edilmiş tahtadan evler duruyordu. Dağların güzelliğinin bir parçasıydı artık onlar da.

“Liu Amca, şuraya uğrayacak mıyız?” Gözetlediği köyün güzelliği Lin Xi’yi adeta büyülemişti. Sormadan edemedi.

Yaşlı adam da bir saniye köyü gözledi ve kafasını salladı. “Orası Kayısı Ağacı Köyü. Rotamız oradan, içinde geçmemiz gereken vadiye çıkan bir yol var.”

“Kayısı Ağacı Köyü mü?” Lin Xi’nin ifadesinde yine bir sırıtma belirmişti. “Köye hiç şarap geliyor mudur acaba?”

Lin Xi’nin şoförü şaşkın bakışlarla geriye döndü. “Yani eğer köyün küçük dükkânı halen yerinde duruyorsa eminim ki şarabı da vardır. Ama malları pek güzel olmaz. Ayrıca burada durursak bir gün daha gecikiriz...”

“Merak etme, kafamdan bir şiir geçiyordu da sadece sorayım dedim.” Lin Xi’nin ağzı kulaklarına vardı. Yaşlı adamın neden bahsettiğini bilmeyeceğinden emindi.

Adam kafa salladı, tuhaf şiirlere pek ilgisi yoktu anlaşılan.

Uzaktaki köy yaklaştıkça kayısı ağaçlarının arasında kendisini gizliyordu. Gözleri köyün nereden çıkacağını ararken Lin Xi’nin heyecanı tavan yapmıştı.

Uzaktaki dağda birkaç tane inek vardı. Başlarına dikilmiş yağmurluğuyla oturan genç bir çoban.

Şarap dükkanını sorduklarında çoban çocuk Kayısı Ağacı Köyü’ne işaret etti. Şarabı bulsalar da bulmasalar da şu anda yaşadığı sahneler Lin Xi’nin anılarını canlandırıyordu.

“Liu Amca, bir parça dursak?” Lin Xi şoförünün yamacına sokuldu.

Hafif bir duraksamadan sonra yaşlı adam aracı durdurdu.

Lin Xi yaşlı adamın şaşkın bakışları altında bambu yağı ile parlatılmış kâğıttan bir şemsiye açtı.

Araçlarının solunda menekşelerle kaplı bir çayırın üstüne kayısı ağaçlarının yaprakları dökülüyordu. Lin Xi köyün ucundaki evi gözlerken çayıra yavaş adımlarla ilerledi.

Tahtadan evin önünden geçen küçük bir su akıntısı vardı. Üstünde ise tahtadan bir köprü.

Sepetli bir kadın da aynı tarzdan yağlı bir şemsiye ile köprüde ilerliyordu. Kadının duruşu ve görünüşü normaldi, fakat saf kalbi ve ahlakı ergenliğe adım atmamış kızları kıskandıracak kadardı. Şu ana kadar karşılaştığı temiz kız, çoban oğlan ve hepsini birbirine bağlayan kayısı ağaçları bile bu köyü kendi gözlerinde harika bir sahneye dönüştürmeye yetmişti.

“Normal bir köylü kızı, neyine bakıyorsun ki?” Lin Xi’nin uzunca bakışlarını izledikten sonra yaşlı adam kaşlarını çatarak kendini ifade etti.

Lin Xi hafiften ıslanan ayakkabılarını çıkarttı. Ama ağzını çayırlara güzelce uzandıktan sonra açtı.  “Liu Amca, ben kıza değil, ortamın huzuruna bakıyordum.”

Öhö... Öhö... Yaşlı adamın boğazına tükürüğü kaçmış gibiydi. Boğulurcasına öksürmeye başladı.

“Akademiye varmak üzereyiz. Çene çalmak tehlikeli olabilir dedin, bu dağı geçtikten sonra sesimi kesiyorum.” Lin Xi arabanın önünde sallanan yaşlı adamı görmeye alışmıştı. Şakalaştıktan sonra tekrar ciddileşti. “Fakat, dağı aşmadan önce içimdekileri biraz döksem iyi olur tabii... Ailemi çok seviyorum, hatta dünyanın en iyi annesi, babası ve kardeşine sahip gibi hissediyorum. Ama yine de arada bir yalnız hissetmeden de edemiyorum. ”

“Çünkü kimse beni anlamıyor.” Lin Xi perdeyi tekrar aralayıp manzarayı izledi. “Aslında ben çok farklı bir dünyadan geldim. O dünyada gökyüzüne uzanan binalarla çevriliydi, uçaklar ve trenlerle doluydu. O dünyada normal bir üniversite öğrencisinden başka bir şey değildim. Dördüncü senemi bitirecektim. Ama araba kazası geçirdim. Gözlerimi tekrar açtığımda kendimi Lin Xi olarak buldum. Ama dürüst olmak gerekirse bu dünyadan çok hoşlandım, saflıklarla ve iyilikle dolu, benim ise diğer dünyadaki ailem bana bakmak istemiyordu. Geçirdiğim kazayı bile bilmiyorlardır belki şu anda. Bu dünya ile ilgili bir sürü kitap okumuştum. Önce Yungin İmparatorluğu’nun aynı bizim Çin dediğimiz acımasızlığın yuvası bir yer olduğunu sanmıştım. Ama o beni soru yağmuruna tutan kızı, dahası bu Akademi işlerini hiç beklemiyordum. Başında Yeşil Kereste Akademisi’ne hiçbir ilgi beslememiş olsam da, senin gibi deneyimli birinden duyduğum sözler bana ümit veriyor açıkçası. Merak ediyorum da acaba daoizm ile işleyen bir sistemleri mi var, yoksa büyü akademileri gibi mi? Acaba Harry Potter gibi mi olacak...”

“Hani bana neden çok meraklı bir şekilde baktığımı soruyordun ya, mesela o kıza.” Bir saniye bekledikten sonra Lin Xi devam etti. “Çünkü bu dünyada aslında turistim ben.”

“Anlattığın şeylerden en saçması bu olsa gerek.” Lin Xi geçmişini anlattıkça yaşlı adamın kaşları daha çok çatmış gibiydi. “Akademinin kapılarından içeri adım attığın anda böyle saçmalıklardan bahsetmeyi kesmen lazım.”

Lin Xi başını salladı. Sonra da gülümsedi. “Ben hikayemi anlattım, peki ya sen Liu Amca? Geçmişinden hiç bahsetmedin.”

Adamın vücudu sertleşmişti, arkasına dönüp derin bir nefes verdi. “Benim pek anlatacak bir şeyim yok. Sadece sınır ordusunda bir iki yıl görev yaptım.”

…

Araç Kayısı Ağacı Köyü’nü geride bırakarak sakin vadinin yolunu tuttu. Uzun ve geniş duvarlarından içeri girerken kendini bir filmde gibi hisseden Lin Xi, bütün günü vadide geçirdiklerini de fark etmişti. Günün erken ışıklarında girdikleri vadiden çıkarken gün batımını görüyorlardı.

Bahar yağmurları vadinin çıkışına kadar uzanmıyorlardı. Manzarada bir değişiklik yoktu. Aynı dağlar, aynı kayısı ağaçları ve güzel çiçekler vardı.

Etraflarında başka köy de gözükmüyordu, ama yaşlı adam her zamanki gibi kamp kurmak için aracı yavaşlatmak yerine kuzeye doğru hızlandırdı.

Lin Xi yüzüne vuran havanın hızlıca ısındığını şaşkınlıkla karşıladı. Sanki baharı yaza bağlayan anın tadını çıkartıyordu. Etrafındaki manzara da aynı şekilde değişmişti.

“Buraya Dört Mevsim Ovaları derler, Denizli’nin sıradağları ve Cennet Dağı’nın arasında kalır. İçinden geçen yolcular dört mevsimi de yaşarlar. İstersen kıyafetlerinin birazını çıkartabilirsin, hava iyice ısınacak. Akademi’nin adamlarını da yakında görürüz.” Yavaş yavaş gecenin karanlığı bastırdı. Etrafa dağlardan yayılan bir sis çökmüştü. Lin Xi şoförü ile konuşmasını sürdürdü.

“Akademinin adamları ile bugün mü tanışacağız?” Lin Xi yaşlı adamın sözlerinin ardına bütün perdelerini açmıştı.

“Yeşil Kereste Akademisi’nin giriş sınavları yarın. Aslında iki gün önce varmayı umuyordum, en azından sınava girmeden önce sana biraz bilgi vermeyi düşünüyordum, ama bugün yağmur ağır yağdı, yollar güvenli değildir. Eğer atları ilerlemeye zorlarsak iyice sorun olabilirdi.” Yaşlı adam Lin Xi’ye döndü, “Sınav ile ilgili ne soracaksan bu akşam sor.”

En azından Lin Xi yaşlı adamın dağların içinden geçip çabucak buraya gelme derdini anlamıştı.

Araç aniden durdu.

Lin Xi’nin gözleri yaşlı adamın ardındaki sisin içinden gelen ışığa takıldı.

Sisin içinden genç bir adam yaklaşıyordu, elinde bir fener lambası vardı.

Bu genç simsiyah giyinmişti, elbisesinin kollarından kenarlarına uzanan altın bir şerit vardı. Kaşları keskin yakışıklı genç Lin Xi’den biraz küçük duruyordu. Yüzünde belirgin bir gülümseme vardı, anlı ise rahat. Saçı arkadan yeşil bir bant ile bağlıydı.

“İsmim Xia Yanbing, akademinin üyelerindenim. Giriş sınavı için mi geliyorsunuz? Adaylık damganızı görebilir miyim lütfen?” Gencin tavırları bir hizmetçiyi andırsa da istekleri kibar fakat emin geliyordu.

“Tabii.” Yaşlı adam cebinden çıkardığı kâğıdı uzattı.

Lin Xi meraklı gözlerle izliyordu. Bir adaylık damgası taşıdığını bile bilmiyordu. Görünüşe bakılırsa o altınımsı kare damganın büyük bir önemi vardı.

“Bu taraftan.”

Damgayı dikkatli gözlerle süzen genç adam kibar bir şekilde yolu tarif etmek için rehber oldu.

Etraflarındaki dağlar daha da yükselmeye başladı, faytonun atları ilerledikçe daha da huysuzlaşıyorlardı. Lin Xi ve yaşlı adamın bile içlerinde bir ürperti yaratmıştı. Fakat içlerinde bulundukları sis yavaş yavaş dağıldıkça ortam tam bir yaz gecesine dönmeye başladı.

Küçük bir tepeyi aştıktan sonra Lin Xi’nin gözleri parladı, ağzı yine açık kalmıştı.

Tepenin hemen ardındaki ovaların içinde gök mavisi bir göl görünüyordu. Hemen kıyısında yemyeşil bir salkımsöğüt ağacı ile beraber.

Ovanın etrafında sayısız ateş böceği dans ediyordu. Gölün hemen yanındaki ovalarda ise yakılmış sayısızca ateş ve çadır görmek mümkündü. Tıpkı eski yaşamında izlediği Harry Potter sahneleri gibiydi.