İNTİKAAAAM
bölüm için teşekkürler
Novel Günleri - Bilgilendirme!
Bölümün tamamını okumak için üye olmalısınız! Üye olmak için tıklayınız.
110. Bölüm Saygı Çerçevesinde
Toplantıya katılanların çoğu buraya benimle dalga geçmek için gelmişti. Fakat, artık borcumu ödediğim ve başarılı olduğum için kimse bir şey yapamıyordu. Dolayısıyla toplantı amacını yitirmiş, ortam garipleşmişti.
Bilhassa Lee Junho öylece kalakalmıştı; bir bardak içtikten sonra pılını pırtını toplayıp toz oldu. Lee Junho’nun gittiğini gören insanlar beni soru yağmuruna tuttular.
“13 serisini nasıl adın? Piyangoyu falan mı tutturdun? Geçen görüştüğümüzde borç batağında değil miydin?”
“Youngwoo, yoksa Tatmin’de sıralamaya mı girdin? Yayınlardan mı para kazanıyorsun? Seni yakında televizyonda görecek miyiz?”
“Yura’yla aranda nasıl bir ilişki var? Çıkıyor musunuz?”
“Her erkeğin hayalindeki kadınla çıkmak… Nasıl hissettiğini tahmin bile edemiyorum…”
Merak, kıskançlık, gözlerinde başka bir şey görmüyordum. Keyifle onlara baktığım sırada lisede arkadaş olarak gördüğüm bazı insanlar benimle konuşmaya başladılar.
“Hey, Youngwoo, lisede ne kadar yakındık, hatırlıyor musun? Keyifli zamanlardı… İnsan bazen özlüyor. Ne diyorsun, bir ara takılalım mı?”
“Oh! Görüştüğümüz iyi oldu! Orduya ve üniversiteye gittikten sonra arayı çok açtık!”
“Heheh, dışarı çıktığımızda Yura’yı da getir. Sevgilini bizimle tanıştırman kadar normal bir şey yok. Lütfen.”
Yardıma muhtaç olduğum dönemlerde bana sırtını dönen, benimle dalga geçen adamlar şimdi yeniden arkadaşım olmak istiyordu. Onlara gereken cevabı vermezsem olmazdı.
“Şimdi arkadaşmışız gibi davranıyorsunuz, öyle mi? Kapayın çenenizi. Şu suratlarınıza bakın, diğer herkes gibi kıskançlıktan çatlıyorsunuz. Buraya sadece size gülmeye geldim.”
“Ne?”
“Hah! Şerefsiz, ne diyorsun sen? Sırf işlerin iyi gidiyor diye bizimle dalga mı geçiyorsun?”
Zayıf noktalarına parmak bastığım için sinirleri bozulmuştu. Kaşlarımı çattım, “Demin benimle konuşan Lee Junho’ya ne kadar da benziyorsunuz. Hayatım düzelene kadar bana gülerken, beni görmezden gelirken neredeydi aklınız? Siz değil miydiniz insanlara laf atan? Ha? Şu halinize bakın. Artık sizin gibilerle işim yok benim.”
“Sen…!”
Suratları kıpkırmızı kesildi, ama sözlerime karşı çıkamadılar.
“Siz başkalarıyla dalga geçerek kendini üstün hissetmeye çalışan aciz yaratıklarsınız.”
Sesim buz gibiydi. Toplantıdan sonra bir daha bu şerefsizlerin yüzüne bakmayacaktım. Ceketimi kaptığım gibi dışarı çıktım.
Buaaaaaang!
Arabaya biner binmez kontağı çevirdim. Navigasyonu ayarladıktan sonra otomatik sürme özelliğini devreye soktum. Tam yola çıkacağım sırada biri cama dokundu. Ahyoung’du. Camı açtım ve Ahyoung bana kaygıyla baktı.
“Gidiyor musun?”
‘Kim Ahyoung...’
Daha birkaç gün önce aşık olduğum kadındı. Onu öyle seviyordum ki her gün rüyamda görüyordum. Fakat ilginçtir ki artık ona bakarken hiçbir şey hissetmiyordum.
Düşündüğümden farklı bir insan olduğunu anladıktan sonra yaşadığım hayal kırıklığı ve ihanet, içimdeki bütün duyguları paramparça etmişti.
“Bir zamanlar bana laf eden çocuklar kıskançlıktan kırılıyor. Bana sırt çevirenler şimdi ayaklarıma sarılmaya çalışıyorlar. Gidiyorum, çünkü intikamımı aldım. Daha fazla kalmamın bir anlamı yok.”
Ahyoung’dan hoşlandığım zamanlarda yüzüne bile bakamıyordum. Kalbim güm güm atıyor ve saçmalayıp duruyordum. Fakat şimdi farklıydı. Artık ona karşı hiçbir şey hissetmediğim için gözlerine bakarken sıkıntı çekmiyordum.
“Kendine iyi bak Ahyoung. Seni sevmiştim.”
Gideceğim sırada Ahyoung cama sarıldı. “S-Sevmiştim mi? Neden geçmiş zaman? Artık sevmiyor musun? Ben… Ben seni seviyorum!”
Ahyoung’un ilk aşkım olduğu gerçeği hiç değişmeyecekti. İyi anılarla gitmek istiyordum; yaşadığı illüzyonu bozmaktan yana değildim. 13 yılımı aşkın kör çemberinde geçirmiştim, bana tutunmasını sağlayacak bir umut bırakmak istemiyordum.
“Görmüyor musun? Artık yanımda Yura var, senin asla olamayacağın bir kadın. Ondan ayrılıp seninle mi birlikte olacağım? Şaka gibi. Sana karşı hiçbir şey hissetmiyorum.”
“Youngwoo, sen…!”
Olabildiğince sert davranmaya çalışıyordum. Ardından ağlamaya başlayan Ahyoung’u orada yalnız başına bıraktım.
“Bir daha görüşmeyeceğiz.”
Aramızdaki kahrolası bağ, sonunda kopmuştu. Önümde yepyeni bir başlangıç vardı.
Eve döndüğüm sırada Yura’yla yaptığımız konuşmayı anımsadım,
“Tzedakah Klanı’nın yaptığı Malacus baskınından sonra Yatan Kilisesi hızla güç kaybetmeye başladı. Bu yüzden Kilise Tzedakah’ı baş düşmanı olarak görüyor. Elbet Tzedakah’a karşı harekete geçecekler ve herkesin düşündüğü gibi ben, Sekizinci Hizmetkarım. Aramızdaki husumet kaçınılmaz.”
“Ne yani, bana savaş ilan etmeye mi geldin? Y-Yoksa şuracıkta öldürecek misin beni? Oyunda kötü şeyler yaşanıyor olabilir, ama sırf bu yüzden gerçek hayatta birini öldürmek…”
“… Beni katil mi sandın sen? Sadece o meseleden kalan borcu ödemeye geldim.”
“Borç?”
“Yatan Tapınağı’nda… Beni yenmene rağmen görevime yardımcı olmak için bilerek oyundan çıkmadın mı? Sayende Sekizinci Hizmetkar olabildim. Bana büyük bir iyilik yaptığın için sana silahımı doğrultabileceğimi sanmıyorum.”
“Bilerek mi çıktım? Ne demek istiyorsun sen?”
Yura bir şeyi fazlasıyla yanlış anlamış olmalıydı.
“O anda sana yardım etmek falan istemiyordum. Bana bir şey borçlu değilsin.”
Nasıl yanlış anladığını bilmiyordum, ama bunu çözmemiz şarttı. Çünkü kadınla aramda bir bağlantı olsun istemiyordum. Fakat ne yazık ki Yura, hayal dünyasına ziyadesiyle kapılmıştı.
“Neden inkar ettiğini bilmiyorum. Dediğin gibi bana yardım etmek istememiş olsan bile, sayende Sekizinci Hizmetkar olduğum gerçeği değişmiyor. Borçluyum.”
Yura bencil bir kadındı. Nihayetinde başımı sallamak zorunda kaldım.
“Sanırım seni ikna edemeyeceğim. Pekala, anladım. Nasıl istiyorsan öyle yap. Böylece aramızdaki kötü bağı bir an önce koparabilirim. Borcu nasıl ödemeyi planlıyorsun?”
“Kötü bağ mı…?”
Yura’nın yüzü ekşidi. Yüzü öyle güzeldi ki ona kapılıp gitmemek için mücadele ediyordum.
‘Gerçek gibi değil…’
Ben ona hayran hayran bakarken Yura açıkladı.
“Yatan Kilisesi ve Tzedakah Klanı arasındaki husumet savaşa dönüştüğünde seni öldürmeyeceğim. Sonuçta bana iyilik yapmış bir adamı öldüremem. Gerçi, bazı durumlarda savaşmamız kaçınılmaz olabilir.”
“… Beni bağışlayacak mısın? Vov, öyle minnettarım ki ağlamamak için kendimi zor tutuyorum.”
Tzedakah Klanı’ndaki rolüm ön saflarda savaşmak değildi; ben demirciydim. Bana direkt etkisi olmadığı takdirde klan etkinliklerine katılmayı planlamıyordum. Savaşmaktansa ekipman üretmek daha karlıydı, haliyle demirci olmaktan memnundum. Savaşta Yura’yla karşılaşma ihtimalim yüzde sıfırdı.
Gayet rahat olduğum için başımı salladım.
“Tamam, anladım. Bitti mi? Lütfen gittiğim yere varınca ayrılalım. Bir daha seni görmek istemiyorum, kalp var bende…”
Yura beni öldürmeye çalışırken koca tapınağı yerle bir etmiş bir kadındı. Onunla yakınlaşacak olursam başıma türlü türlü şey geleceğine emindim. Bir an önce ondan ayrılmak istiyordum, ama Yura aynı fikirde değildi.
“Bitti. Borcumu farklı bir yoldan ödemek istiyorum.”
“Hani bitmişti?”
“Kusuruma bakma, ama geçmişini biraz araştırdım. Yıllar boyunca lisedeki arkadaşların yüzünden acı çekmişsin.”
“Ne?”
Hey, niye utanç dolu geçmişimden bahsediyordu? Mahremiyet denen şeyden hiç mi haberi yoktu bu kadının?
‘Sapık mı yoksa?’
Öfkeyle kükremek istiyordum, ama korkudan ağzımı bile açamadım. Yura bana baktı, “Mezunlar toplantısına gidiyorsun, değil mi? Ben de geleyim. Diğer mezunların önünde sevgilinmiş gibi davranırım.”
Neler saçmalıyordu bu kadın?
“Neden?”
Yura nazikçe açıkladı, “Benim gibi ünlü, zeki ve güzel bir kadının sevgilin olduğunu görünce bir şey diyemezler. Hepsini susturmuş olursun. Nasıl ama? Rol yapacağız. Böylece borcumu ödemiş olacağım?”
“…”
Yura’nın prenses sendromundan muzdarip olduğuna emindim artık. Gerçi ünlü, zeki ve güzeller güzeli bir kadının böyle triplere girmesi gayet normaldi.
“Dramalarda ve filmlerde hep böyle olmuyor muydu? Tabii normalde bunu yapan taraf kadın değil, erkek olurdu ama…”
Yura’ya baktım.
“Sorun değil, gerek yok. Kendi başıma durumu değiştirebilirim.”
Evet, Yura’nın önerisini geri çevirdim.
Fakat sonuç olarak eski arkadaşlarım arabadan inen Yura’yı gördüler ve onu sevgilim sandılar. Beni ölesiye kıskanıyorlardı. Sadece 13 serisiyle toplantıya katılsaydım böyle bir etki yaratmam mümkün değildi.
“… Düşünüyorum da, çok garip bir kadın. Kim öyle basit bir şeyi yanlış anlar, sonra geçmişimi araştırır ve borcunu ödemeye çalışır ki? Saçma sapan bir iş bu. Tek taraflı borcu kapatmaya uğraşıyor… Manyak kadın.”
Şimdi düşününce, Yura insan ilişkileri konusunda benden de beterdi.
‘Genç yaşta başarılı olduğu için topluma yabancılaştı herhalde.’
Çok geçmeden eve vardım. Soluğu kapsülde aldım ve Tatmin’e bağlandım.
***
Yatan Kilisesi’ne karşı yapılan mücadelede Winston çok asker kaybetmiş, şövalye kaptanı yaralanmış ve hanım bile kaçırılmıştı. Kuzeyin bir numaralı şehri olmaya doğru emin adımlarla ilerleyen bir bölgeydi belki, ama yine de asker sayısı kısıtlıydı.
Durumun farkına varan Kont Steim adamlarıyla Winston’a geldi.
“Baba!”
“Ohh! Canım kızım! Son görüşmemizden bu yana iyice güzelleşmişsin!”
Kont Steim Ebediyet Krallığı’nın en etkili soylularından biriydi ve kuzeyin efendisiydi. Fakat kızının, Irene’nin önünde sadece çocuğunu seven basit bir babaydı. İzleyen askerlere ve şövalyelere rağmen Kont Steim hiç aldırmadan kızına sarıldı ve ağlamaya başladı.
“Çok çile çektin! Üzgünüm! Şükürler olsun ki güvendesin! Şükürler olsun!”
Irene Kont Steim’ın tek çocuğuydu. Onu yanında güvende tutmak yerine bölgenin hükümdarı olarak atamış ve yine kaçırılmasına sebep olmuştu. Bu yüzden kendini affedemiyordu.
Irene ona baktı. “Baba, senin suçun değildi. Suçlu bendim. Baba, bu yüzden… beni güvende tutacak güçlü bir insana ihtiyacım var.”
Kont Steim sert gözlerini Anka’ya dikti.
“Evet… Güçlü birine ihtiyacın var… O beceriksiz ve işe yaramaz Kaptan Anka’dan daha iyisine…”
“Öldürün beni!”
Anka savaşı kaybettikten sonra neredeyse intihar ediyordu; efendisini koruyamadığı için yaşadığı suçluluk duygusunun haddi hesabı yoktu. Kont Steim onu görmezden geldi ve Irene’ye döndü. “Ama canım, Doran öldü ve ne yazık ki kuzeyde Anka’dan daha güçlü biri yok. Winston’u ona bırak da benimle gel.”
“Hayır, bel bağlayabileceğim biri var. Diğer herkesten daha güçlü ve cesur.”
“Hoh?”
Irene bir savaşçının kızıydı. Bu alanda eğitim görmemişti, ama güçlü insanları tek bakışta tanırdı. Dolayısıyla onun bu sözlerini duyan Kont Steim beklentiyle doldu.
“Kimmiş bu adam?”
“Bir demirci.”
“Eh?”
Gülümseyen kızının ağzından çıkan sözler öyle şaşırtıcıydı ki Kont Steim bir anlığına yanlış duyduğunu sandı. Sonra kendini topladı ve sordu, “Canım, bahsettiğin kişi bir demirci miydi? Doğru mu duydum?”
Irene başını salladı.
“Evet. Kısa süre önce aile yadigarımız haline gelen o kılıcı yapan büyük demirci… Ayrıca beni Malacus’tan kurtaran da oydu. Hepsi bu kadarla da sınırlı değil. Mero Şirketi belasından Winston’u kurtaran kahraman da oydu!”
“Ha! Şu söylentilerdeki şahıs…”
Başardığı şeylere bakılırsa gerçekten de sağlam biriydi, ama Kont Steim Irene’nin yüzündeki ifadeyi görünce telaşlandı.
‘Aşka tutulmuş bir kadının bakışları bunlar!’
Winston’u Mero Şirketi’nden kurtaran adamı biliyordu. Söylentilere göre efsanevi demircinin gücüne sahipti. İyi de bir demirci Yatan’ın hizmetkarlarını öldürebilir miydi?
Kont Steim buna inanmıyordu.
“Canım, olaya nereden bakarsam bakayım, dünyada böyle mükemmel bir adamın var olduğuna inanamıyorum… Yakışıklı mı yoksa? Sahtekarın teki seni kandırmış gibi…”
Irene hemen araya girdi, “Kandırılmadım! Sırf görünüşe kanacak bir kadın değilim ben? Ayrıca zaten o kadar yakışıklı değil!”
Anka ve şövalyeler başlarını salladılar.
“Orası doğru. Adam fena değil, ama dış görünüşü…”
Bu cevap da Kont Steim’ın hoşuna gitmedi.
“Çirkin herifin teki kızımın peşinde mi koşuyor? Alçak adam! Kimmiş görmek istiyorum! Derhal onu bana getirin!”
“Kont, kendisi Wintson’un kahramanı ve Irene’nin kurtarıcısıdır. Ona saygı göstermemiz gerekmez mi?”
“… Evet, ‘saygı’ çerçevesinde getirin o vakit.”
……
Magnec