Novel Günleri - Bilgilendirme!

Bölümün tamamını okumak için üye olmalısınız! Üye olmak için tıklayınız.

2. Bölüm Kuzeye Doğru

Çevirmen: Odysseia / Editor: T4icho

 

Geyikboynuzu Şehri’ne büyük bir fırtına vurdu.

Bu yıl daha az yağmur yağmıştı, tufan habercisi rüzgarların geçmesine rağmen şehrin üstünde kara bulutlar vardı.

Tekerlerini değiştiren fayton Geyikboynuzu Şehri’nin batısındaki meyhanesinden yeni ayrılıyordu. Şehrin içinden geçen uzun bir yolculuktan sonra Doğu kapılarından çıkarak mızraklı askerlerin görüşünden uzaklaştı.

Fayton, sürücüsünün 15-16 yaşlarında narin bir kız olmasına şaşıran askerlerin haricinde pek dikkat çekmemişti.

Geyikboynuzu Şehri’nin devlet dairesi şehrin içinde kendi başına başka bir şehir gibiydi. Surları ocakta pişirilmiş kerpiç tuğlalardan bir şehir. Şehir işleri ile ilgilenen daire kuzey bölümünün sadece üçte birini oluşturuyordu, geriye kalan alan ise kışla görevi görüyor ve askeri eğitim işlerine bakıyordu.

Bu şehrin diğerlerine kıyasla gerçekten öne çıkan hiçbir özelliği yoktu. Yungin İmparatorluğu şehir kurmaya başladığından beri bütün devlet dairelerinin düzenleri bu şekilde olmuştu, şehirler sadece ilçe yönetimi dairelerin büyüklüğünde son sözü söylemeleri ile birbirlerinden farklılık gösteriyorlardı.

Şehir denetmeninin ofisi devlet dairesinin tam ortasında yer alıyordu. Girişinden içeride birkaç tane yanan dev kırmızı mum görmek mümkündü.

Bu devasa mumlar yemyeşil fayansla döşenmiş koridorun huzurlu havasından karanlığı kovalamakla görevliydi. Fakat mumların titreyen alevleri Li Xiping’in yüzünü aydınlattıkça bakışlarındaki yorgunluğu da ortaya çıkartmaya yardımcı oluyorlardı.

Li Xiping kısa boyu, cılız yapısı ve ince yüzü ile hiç de dört milyon nüfuslu bir şehrin en yüksek mevkiisine sahip birini andırmıyordu.

Hatta gri elbisesinin üstünde yağ lekeleri bile vardı. Pörsümüş, yaşlı vücudunun üstünden koklayanların burnunun direğini kıracak metal ile karışık bir kan kokusu yayılıyordu.

“Efendim...” Kalın kaşlı, orta yaşlarında bir adam siyah, deri formasının içinde uzun sessizliğe dayanamayıp konuşmaya başladı, fakat saygısı ağzından ‘Efendim’ harici bir şey çıkmasını engelledi. Yorgun Li Xiping’in kaşları sözü işitir işitmez yukarı kalktı. Uzun bir nefesten sonra kalın kaşlı adama gözleri döndü. “Zhang Zhendong’u Yüzü Yaralı Liu’ya ver, Karasu Bölüğü’ne atansın.”

“Karasu Bölüğü mü?” Kalın kaşlı adam alışkanlıktan duruşunu düzeltti, ama yüzündeki şaşkın ifade halen yerinde duruyordu. Sesindeki tereddüt ortada idi. “Efendim, biraz sert davranmıyor musunuz?”

“Sert mi?” Li Xiping’in yüzü yere eğildi, kıyamet kopacakmışçasına bir sessizlik koridoru kapladı. “Eğer ikimizin sınırda iki yıla aşkın süredir verdiği çaba olmasaydı, böyle bir durum karşısında üstlerime dahi danışmadan ömür boyu hapis cezasına çarptırırdım onu!” Kalın kaşlı adamın sessizliği karşısında Li Xiping devam etti. “Ağır derdin devası da ağır olur, hiç durup Yunqin İmparatorluğu’nun düştüğü hali aklından geçirdin mi sen?! Eğer daha hafif bir ceza verirsek, bu işin davası kapanmaz. Sonu çok daha sıkıntılı olur. Dahası, bizim de başımız yanar!”

Kalın kaşlı adam ürpermiş duruyordu. Ejder Yılanı Vadisi’nin sınırlarında geçirdiği sonsuz sıkıntıların Li Xiping’e verdiği kararlılık böyle bir şey olsa gerekti. Geyikboynuzu Şehri’nin doğusunda yaptığı sekiz yıllık görevi boyunca daha önce Li Xiping’in bu kadar sert bir ton ve bakışlarla konuştuğuna şahit olmamıştı.

“O adam kim ki, hizmetçi bir kız dahi tavrını koyabiliyordu?” Kafa sallamasına rağmen kafasındaki soruları sormadan edemedi.

“Hizmetçi kız mı?” Li Xiping soğuk bir kahkaha attı, incelmiş gözleri buz kesilmişti. “Daha önce sınırda görev yapan sensin, ne kadar az bilirsen o kadar az üstüne düşünürsün. Ki söyleyecek sözünün olmaması da ömrü uzatır.”

“Anladım efendim.” Adam bir kez daha ürperdiğini hissetti. Li Xiping’in huzurundan çekilmek için eğildiğinde ise kendi kendine konuştuğunu işitir gibi oldu. “Bana bir iki işte yardımın lazım. Liu Amcamın faytonu sürdüğünden emin ol, Geyikboynuzu Kasabası’na bizzat gitmem gerekli.”

Kalın kaşlı adam bir saniye boş bir şekilde baktı, yüzündeki şaşkınlık iyice artmıştı. Fakat bu sefer tek kelime etmeden saygı ile eğildi ve huzurundan ayrıldı.

Yalnız kalan Li Xiping önünde duran masadaki çaydanlığı kendine çekti, ama elleri bir anda havada duraksadı. Artık öfkesi son haddine gelmişti, tok bir pa sesi ile elindeki çaydanlığı param parça etti.

Yıllarca can ve baş ile görev yaptığı yoldaşının yozlaşmasına şahit olmakla kalmamış, kendi elleri ile onu ölüme yollamıştı. Sınırdaki deneyimleri sağ olsun yüzüne tükürülse umursamayacak Li Xiping bile şu anda içinden geçen hisleri kontrol edemiyordu, göğsü hızlıca inip kalkıyordu.

İçindeki öfkenin sakinleşmesini ancak bir düzine nefesten sonra hissetmeye başladı. Güneşin çoktan dokunduğu devlet dairesinden hızlıca dışarı çıktı. Üstüne çay sıçramış giysisini dahi değiştirmekle uğraşmadı.

Sarı giysili iki asker kapıda Li Xiping’i karşıladı. Çoktan yolculuğa hazırlanmış olan faytona girmeden önce üstünü temizlediler.

Faytonun başında kır saçlı yaşlı bir adam vardı. Geyikboynuzu Şehri’nin doğusundan çıkıp Karga Kafesi Köyü’nü ve otuza yakın çayırı aştıktan sonra Karasu kesitine varıp Geyikboynuzu Kasabası’na girdiler.

Li Xiping gri giysisinin içinde Geyikboynuzu Kasabası’nda indi, genç ve güzel bayanın arabasının birkaç gün önce geçtiği tepeye yürüyerek geldi. Gerçek yaşından bile daha yaşlı görünen bu şehir yöneticisi gökyüzüne bir bakış attı. Başka bir küçük kasabaya doğru yavaşça yol alırken kopardığı küçük bir dalı da kendine baston edindi. Ne kadar ileri giderse, sırtı o kadar düzleşti, elindeki dal da giderek daha çok yeryüzünde sürüklenen bir bıçağı anımsatmaya başladı. Adeta keskin bir kılıç gibi. 

....

Şehir müdürünü taşıyan araç Geyikboynuzu Kasabası’nda sadece bir günlüğüne durdu. Sabahın erken saatlerinde kasabadan ayrılmıştı.

Kısa, şişman ve orta yaşlı bir adam ve güzel eşi gözleri kıpkırmızı olan kızlarının elinden tutarken kasabadan ayrılan aracı seyrettiler. Yaşlı, sarı bir köpek onları takip ediyordu.

Lin Xi arabanın içindeki yumuşak ipek yastığın üzerinde elini evli çifte, çocuklarına ve yaşlı sarı köpeğe doğru sallıyordu, onun da gözleri kıpkırmızı olmuştu. Anne, baba, kardeşim, artık eve dönün! Baba, ortadan kaybolan içkilerinin hepsi yatağımın altında saklı, artık beklemekten olgunlaşmıştır onlar! Her özlediğinde bir yudum alırsın! Anne, kendine iyi bak, sakın bir daha üşüteyim falan deme! Kardeşim, sakın annemin sözünden çıkma, abin dönerken sana yeni güzel şeyler getirir! Sarı oğlan, sen de sakın o iki kuşu kemireyim falan deme!”

“Ühü…” Aslında Lin Qian kendini iyi idare ediyordu, ama abisinin elvedaları ile aracının hızlanarak kaybolduğunu gördüğünde dudaklarının titremesi ile yüksek ses ile o da ağlamaya başladı.

Güzel kadının da göz yaşları yüzünden aşağı süzülüyordu.

“Serseri velet seni!” Tüccar tipli kısa boylu yaşlı adam Lin Xi'yi yüksek sesle azarlayacakmış gibi durdu, ama tek kelimeden sonra o da gözlerini silmeye başlamıştı. Hızlıca uzaklaşan faytonu izlerken tekrar bağırdı. “Serseri velet! Bundan sonra saçma sapan konuşmayı bırak! Sana dışarıda kasabandaki gibi bakmazlar bilesin!”

“Baba sen dışarıyı ne bileceksin, hayatında karşı kasabadan daha uzağa gittin mi ki?” Normalde Lin Xi’nin böyle sözlere cüreti yetmezdi. Ama son sözün saygısını da eksik etmedi. “Anladım, Baba.”

“Serseri işte.” Orta yaşlı tüccar biraz söylenmeye çalışsa da gözleri iyice bulanıklaşmıştı.

Araba kuzeye yöneldi. Lin Xi’nin ailesinin ve yaşlı köpeklerinin figürleri yavaşça gözden kayboldu. Ancak Lin Xi kasabanın ana hatları kaybolduğunda perdeyi kapattı. İçini çekerek aracının yumuşak yastığına yaslandı.

Daha önce Geyikboynuzu Kasabası'ndan hiç ayrılmamış olmasına rağmen, yoldaki manzarayı görmek pek ilgisini çekmiyordu. Yolculuk yaptıkları hız düşünülürse zaten önündeki birkaç hafta içinde kusacağı kadar farklı yer görecekti.

Geçirdiği üçe yakın yıl içinde zaten bu dünyaya tamamen asimile olmuş, yeni kimliğini de kabul etmiş olmasına rağmen, son yaşadığı olaylar ona ister istemez geçmişini anımsatmıştı.

En son çıktığı uzun yolculuk okula gitmek için olmuştu. O zamanlarda tren denen bir şey vardı, bu dünyanın insanının anlayamayacağı bir araç. Yapayalnızdı. Babası olacak yaşlı herif çay dükkanında çalıştığı dört yılın sadece birini ödemiş, kumarda para kaybetmekten başka bir şey bilmeyen annesi ise altı yıl önce babasından ayrılmıştı. Nerede olduğu ile ilgili en ufak bir fikri yoktu. Büyük ihtimalle üniversiteye girdiğini bile duymamıştı.

Gözü sadece ulaşılamaz şeylerde idi.  Geldiği bu yeni dünyaya, olduğu farklı kişiliğe, ya da edindiği yeni yeteneklerine dahi duyduğu özel bir ilgi yoktu. Huylarından bu deneyim belli oluyordu tabii ki, daha önce hiç dışarı adım atmamış bir kasaba çocuğu olsa gördüğü şeylere ağzı açık kalırdı. Yungin İmparatorluğu’na dahi pek bir ilgisi yoktu. Hakkında bildiği şeyler dini kurallara bağlı bir kıtayı yöneten, şehirlere, illere, kasabalara bölünmüş sistematik bir imparatorluk olarak sınırlıydı.

Yeni hayatında açlık korkusu çekmeyen bir ailenin parçası olmuştu. Söz konusu işi olunca tekniğini ve kurnazlığını birleştiren, kendisine bir şey olursa da hasta oğlunun baş ucunda dua edip sızlanan bir babası vardı. Şirin, zeki ve akıllı kız kardeşi ise güzelliğini ve zekasını dışarıdan katı duran ama kalbi yumuşacık annesinden almıştı. Yaşamları basit ve huzurluydu; Tam istediği tarzdan bir hayat.

Fakat içinde bulunduğu faytonun kendisini bu huzurun ve basitliğin son bölümüne taşıdığının da farkındaydı.

Aracın duruşu, geçen gün konuştuğu küçük kızı çağrıştırıyordu.

“Yeşil Kereste Akademisi de neyin nesiymiş?”

En azından konuştuğu kızın yüzündeki soğukluğun içinde bıraktığı ürperti Lin Xi’ye daha ciddi bir yüz takınmasında yardımcı oldu.

Yanındaki çantadan uzun ve ince bir çuval çıkarttı, üstündeki bağı çözmeye başladı.

İçinde güzelce bilenmiş bir hançer vardı, ışığın yansıması ile çıkan parıltısı buz parçalarını andırıyordu.

Lin Xi hançeri elbisesinin koluna sakladı ve faytonun önündeki perdeyi araladı.

Yaşlı adamın saçları gayet ağarmıştı, dağınık ve bakımsızdı, tıpkı bir yün yumağı gibi. Geçirdikleri uzun yol ve aracın sallantısı adama beşiğini hatırlatmış olsa gerek, herif aracın başında horluyordu.

Bir dakika sessizce izledikten sonra Lin Xi garip bir şey yapmaya başladı.

Hançeri yavaşça şoförün sırtına yaklaştırdı, Yüz ifadesinde bir değişiklik yoktu, halen sakindi, sadece gözleri meraklanmıştı. Bir şeyler bekliyordu sanki.

Shua!

Aracın havası bir anda soğudu. Yaşlı adam arkasına bakmadı, ama Lin Xi’nin kalbi bir anda çarpmaya başladı. Bütün vücudu buz kesilmişti. Ne olduğunu anlamak kolay değildi. Vücudu araçtan fırlayıp yolun kenarındaki çalılara düşmüştü. Düşüşün verdiği ağrı çoktan nefesini kesmişti bile.

“Ne yapmaya çalışıyorsun?” Araç duraksadı. Düşen çocuğu izleyen adamın da yüzü buz kesilmişti. Az önce Lin Xi’nin elinde tuttuğu hançer şimdi adamın iki parmağının arasında idi. Ucu ise büküktü.

Sonunda boğazında sıkışan havayı göğsüne indirebilen Lin Xi ağzında biriken toprağı üstünde bir yaprak ile yere tükürdü. Ama kendisine öfkeli bakışlar atan yaşlıyla göz göze geldiğinde merakını gidermişti. Kendi kendine bir şeyler mırıldandı. “Demek bu dünyada halen korkutucu ustalar varmış!”

“Sen uçmayı bilir misin? Ya da kılıçlarını uçurabilmeyi? Bildiğin büyüler var mı?” Yüzü yara bere içinde kalmış genç zar zor ayağa kalkarken dahi adamı soru yağmuruna tutuyordu.

“Faytona bin. Eğer bir daha öyle bir şey denemeye kalkarsan ellerini kırarım senin.” Yaşlı adam sendeleyen çocuğa bir bakış attıktan sonra önüne döndü.

Beklediği cevabı alamayan Lin Xi biraz hayal kırıklığına uğramıştı, başını sallayarak yumuşakça bir söz söyledi.

“Geri Dön.”

Faytonun içinde idi. Hançerini çıkarttığı anda. Aracın yumuşak köşesine yaslanıyordu, yüzünde bir çizik bile yoktu.

Adamın körelttiği hançer yine çantasındaydı. Sağlam ve keskin. Bir saniye önce öldürücü bakışlar atan herif tekrar uyuklayan masum haline dönmüştü.

Baharın huzurunda yolculuk yapan aracın başından garip bir şey geçmeden hedefine vardı.