Novel Günleri - Bilgilendirme!

Bölümün tamamını okumak için üye olmalısınız! Üye olmak için tıklayınız.

81. Bölüm Şaşkınlık (3)

Çevirmen: Güz / Editor: T4icho

Şu anda Cale, Litana’nın çadırındaydı. Uzun zaman sonra ilk defa uyuduktan sonra yavaşça ayaklandı. Litana, Cale’e baktıktan sonra konuştu.

“Bin!”

Astlarından biri adını duyunca Cale’in önüne geldi. Cale’le mağaradayken tanışmışlardı. Romanda Cale, Bin’le ilgili bilgiler okumuştu, Litana’nın en sadık ve güçlü astlarından biriydi.

“Bin, size rehberlik edecek.”

Litana, Cale’e bir belge verdi. Cale, belgeyi aldığında yüz ifadesini sabit tutmaya çalışırken epey zorlandı.

“Bayan Lina, bunu yapamazsınız. Bu çok fazla.”

Cale’in rahatsız olduğunu gördü ve gülümsedi, bu adamın gerçekten iyi biri olduğunu düşünüyordu.

“Hayır, hiç de fazla olmaz.”

Cale’in elindeki belgede Litana’nın ismi ve başparmağının izi vardı. Cale de imzaladığında kontrat olacaktı.

Cale’in imzasına ek olarak boş kalmış bir yer daha vardı.

Arazinin bölgesi ve büyüklüğü yazmıyordu.

Litana söze girdi.

“Bölgede birinin şahsi mülkü olup olmadığı konusu biraz karmaşık, ancak yoksa sizin istediğiniz kadarıyla ilgileneceğim.”

Söylediği her şey Cale’in kulaklarına bir meleğin sesi gibi geliyordu. Paranın akış sesi her zaman güzeldi. Litana da cömert biriydi.

“Bana böyle bir sözleşmeyi nasıl verirsiniz? Ya tüm kıyı şeridini istediğimi söylesem?”
“Öyle bir şey isteyeceğinizi biliyordum. Ama önemli değil. İstiyorsanız alın.”

Gerçekten de minnettarlığını olabildiğince en iyi şekilde ödeyen tiplerdendi. Cale, Litana’nın neden onun yanına şeflerden birini ya da danışman değil de Bin’i gönderdiğini anladı.

‘Sanırım gerçekten de bana ne istersem vermeyi düşünüyor.’

Cale çaresiz bir ifade takındı.

“Çok fazla arazi sahibi olmak bence elverişsiz bir şey. Ben sadece Orman’ı görme özlemi duyduğum zamanlarda gelip dinlenebileceğim ufak bir bölge isterim.”

Bu Litana’ya, böylesi iyi birine minnet borcunu nasıl ödeyebileceğini düşündürdü.
Cale, ekibinden yardım istemiş olmalıydı çünkü astları Birinci Bölge’deki restorasyona yardım etmek için erken kalkmıştı.

Elbette Cale geç kalkmıştı ve ekini ne yaptığından haberi yoktu.

“Bay Cale, aile isminizi öğrenebilir miyim?”

Cale bir anda ürperdi. İçinde, eğer yanlış bir hareket yaparsa karmaşık bir duruma girebileceğine dair kötü bir his uyandı. Bu yüzden refleksif bir yanıt verdi.

“Sessizce ayrılmayı umuyorum. Dün olanları unutalım ve önümüze bakalım.”
“Size karşılığını ödemem için bana hiç fırsat tanımıyorsunuz.”

Cale’e göre, ona karşılığını ödemesine gerek yoktu. Onun verebileceği hiçbir şey Büyülü Taşlar kadar değerli olamazdı.

Bunlar düşük veya orta seviyeli Büyülü Taş değildi; en yüksek seviyeli Büyülü Taş yığınıydı. Ayrıca her biri saftı.
Cale, onları kimin Orman’a gömdüğünü bilmiyordu ama roman,  bunun yüzlerce yıl önce yaşandığını açıklamıştı. Yani, bu taşların sahibi yoktu.

Litana çadırdan dışarı baktı ve bağırdı.

“Ten!”

‘Ten? Siyah Panter?’

“Grrr.”
“Lütfen onu yanınızda götürün. Ten sizin için en hızlı yolu bulacaktır.”

Cale arkasını döndü, içi titremişti. Panter gülümsüyor mu yoksa pis pis sırıtıyor mu anlamıyordu ama ortaya çıkardığı sivri dişi, Cale’in kolu kadardı.

“Ten, Bay Cale’e kılavuzluk edeceği için mutlu görünüyor. Onu sürebilirsiniz. Bu benim teşekkürümün bir göstergesi, lütfen en azından bunu kabul edin.”
“… Edeceğim.”

Grrr!

Siyah Panter Cale’e yaklaşırken mutlu gibiydi. Cale kenara çekildi.

Ama hemen sonra Ten’in sırtındaydı. Litana hayret etti.

“Ten ilk defa benim dışımda birinin önünde eğildi. Ten, gerçekten insan sarrafı!”
“Anladım…”

Cale Siyah Panter’in homurtularını duyarken pek hoş karşılandığını düşünmüyordu. Litana onun efendisi olduğundan Litana’yla birlikte bindiğinde sorun yoktu. Tek başına oturmak ise, kafasını bir kaplanın inine sokuyormuş gibi hissettirdi.

“Genç efendi Cale, yakında sizi takip edeceğiz.”

Cale başını sallayarak onayladı.

“Size bırakıyorum.”

Cale’le sadece Lock, Bin ve Beacrox gidecekti. Elbette Raon görünmez olarak onları takip edecekti, her zamanki gibi.

“Sorun değil. Bay Hans ve On gelinceye dek yardım edeceğiz. Sonra size doğru yola çıkarız.”

Cale, Rosalyn ve Choi Han’dan, kayıp kişilerden geriye kalanları toplayan On, Hans ve çocukları beklemelerini istemişti.

‘Rosalyn’i oraya götüremem.’

Rosalyn büyük bir büyücüydü. Büyülü Taşları bulursa işler karışırdı.

“Öyleyse gidelim.”

Grubun kalanı, Cale’in sözleri üzerine atlarını sürdüler. Her atta bir sürü eşya vardı. 

“Güvenli yolculuklar, her şey için teşekkürler.”
“Ne yaptım ki.”

Cale Litana’ya nazikçe yanıt verdi. Sonuna kadar gardını düşüremezdi.

“Görüşmek üzere.”

‘Ne berbat bir düşünce.’

Litana’yı tekrar görecek olsaydı bu muhtemelen savaş meydanında olurdu. Bu yüzden Cale, onu bir daha görmek istemiyordu. Sadece gülümsedi.

“Ten, gidelim mi?”

Panter, Cale’in saygılı sorusunun ardından harekete geçti. Litana, arkadan onları izliyordu, atlar da Cale’in hemen yanında ilerliyordu.

“İyi misiniz, majesteleri?”
“İyiyim.”

Astının sorusuna sessizce karşılık verdi. Siyah Panter Ten, kurtardığı ilk canlıydı. O zamandan beri hep birliktelerdi. Kısa bir zaman geçmiş olsa da, Litana ilk defa onu başkasıyla bırakıyordu.

Cale, Ten’in sırtında Birinci Bölge’ye giderken bundan habersizdi. O geçtikçe Orman halkı durup selam verdiler. Her biri bunu kendi tarzıyla yapıyordu ancak öyle ya da böyle Cale’e boyun eğiyorlardı. Litana bunu söylemiş olmalıydı çünkü hiç tantana yapmıyorlardı veya tutkulu karşılıklar vermiyorlardı.

‘Hızlıca ayrılmak en iyisidir.’

Harekete geç ve ardından oradan olabildiğince hızlı ayrıl. Cale, Birinci Bölge’nin siyah küllerine hızla yol alırken rahatsız edici şeylerden kaçınmak için en iyi yöntemin bu olduğunu fark etti.

…

Cale, panterin sırtından indi. Raon’un sesini duyabiliyordu.

- Vay! Gerçekten burada hiçbir şey yok!

Birinci Bölge’nin kıyı şeridi bomboştu.

- Deniz bile siyah!

Deniz, küller yüzünden siiyaha boyanmıştı. Cale sadece denize ve manzaraya sessizce baktı.
Serin ama tuzlu bir meltem esti.

Kraliçe’nin asttı Bin, Cale’i inceliyordu. Kraliçe ona Cale’in yaptığı her şeyi rapor etmesini söylemişti.

“Eminim ki burası güzel bir yerdi.”

Ast, Cale’in yorumu üzerine çekindi. Doğru söylüyordu. Gerçekten güzel bir yerdi.

“Güneş yakında batacak, biraz etrafa göz atabilir miyiz? Araziye karar kılınca size haber veririm.”

“… Anladım.”

Cale, Lock’un başına hafifçe vurup fısıldadı.

“Biraz Ten’le oyna, beni takip etme.”
“Anlaşıldı efendim.”

Lock şimdi onu sorgusuz sualsiz dinliyordu.

Cale, suratı asık bir halde dikilen Beacrox’a yöneldi. Tüm bu küllerden hiç hoşlanmamıştı. Birkaç gündür beyaz eldivenleri elinde olan Beacrox, Cale yanına gelir gelmez konuştu.

“Bin midir Vin midir, adı her neyse onu oyalarım.”
“Ne istediğimi anlayacağını biliyordum.”

Ardından Cale beklenmedik bir soru sordu.

“Beacrox, hiç Roan Krallığı’nın Kuzeybatı topraklarında bulundun mu?”
“Hayır.”
“Gerçekten mi? Gidip bir göz atmak ister miydin?”
“Henituse Malikanesi’nin mutfağıyla ilgilenmek zorundayım.”

Cale, ona şaşkın şaşkın bakan Beaxrox’a gülümsedi.

Yakında bir işkence ustasına ihtiyaç duyacaktı.
Hem fiziksel hem de zihinsel işkence için.
Konu fiziksel işkenceyse, Beacrox en iyisiydi.

‘Zihinsel işkence şu anda muhtemelen Markiz Stan’le olan çılgın rahibeyle yapılabilir.’

Cale, hala şaşkın bakan Beacrox’un omuzlarına birkaç kez hafifçe vurduktan sonra bölgenin en yüksek tepesine yöneldi. Siyah Panter ve Bin onu bir süre izlediler ama sonra Lock ve Beacrox’la uğraşmak zorunda kaldılar.

Cale’in adımları bu yüzden yavaştı. Hayır, Büyülü Taşşları düşünürken epey yavaştı.

Sihir Kulesi’nin efendisi’nin odasını bulduğu zamanki gibi hissetti. Tembel hayatına yaklaştığı her adımda Cale’in kalbi neşeyle hızlanıyordu.

- Zayıf insan, çok heyecanlı görünüyorsun!

Raon haklıydı. Cale çok heyecanlanmıştı. Diğerlerinin nerede olduğunu doğruladıktan sonra kıyı şeridinin en yüksek noktasına yöneldi. Tepenin zirvesine çıktı.

Yangından sonra burada sadece küller vardı.

- Ha?

Cale, Raon’un tepkisiyle gülümsedi.

Romanda Büyülü Taşlar şans eseri bulunuyordu. Burası normalde uzun uzun ağaçların doldurduğu, yerin altında neyin olduğu anlaşılamayan bir yerdi. Ancak ağaçlar yanıp kül olduğundan geriye sadece küller kalmıştı, yağmur sayesinde küller ve pislik aktığında Büyülü Taşlar açığa çıkmıştı.

“Belki buralardadır?”

- İnsan, beş adım solunda bir şey var!

Cale, muhteşem navigasyon sisteminin uyarısıyla beş adım sola çekildi. Kara Ejderha her şeye kadirdi. Ejderhalar, manayı en iyi sezebilen varlıklardı. 

Cale, Raon’un söylediği yere gitti ve çömeldi. Ardından, Rüzgarın Sesi’ni kazandığı zaman kullandığı minik çapayı çıkardı.

Dig. Dig.

Çapayla yerdeki külleri kazdı. Yağmur yüzünden zemin lapa gibiydi ve bu nedenle kolayca eşiliyordu, ama Cale dünyadaki en kıymetli şeymiş gibi dikkatle kazıyordu.

Ve sonra, nihayet!

“Vay…”

Cale elinde olmadan hayranlıkla iç çekti.

Çok sıradan, ama büyük metal bir kutu buldu. Paslı kutu epey renkliydi. Cale kutunun etrafını da kazmak için uğraşmaya başladı. 

- İnsan, niye bu kadar uğraşıyorsun? Seni daha önce hiç böyle sıkı çalışırken görmemiştim.

Cale her zamanki gibi onu duymazdan geldi ve kutunun tamamı ortaya çıkana dek kazmayı sürdürdü. O kadar büyüktü ki günbatımından önce bitirmek için çok hızlı hareket etmesi gerekiyordu. Heyecanlıydı. 

- Tek yapman gereken benden temizlememi istemekti.

Cale bir an durdu.

- Ben hallederim!

Psssssst.

Siyah mana havaya süzülürken minik bir ses çıktı, ardından mana küllere daldı. Cale, daha da heyecanlandığını fark etti. Kendini sakinleştirmek için derin bir nefes aldı ve kilidi işaret etti.

“Kır.”

- Pekala.

Kilit kolayca kırılmıştı. 

Cale derin bir nefes daha aldıktan sonra kutunun kapağını yavaşça tuttu. En yüksek seviyeli Büyülü Taşlar. Para güzeldi ancak sağlam, güvenli ve tatlı evi ile sağlam seyahat taşıtı için bunlar değerli malzemelerdi. Bunları ölene kadar kullanabilirdi.

Kapağı hafifçe kaldırdı.

Gıcrttt. Klink.

“Mm.”

Gözlerinin önünde capcanlı renkler vardı. Büyülü Taşlar yüzlerce yılın ardından bile hiç değişmemişti.

Cale’in dudaklarının kenarı yukarı kalktı.

“Oh! Güzel mallar! İnsan, bir hazine daha bulduk!”

Raon görünmezliğini kaldırıp Cale’in yanına indi. Parmak uçlarına yükselerek kutunun içine baktı. Raon’un davranışları nedeniyle Cale etrafta kimsenin olmadığını doğrulamak zorunda kaldı. Ardından bir Büyülü Taşı eline aldı.

Bir yığın para.

Whipper Krallığı’nın büyülü cihazlarında kullanılan Büyülü Taşlar, genelde düşük veya orta seviyeliydi. Bu da, yüksek seviyeli Büyülü Taşların ne kadar değerli olduğunu ifade etmeye yeterdi.
Kraliyet ailesinin üst mevkilerindekiler yüksek seviyeli Büyülü Taşlar kullanırdı.

Bu taşların değeri, yaşanan savaşların ne kadar şiddetli olduğuna bağlı olarak yükselecekti. Bunları satabileceği birçok yer vardı. Veliaht prens Alberu, kesinlikle onun en büyük alıcılarından biri olurdu.

“İnsan.”

Raon başını kutudan kaldırdı. Kanat çırpıyordu.

“Ben de biraz istiyorum!”

Cale bir an irkilse de cömert davranmaya karar verdi. Raon’un başını okşadı ve içinde birkaç yüz Büyülü Taş bulunan kutuyu işaret etti.

“İçinden en sevdiğini vereceğim.”
“Öyle mi? Teşekkürler insan! Çok iyi birisin!”

Cale dört yaşındaki çocuğun sadece bir taş alacağı için bu kadar heyecanlandığını görünce mutlu oldu.

“Pekala, boyutsal boşluğunda iyice sakla tamam mı?”
“Anlaşıldı! Tohum ve bir Büyülü Taş benimdir!”
“Tamam, tamam.”

Raon, tıpkı bir ejderhanın yapacağı gibi ayrıntıları atlamadığından emin oldu. Cale, günbatımını izlerken bir süre Raon’un dünyaya alışıp alışmadığını merak etti, ardından kıyıya doğru inmeye başladı.
Batan güneş Cale’in arkasında güzel bir görüntü çiziyordu. Yüzüne nazik bir gülümseme kondurdu ve tepeyi göstererek Bin’le konuştu.

“O tepenin zirvesinden gün batımı çok iyi görülebiliyor. Oradan minik bir arazi alabilir miyim?”
“Elbette.”

Bin, Cale’in istediği arazi boyutunu görünce şaşkına uğradı. Minik bir villanın sığabileceği boyuttaydı.
Cale sözleşmenin kopyasını koyarken konuştu.

“Grubumun geri kalanı gelene kadar burada kalacağım.”

Bin, Beacrox ve Lock hemen araç gereçleri indirerek çadırları çıkardılar. Cale diğerlerini burada bekleyecekti.

Bir hafta sonra herkes bir araya geldi. Çadırın yaptığı gölgede koltuğuna uzanan Cale, ekip toplanınca gözlerini açtı.

“Geri dönelim mi?”

Yardımcı kahya Hans, Cale’in her zamanki gibi göründüğünü düşündü. Cale’in “geri dönmek” derken Henituse bölgesini kastettiğini anlamadı.

“Whipper Krallığına mı dönüyoruz?”
“Öyle olsa neden buraya gelmenizi söyleyeyim?”
“Öyleyse nereye gideceğiz?”

Bu sadece Hans değildi, diğerleri de Cale’in rahat tavırlarıyla şaşkına uğramıştı. Fakat, Cale'e veda etmek için arkada kalan tek kişi, Bin, sessizce dinliyordu

Cale sandalyesine oturdu ve bir yeri gösterdi. Grup, işaret ettiği yerin bir deniz olduğunu görebiliyordu.”

“Oh! Belki?”

Rosalyn, Cale’e soru sorarcasına baktı. Cale, herkes ona bakarken söze girdi.

“Bu deniz.”

O sırada.

Booooooooooooooooooooooooooo…

Uzaklardan gelen korna sesini duydular. Onlara doğru gelen bir gemi vardı.
Bu gemiye aşinaydılar, çünkü onları Whipper Krallığı’na ulaştıranla aynı gemiydi.

“Şimdi mi ayrılıyorsunuz?”
“Evet. Her şey için teşekkürler.”

Cale ve Bin sıradan bir şekilde sohbet ettiler. Gemiye bakan grubun yanından geçerek kıyıya doğru yürüdü.

“Genç efendi-nim!”

Hızla yanaşan geminin başındaki Billos, Cale’e el sallıyordu. Heyecanlı görünen Billos’a gülümseyen Cale, büyülü bir çanta salladı.

Gemi durunca Billos minik bir tekneye atladı ve Cale’e doğru gelmeye başladı.

“İşte.”
“Haha! Çok teşekkürler!”

Billos ikinci büyülü cihaz çantasını aldıktan sonra inanılmaz mutlu olmuştu. Cale başını çevirdi ve halihazırda onu izleyen grubuna baktı.

“Gidelim.”

O sırada kafasında öfkeli bir ses işitti.

- İnsan, intikam alma vaktim geldi mi?

Raon. Cale başını sallayarak onayladı. Gemiye tırmandı ve serin bir meltem esti, gözlerini kırpıştırdı.
Okyanus meltemi çok güzeldi.
Cale, Henituse topraklarına, memleketine gidiyordu.

…

“Hoş geldin.”

Kont Deruth oğlunu sıcak bir şekilde karşıladı. Deruth’u bilgilendirmeden sessizce dönen Cale, gelir gelmez babasına haber vermek için ofisine gitmişti.

“Güvenle geri dönmem konusunda endişelenmeniz sayesinde.”
“Seni böyle sağ salim görmek çok güzel.”

Derut, oğlunu gördüğü için ve gelir gelmez ilk onun yanına uğradığı için minnettar ve mutluydu. Ama ardından yüzü tuhaflaştı. Bakışları, Cale’in soluna, aşağıya kaydı.

“Mm, bu da kim?”
“Selam ver.”

Cale açık açık konuşunca ofiste yüksek bir ses yankılandı.

“Merhaba, tanıştığıma memnun oldum!”
Mueller, Cale’in onu kulede bulduğu zamankinden daha iyi görünüyordu, birkaç gündür iyi beslenmiş gibiydi.

“İsmim Mueller Hon, inşaat ve mimaride iki yüz yıllık deneyimi olan Hon ailesinin varisiyim. Bana verdiğiniz her görevi layığıyla yerine getireceğim!”

Epey yüksek sesli bir tanıtımdı bu. Deruth şaşırdı.
İnşaat? Mimari?
Oğluna hayretle bakıyordu. O anda, Cale ona seslendi.

“Lordum.”

Cale Deruth’a baba ya da Kont diye seslenmeyince Deruth da ciddileşti. Cale, ona bölge lordu olarak hitap ediyordu.

“Kale duvarlarına takviye yaptığınızı duydum. Bunun bir nedeni olduğuna eminim?”

Deruth, Cale başkente gittiğinde kale duvarlarını güçlendirmeye başlamıştı. Sebebini Cale söyledi.  

“Savaş döneminin yakında başlayacağını düşünüyorsunuz sanırım, lordum?”

Cale, babasının gözlerinin buğulandığını gördü. Mueller’i önüne ittirdi.

“Bu adam Sihir Kulesi’ni inşa eden ailenin varisi.”

Cale, babasının irkildiğini fark etti. Kaleyi güçlendirmek, Sihir Kulesi, Cale; Deruth’un anladığını biliyordu.

“Baba.”

Cale, şimdi babasıyla, Deruth’la konuşuyordu.

“Deneyelim.”

Çevirmen notu
Çarşamba 2 bölüm daha! (yarın)