Uhh bölümleri bitirdim sonunda ve yine bir ana karaktere aşık oldum. Gökdoğan, Chen Xi, Han Shuo ve Fei'den sonra biri daha eklendi. Kendime novel haremi kurdum dmsmkdjd
Novel Günleri - Bilgilendirme!
Bölümün tamamını okumak için üye olmalısınız! Üye olmak için tıklayınız.
36. Bölüm Öteki Kıyının Çiçeği
"Seferi güçler, öyle mi?.. Sorun yok. Sadece bakacağım." Net ve güzel bir ses duyuldu. Son derece yumuşaktı, bir yaz günündeki yumuşak meltemin dokunduğu rüzgâr çanlarının sesi gibi melodikti.
"Madem ısrar ediyorsunuz, bu ihtiyar kâhya siz içeri girmeden o seferi güçleri ve kan esirlerini temizlesin..."
"Hayır! Sadece bakacağım, birilerini öldürmeye gerek yok!"
"...Pekâlâ."
Barın kapıları sessizce parçalarına ayrıldı ve odanın içindeki ısı düştü de düştü. Seferi güçlerin askerleri de dahil herkes hareket etme kabiliyetini kaybetmişti. Gözleri, hareket ettirebildikleri tek şeydi.
Bara bir kız girdi.
Figürü biraz ufaktı, ince, siyah örtüsü küçük yüzünü ve sersemletici, yumuşak bir parıltıya sahip görüntüsünü vurguluyordu. Cildi en kaliteli porselenlere benziyordu. Saf ve zarif, büyük gözleri vardı. Bu kaotik, kanlı ve çirkin dünyaya ait değillerdi sanki.
Bara yürüdüğünde sanki tüm Kırmızı Örümcek Zambağı artık ne soğuk, ne kirli olan bir cennete dönüşmüştü. Bu gizemli genç kızın getirdiği tüm değişimler kişinin ruhunu arındırabilecek inanılmaz bir güce sahip gibiydi.
Bir hayli güçlü görünse de aynı zamanda çok zayıf gibiydi. Bu ıssız toprakların sadece rüzgârı bile onu tepetaklak düşürmeye, parçalara ayırmaya yeterdi sanki. Kalabalık onu gördüğü anda kalplerine tarifsiz bir ağrı girdi. Adeta bu saf ve hassas kızın parıltısı her an sönebilirmiş gibiydi.
Bakışları bardaki herkesin üstünde gezindi, bardaki ufak detayları bile atlamadı. Gözleri Qianye'yle buluştuğunda ise hafifçe parıldadı, memnun bir şaşkınlığın ufak bir kırıntısını taşıyorlardı. Ancak bu kırıntı hemen kayboldu ve kız hafifçe iç çekti.
Yumuşak tonuyla konuştu, "Kırmızı Örümcek Zambağı denen bu yerin diğerlerinden biraz daha farklı olacağını düşünmüştüm... Heh! Belki fazla düşünüyorumdur. Gidelim, Wang Amca."
Genç kızın çağrısına kulak veren gümüş saçlı ihtiyar sessizce onun yanında belirdi. Aslında başından beri onun yanında duruyordu. Sadece herkes istemsizce onun varlığını göz ardı etmişti.
İhtiyar Qianye'ye bakıp kıza seslendi, "Bu barda normalliğin zerresi bile yok, diğerleri gibi kötülüğe bir paravan olup onu gizliyor. Bu ismi tesadüfen seçmiş olabilir, ama gerçek anlamı hakkında hiçbir şey bilmiyor."
Genç kız örtüsüne sarılırken bir kez daha usulca iç çekti. "Belki de! Yine de bu terk edilmiş topraklarda bu isimle karşılaşmak biraz keyif verici."
Wang Amca gülümsedi, "Keyiflendiğinizi görmek, benim değerli genç hanımefendim! Neden keyfinizden bir parçayı onunla paylaşmayalım? Ne şanslı çocukmuş, hohohoho..."
"Evet, gerçekten de şanslı!" Genç kız yumuşak konuşmasını sürdürdü.
Kız bardan çıktı ve ihtiyar küçük, kadife bir torbayı çıkarıp barda yere bıraktı. Qianye'ye manalı bir tonla seslendi, "Genç hanımefendiyi neşelendirdiğinden bir ödülü hak ediyorsun, omuzlarında neyi taşıdığın fark etmez. Bu senindir."
Ancak o ihtiyar çıktıktan sonra içeridekiler bir şey yapabilme kabiliyetlerini tekrar kazandı. Ama öylece durmaya devam ettiler, nasıl konuşulacağını ya da hareket edileceğini unutmuşlardı. Biraz önceki hareketsizlik ve sessizlikleri bir kâbus gibiydi ve bu kâbusa o genç kız ışığı getiren tek kişiydi.
Qianye ihtiyarın bıraktığı siyah renkli kadife torbayı alırken yüzü yine soluktu. Uzun bir süre sonra onu açıp bir göz attı.
Bu torba imparatorluk altınlarıyla doluydu!
Bir düzine imparatorluk altını bu ıssız topraklardaki herkesi çılgına çevirebilecek kadar büyük bir miktardı.
Buralarda üç gümüş bir insanın hayatını satın almak için yeterliydi, beş gümüş ise neredeyse her kadının eteğini güle oynaya indirmesini sağlayabilirdi. Ama bir altın... Yüz gümüşe çevrilebilirdi. İmparatorluk altınının kendisinin bir harcama alanı yoktu, çünkü bu topraklardaki hiçbir şey böyle bir paranın bir tanesine bile değmezdi.
Ama altın Qianye'yi şaşırtmadı. Aksine, bakışları altınların arasında yarısına kadar gömülü durumdaki kristal kutuya odaklandı. Bu kutu sadece üç parmak genişliğindeydi ve yüzeyinde eşsiz bir işlemeciliğin gül benzeri bir çiçeği yatıyordu. Kutunun kapağı aracılığıyla, içinde üç gümüş mermi olduğunu görebiliyordu.
Bu mermilerin uçları yarı saydam bir kristalden yapılmıştı. İçlerinde gümüşümsü, beyaz bir sıvı vardı ve aynı o gül benzeri çiçek kovana da işlenmişti.
Bu standart dışı gümüş mermiler belli ki devasa ailelerin özel olarak yaptığı köken mermileriydi. Karanlık ırklar üstündeki etkileri sıra dışıydı ve özellikle vampirler için ölümcüllerdi.
Qianye bu üç mermiyi gördüğünde yüzü bir kâğıt gibi bembeyaz oldu. Soğuk terler aniden her yanını sararken kıyafetlerini sırılsıklam yaptı.
Bardaki birçok kişi o siyah kadife kesede neler olduğunu merak ediyordu ve başlarını uzatmışlardı. Yüzlerinde açgözlülük belirmiş olsa da hiçbiri başlarını daha da uzatıp daha iyi bakmaya çalışmaya cüret edemedi. Açgözlülük ve merak birçok kişiyi korkusuz ve çılgın bir hale getirirdi ama mutlak gücün karşısında insanlar bu duyguları güzelce maskelerinin ardına saklardı.
Bu sırada imparatorluk askerleri sadece yarısını yedikleri yemeklerini bir kenara bırakıp kan esirlerini bardan dışarıya doğru geçirdi.
Bir imparatorluk askeri barda ilerleyip soğukça sordu, "Çocuk, şansın harika, ama o ihtiyar sana..."
"O ihtiyar sana ne verdi, göstermeye ne dersin?" demek üzereydi ki Liu Jiang söylediklerini böldü.
Yarbay tezgâha bir imparatorluk altını bıraktı!
Ciddiyetle konuştu, "Bu yemek için. Öyle birinin seni ödüllendirmesini sağlayan şansın hakikaten etkileyici. Ama fikrini değiştirecek olursan her zaman seferi ordunun kalesine gelebilirsin. Adımı unutma, ben Liu Jiang. Chu Xiong'u ya da beni bulmaya gelebilirsin."
Derin düşüncelere dalmış Qianye yavaşça cevap verdi, "Teşekkürler. Bunu... Düşüneceğim."
Liu Jiang başıyla onaylayıp ona bir "Gidiyorum!" selamı verdikten sonra seferi güçlerle birlikte bardan ayrıldı.
Kasaba kapısında kel şerif çoktan harabelerin içinden çıkmıştı. Tüm yüzü kanla kaplıydı ama yüzünü hemen silmemişti. Büyük bir kayanın üstüne oturmuş, gökyüzüne bakarken mırıldanıyordu, "Geç saatlerin huzurlu olmayacağını biliyordum, biliyordum..."
Çoktan gece yarısı olmuştu ve gökyüzündeki koca, yuvarlak ay kan gibi kırmızıydı!
Qianye barı erken kapattı ve herkese bu gece yiyip içtiklerini ısmarladı. İnsanlar korkmuştu, onlar da haliyle erkenden dönüp şoklarından arınmak istiyordu.
Tartışma konuları hala torbanın içindeki para miktarıydı. Dahası, insanlar "Kırmızı Örümcek Zambağı"nın tam olarak ne anlama geldiğini tartışıyordu. Ancak kasabadakiler pek bilgili insanlar değildi ve hayal güçleri ne kadar canlı olsa da çabaları boşaydı.
Barda Qianye kristal mermi kutusunun içindeki çiçeğe bakıyordu ve uzun süre boyunca hareket etmedi. Bu çiçek bir gül değildi, Kırmızı Örümcek Zambağı denen o efsanevi çiçekti.
Efsanelerde Öteki Kıyının Çiçeği olarak da bilinen Kırmızı Zambak Örümceği'nin yalnızca Alt Nehir'in derinliklerinde büyüdüğü ve ruhlara kıyının öteki tarafına doğru rehberlik ettiği söylenirdi.
Gece gittikçe derinleşti ve kamp yavaşça sessizleşirken insanlar birbiri ardına hayal dünyalarına dalmaya başladı. Kel şerifin kendisi de eve dönmüş ve iğrenç, güçlü bir içkiyle sarhoş olmuştu. Sonra uyuyakalıp horlaya horlaya uyumaya başladı.
Kasabanın koca kapısı hala savaş alanından çıkmış gibiydi. Onu tamir etmek birkaç gün alacaktı. Aslında kasaba duvarlarının karşısında durabileceği şeyler yalnızca normal yaratıklar ve kan esirleriydi.
Ancak bu gece endişelenmelerine gerek yoktu. Seferi güçler belli ki çevrede geniş çaplı bir temizlik yapmıştı ve umutları, en azından on beş gün kadar huzurlu olmaktı.
Daha güçlü yağmacı, kılavuz ve maceracıların gözünde bile el değmemiş bir Deniz Feneri Kasabası hiç savunması olmayan bir Deniz Feneri Kasabası'ndan farksızdı, seferi güçler ve sıradan askerlerin bu yeri kıtanın geri kalanının gözü önünde yok edebilirdi. Ancak bunlar kel şerifin düşünmesi gereken şeyler değildi. Şerif her zaman iş yeteneklerini aştığı zaman bardağın dolu tarafına bakardı. En azından denerdi.
Qianye de uyuyakaldı. Rüyalarında bir anda kendini sessiz ve ölü bir mahallede buldu.
Etrafta hiç ışık ya da insan yoktu. Yalnız adımları boş sokaklarda yankılanan tek şeydi. Gökyüzünde göğün küçük bir kısmını kaplayan büyük bir kızıl ay vardı.
İçgüdüsel olarak büyük bir krizin yaklaştığını hissediyordu, ama etrafında ya da vücudunda bir silah yoktu. Alelacele yolun kenarına ilerleyip yere sıkışmış bir demir boruyu almak istedi ama boruyu kavradığı anda aniden sayısız kan esiri çevresindeki karanlıktan fırlayıp kükreye kükreye ona doğru hücuma geçti!
Qianye bir anda vücudu inanılmaz bir ağırlığa sahipmiş gibi hissetti, her hareketi normalden katbekat yavaştı. Bir kan esiri onu yere yatırıp boğazını ısırırken kendini savunamamıştı. Keskin dişleri aort damarına dalmıştı bile!
Bir anda doğruldu.
Uzun bir süre yoğun nefesler aldı ve sonunda odasında olduğunu fark etti, biraz öncekiler bir kâbustan fazlası değildi.
Ama kâbus çok gerçekçi ve netti. Dişlerle boynundan kanının emildiğini resmen gerçekten hissetmişti. O kadar gerçekçiydi ki Qianye onun sadece bir rüya olduğunu bilse de boğazına dokunmadan edemedi.
O bölgedeki cildi pürüzsüzdü. Sadece parmağını bastırırsa orada iki küçük yumru olduğu fark ediliyordu. O vampir tarafından bırakılmış bir yaraydı bu.
Qianye'nin göğsü hızla şişip normale dönerken tüm vücudu terle kaplıydı.
Yatağına dönmedi, bir battaniyeye sarılıp bir köşeye kıvrıldı. Bu Ebedigece Kıtası'nda uyurken pusuya düşürülmekten kaçınmak için edindiği bir alışkanlıktı. Pusu kuranları bu pozisyondan şaşırtıp onlar daha tepki veremeden canlarını alabiliyordu.
Qianye başı dönerken bir zayıflık hissiyle doğruldu, neredeyse yere geri düşecekti. Kendini toparlayıp duvarın yanındaki dolaba ulaştı. Sonra o kadife keseyi alıp içindeki kristal mermi kutusunu aldı. Kısa bir tereddüdün ardından sonunda onu açtı.
Zayıf ışığın altında üç gümüş merminin uçları son derece güzel, hafif bir parıltı yayıyordu. Kristal kutu açıldığı anda yüzüne engin bir köken gücü dalgası püskürdü.
Kendi kendine sessizce fısıldadı, "Beklediğim gibi... Hepsi köken mermisi."
Gümüş köken mermilerine dokunmak için elini uzattı. Parmak ucu mermilerden birine dokunduğu anda parmağının küçük bir kısmı yanarken hafif bir "tıs" sesi duyuldu. Mermi ucundaki sıvı hale getirilmiş köken gücü de her an patlamak üzereymiş gibi titremeye başlamıştı.
Qianye hemen elini çekti ve gümüş köken mermisinin tepkisi yavaşça azaldı. O mermilerin normal gümüş köken mermisi gibi olmadığını biliyordu. Onlar Mitril Şeytan Çıkarma Mermileri'ydi ve vampirlere karşı özel olarak yapılmıştı. Köken gücü tınısına ve yoğunluğuna bakılırsa bu üç mermiyi yapan kişi belli ki sıradan bir elit değildi.
Qianye ellerine bakarken sol eli hafif, kutsal bir ışıkla parlarken sağ eli yoğun bir kan enerjisiyle parlıyordu.
Kızın gözleri tüm sahtelikleri gören korkunç bir güce sahipti, yanındaki Wang Amca ise daha da dehşet verici bir elitti. Sahip olduğu köken gücü çok iyi kontrol ediliyordu ve adam, Qianye'nin gördüğü en güçlü uzmanlardan biriydi.
İçinde özel olarak yapılmış bu Mitril Şeytan Çıkarma Mermileri'ni bulunduran bu kutuyu altınların arasına bırakması bariz bir şekilde Qianye'nin sırrını gördüğü anlamına geliyordu. Sadece barının adı Kırmızı Örümcek Zambağı olduğu için bunu açığa çıkarmamıştı.
Ancak, Kırmızı Örümcek Zambağı hakkında, imparatorluğun en ünlü silahı olması dışında bu kadar özel olan şey ne olabilirdi? Daha önce bardaki herkesi temizlemeyi planlayan o ihtiyarın kara kanla lekelenmiş Qianye'yi bırakmasına engel olan sırlar neydi?
Magnec