Novel Günleri - Bilgilendirme!

Bölümün tamamını okumak için üye olmalısınız! Üye olmak için tıklayınız.

80. Bölüm Şaşkınlık (2)

Çevirmen: Güz / Editor: T4icho

Dolu fırtınası zemini kapladı.

Ateşi bastıran su, alevleri ve diğer her şeyi yiyip bitirdi.

“Cale-nim!”
“Genç efendi!”

Su, Cale’i de yutmuştu.

Choi Han hemen harekete geçti. Rosalyn, hız büyüsünü kullandığından hemen vardı.

Cale’i göremiyorlardı.

Güçlü dalga, dost düşman ayırt etmeden her şeyi yiyip bitirmişti.

Birinci Bölge’den koca su buharları yükseliyordu. O kadar yoğundu ki önlerini göremediler.

Bu tek bir şeyi işaret ediyordu.

Yangın söndürülmüştü.

Önceki kara dumanların aksine havayı artık beyaz su buharı dolduruyordu. Kurt çocuk Lock bunları şaşkın bakışlarla izledi. Ayaklarının üşüdüğünü hissedip yere baktı.

Birinci Bölge’yi kaplayan su, Lock’a ve güvenli bölgeye doğru akıyordu. Elbette Lock’un ayağına değen su dalga kadar güçlü değildi.

 “Ah.”

Lock birinin nefes verdiğini duyunca başını çevirdi. Litana’ya doğru giden astlardan biriydi. Onlar da ayakları altındaki suya şaşkın şaşkın bakıyordu. Çadırlarından göz atan Orman halkı ve çadırların dışındakiler merakla izliyordu.

Çiss.

Yağmur yağıyordu. Evlerine bakarken hepsi yağmurun altında dikiliyordu.

Su buharı hala göğe yükselmekteydi. Önlerini göremiyorlardı fakat artık alevleri de göremiyorlardı.

“G, genç efendi-nim!”

Lock nihayet kendine gelebildi. Choi Han’ın ve Rosalyn’in peşinden Birinci Bölge’ye koşmaya başladı. Rosalyn ve Choi Han çoktan Litana ve Ten’in bulunduğu yere gelmişlerdi. Diğerleri ona yaklaşınca Litana’nın da sonunda aklı başına geldi.

Suyun içinde sırılsıklam olmuştu. Ama kesinlikle görmüştü.

“Cale-nim!”
“Genç efendi Cale!”

Cale’e ne olduğunu da görmüştü.

Dalga, alevlerden önce Cale’i yutmuştu.

 “Te, Ten!”

Ten, çağrıldığını duyunca harekete geçti. Su buharının yükseldiği sınıra yönelmişti. Tam o anda.

Drip. Çıssss.

Su buharı ve yağmur sesleri arasından yeni bir ses duyuldu.

Vuuuu.

Rüzgarın sesi.

Nazik rüzgar onlara Litana ve Ten’e geçip giden baharı anımsattı. Ardından rüzgar Choi Han ve Rosalyn’e ulaştı. Bu rüzgar, koşturan ikiliyi durdurdu.

“Ah, doğru.”

“Ha.”

Rosalyn kahkahamsı bir ses çıkardı. Kafası karışmış ve bunu unutmuştu. Mantıklı davranmıyordu.

Gözlerini ovalayınca karşısına yeni bir görüntü çıktı.

“Cale-nim.”

Choi Han, nazik rüzgarın su buharı arasından bir yol yarattığını fark etti. Yolun sonunda, gümüş bir ışık vardı.

Choi Han bu ışığın ne olduğunu biliyordu.

Rüzgarın oluşturduğu yol ile, Birinci Bölge’ye göz atabildiler. Simsiyahtı. Ayrıca, alevlerin yaktığı şeylerin izlerini de görebildiler.

Yanmış yıkıntıların arasında duran kişiyi de.

Alev kadar kızıl saçlı adamı artık göremiyorlardı.

Büyük gümüş kalkan ve kanatlar adamı kaplıyordu. Litana, Ten’in durduğunu bile fark etmedi, görüntü karşısında büyülenmişti.

Paaaat.

Gümüş kanatlar açıldıktan sonra kalkan kayboldu. Ve geriye orada duran adamı, Cale’i bıraktı. Cale yalpalamaya başladı.

Litana’nın gözleri fal taşı gibi açıldı ve Siyah Panter, Ten, harekete geçti. Choi Han ve Rosalyn de sınırı geçerek Cale’e yaklaştılar. Cale, elini başına koydu, suratı asıktı.

Zihni Raon’un sesiyle doluydu.

- Suyun tadını çıkarıyordum ve kalkanı unuttum! Bu yüzden biraz geciktim! Özür dilerim insan!

Cale bir şey diyemedi. Yarattığı dalgaya hayran kalmakla meşgul olduğundan o da Yıkılmaz Kalkan’ı unutmuştu.

- Doğru ya, kalkan!

Raon’un haykırışını duyunca kendine gelerek kalkanını aktifleştirmişti. Bu yüzden başını tutuyordu, su bombası bir an başına çarpmıştı.

‘Gereksiz yere çok su harcadım.’

Yok yere sırılsıklam olmuş ve üşümüştü.

- Gerçekten üzgünüm, ben, ben o kadar müthiş değildim!

Dört yaşındaki çocuğun kederli sesi Cale’in sersem başının içinde yankılandı, fısıldadı.

“Sayende hayatta kalmayı başardım.”

- Seni, seni zayıf insan! Ben bir aptalım!

Cale, Raon’un kendini suçlamasına son vermek istese de yapamıyordu. Çünkü Choi Han, Rosalyn ve Litana ile Ten ona doğru geliyordu. Choi Han hemen Cale’e yardım etti.

“İyi misiniz, Cale-nim?”

“İyi misiniz?”

Rosalyn hemen sırılsıklam olmuş Cale’e ısı büyüsü uyguladı.

“Bayan Rosalyn, zarar görmeyeceğimi biliyorsunuz.”

Choi Han ve Rosalyn, Cale’in her zamanki gibi davrandığını görünce birbirlerine baktılar. Yanında Raon vardı ve ayrıca Yıkılmaz Kalkan’a sahipti. İkili, bunu ancak şimdi hatırlayabildi. Utangaç bir ses konuşmaya devam etti.

“Neden beni öyle yüksek sesle çağırıp durdunuz? Bu yüzden hemen çıkmak zorunda kaldım.”

Cale ıslak saçlarını ve kıyafetlerini düzeltirken homurdandı. Çok sakin görünüyordu. Fakat, üzerinde durduğu yer yanıp kül olmuştu.

‘Suya çok yatkın değil miyim acaba?’

Cale, Witira’yı son gördüğünde olanları hatırladı. O etrafındayken sürekli sırılsıklam olmaktan hoşlanmıyordu. Çünkü ıslak kıyafetleri rahatsız edici buluyordu.

Cale, onu destekleyen Choi Han’dan uzaklaştı ve ayaklandı. Yaralanmış gibi durmuyordu, Kalbin Canlılığı sayesinde hali vakti yerindeydi.

“Hadi gidelim.”

Yürümeye başlayınca Choi Han ve Rosalyn onu takiip etti. İkili gülümsüyordu fakat Cale onları umursamadan, biraz ötede kaskatı kesilmiş Litana’ya yaklaştı. Siyah Panter’den inmişti.

“Bayan Lina.”

Litana Cale’in nazik sesini işitti, onu net şekilde görebiliyordu.

Şaşkınlık içindeydi, Cale’in iyi olduğunu fark edince etrafına baktı.

Whipper Krallığı’ndan çıkınca başlayan Bereketli ağaçlık alan* ve Orman.**

Kitaplara konu olan güzeller güzeli Birinci Bölge, şu anda yanmıştı, simsiyahtı.

Bu manzara nefes almasını zorlaştırdı.

“Grrrr.”

Cale’i izleyen Litana, Ten’in homurtusunu duyunca ona döndü. Ten, siyah zemine ve küle dönmüş bölgeye bakıyor, başını yere sürtüyordu. Litana dudaklarını ısırdı.

O sırada Cale tekrar konuştu.

Sanırım gitmelisiniz.”

“… Anlayamadım?”

Tekrar ona dönünce, işaret ettiği yere baktı.

“Ah.”

Güvenli bölgede duran Orman halkını, astlarını ve hayvanları gördü. Şu anda nereye bakması gerektiğini biliyordu. Onlara bakmalıydı, kapkara ormana değil. Cale, “Burada başka bir işim kalmadı gibi duruyor.”

Dönünce Cale’le göz göze geldiler. Soğukkanlı ve nazik görünüyordu, fakat güçlüydü de. Onun neyi başardığına şahit olmuştu. Su buharı hala gökyüzüne yükselmekteydi. Suyu yaratıp alevleri söndürmekten sorumlu kişi oydu.

Yanılmıştı. Bu adam zayıf değildi. Güçlüydü.

“… Ne kadar güç kullanmak zorunda kaldınız?”

Kullanabileceklerinin bir sınırı olduğundan bahsetmişti. Litana, geriye ne kadarının kaldığını merak etti.

“Geriye yeterince kaldı.”

Kullandığında eğlenmiş olmasına rağmen, çok fazla güç harcadığını düşününce biraz canı sıkıldı. Yüzünde istemsizce acı bir gülümseme oluştu. Gücün bir kısmını boş yere harcamak hoşuna gitmedi.

“… Anladım.”

Cale’in gülümsemekte zorlandığını ve üzüntüsünü saklamaya çalıştığını görünce Cale, sınırı geçemeyen astlarına ve güvenli bölgeden ona doğru gelen Orman halkına bakarak sordu.

“Bay Cale, birlikte gidelim mi?”

Cale, günün kahramanıydı. Yaptıkları için övülmeyi, alkışlanmayı hak ediyordu. Ama Cale’in yanıtı hiç de kadının beklediği gibi olmadı.

“Majesteleri.”

“Lina.”

Hemen onu düzeltti.

“Oh, şu anda ihtiyaç duydukları kişi sizsiniz. Kraliçelerine ihtiyaçları var.”

Cale başını çevirip güvenli bölgeye baltı. Litana da aynı şekilde. Orman halkı, yağmurla sırılsıklamdı ve sevinçten ağlıyorlardı. Su buharı kaybolduğundan simsiyah olmuş toprağı gayet net görebilmelerine rağmen, neşe içinde birbirlerine sarılıyorlardı.

Cale, sadece onların önünde duracağını düşünce bile yoruluyordu. Tek istediği bunu iyi bitirmekti.

“Tüm bunlar sizin son iki haftada gösterdiğiniz sabır sayesinde oldu. İlgi odağı olmak istemem.”

Üstü başı ıslak, soluk benizli adamın söyledikleri buydu.

“O güzel yere gidip günbatımını izlemek istiyorum. Şu anda günbatımını görmeyi gerçekten istiyorum.”

Büyülü Taşları kazıp ayrılmak istiyordu. Zaten gereğinden fazla efor sarf etmişti.

“… Roan Krallığı’nı kıskanıyorum.
“Pardon?”

Cale, Litana’nın söylediklerini net duyamadı, bu yüzden ona döndü. Litana gülümseyerek başını iki yana salladı.

“Hiç.”

Litana hızla Ten’in üstüne bindi ve sınır çizgisini geçti. Panterin üstünde dimdik oturuyordu, Orman halkından daha yukarıdaydı. Boğazını temizledi ve bağırmaya başladı.

“Yangın söndü! Buradaki herkesin buna şahit olduğuna eminim!”

“Doğa, zaman gibi adildir. Zaman geçtikçe, ormanımız iyileşecek! O yüzden bugün, yeni bir başlangıcı kutladığımız gün olsun!”

Rooooooar!

Ten, Litana’yı onaylıyormuş gibi haykırdı.

Bir anlığına ortamı yağmurun sesi doldurdu.

Voaaaa!

Ardından insanların tezahüratları ortamı şenlendirdi. Şimdi bile Cale’in yarattığı su, Birinci Bölge’nin kıyılarına doğru hızla akıyor, geriye kalan tüm minik kıvılcımları söndürerek ilerliyordu.

- İnsan, şifayı kapacaksın! Çabuk ol da dinlenmeye bak!

Raon’un başını yemesine aldırmayan Cale, Litana’nın astları tarafından yönlendirildi. Onu götürdükleri yer, hemen onun için hazırladıkları temiz ve sessiz bir çadırdı.

“Bir ihtiyacınız olursa lütfen haber verin.”

“Bir şeye ihtiyacım yok. Sadece dinlenmek istiyorum. Mümkünse, sabah erkenden ayrılacağım.”

Orman’a gelmek için Oorim’i Cale’le birlikte aşan astlar, Cale’e inanamayarak baksalar da ona olumlu bir yanıt verdiler.

“Evet, neye ihtiyacınız varsa hazırlamak için elimizden geleni yaparız.”

Astlar ayrılınca Cale etrafına bakındı. Choi Han ve diğerleri başka çadırlara yönlendirilmişti. Ancak biri, Cale’i takip etmişti.

 “Raon.”

Raon, çağrılınca ortaya çıktı.

Cık.

Cale “cık”ladı. Ardından bir havlu aldı ve ıslak ejderhayı kurulamaya başladı. Raon, dalga tarafından öyle büyülenmişti ki kendi etrafına kalkan uygulamayı dahi unutmuştu.

“Sen kendini kurula insan! Üşüteceksin!”

Cale, homurdanıp dört yaşındaki ejderhanın yüzünü temizledi. Raon, Cale’in onu kuruladığı yerde oturdu.

Cale, havluyu bir kenara fırlattıktan sonra başka bir havlu daha alıp saçlarını kuruladı ve cebinden Billos’tan aldığı kürelerden birini çıkardı.

“Bağlan.”

“Peki, insan.”

Raon hiç şikayet etmeden büyülü iletişim cihazı bağlarken, bir şeyden ötürü mutlu gibiydi. Cale ahşap oturağa otururken büyülü iletişim cihazı önünde uçtu ve bağlantıyı kurdu.

Cihazda hemen sonra biri belirdi.

-  Ha? Neden böyle görünüyorsun?

Bu, veliaht prens Alberu’ydu.

- Islak fareler gibisin.

Cale, Alberu’nun suratındaki alaycı gülüşü görünce ona Litana’ya gülümsediği gibi gülümsedi.

- Böyle gülümsememeye ne dersin?

Beklendiği gibi Alberu’da etkili olmamıştı. Cale her zamanki ifadesini takındı ve sandalyeye yaslandı. Alberu, bu rahat Cale’i görmeye alışıktı.

“Majesteleri, Roan Krallığı’nın yıldızı, Markiz Stan’ın ailesi nasıl?”

Hoik Köyü’ne giderken üç hafta boyunca kimseyle bağlantı kurmamıştı. Üç hafta içinde birçok şey halletmişti. Bu da onlardan biriydi.

- Nasıl mı? Şu anda kontroldeki kişiyi değiştiriyor. Neden bu kadar merak ettin?

O sırada Raon, Cale’in zihninde konuştu.

- Sonunda intikam almamın vakti geldi mi?!

Markiz Stan ve Venion. Raon’a yaptıkları.

Raon’un geçmişte yaşadığı işkencelerin yarattığı travmanın üstesinden gelebilmesi için bu ikisinden intikam alması gerekiyordu.

Cale, Raon’un intikam planlarını her yalnız kaldıklarında ninni dinler gibi dinlemek zorunda kalıyordu.

Ejderhalar böylesi utançları asla unutmazdı. Raon, kayıp zamanlarının intikamını almak ve onun öz güvenini yok etmek istiyordu.

Bu bir ejderhanın, dünyanın hükümdarının doğal içgüdüsüydü.

Alberu, Cale’e onu inceler gibi baktı.  

- Sana söyleyeceğim çünkü karşılığında bir şey alıyorum ama gerçekten neden bu kadar merak ettiğini anlayamadım.

“Yalnızca işleri sizin istediğiniz gibi yapabilmek için, majesteleri.”

Cale’in bu kadar kolay yalan söylemesi Alberu’nun öfkelenmesine yol açtı.

Ama, doğru söylüyordu.

“Doğruyu söylüyorum.”

Bu Alberu için de iyi olacaktı. Alberu, Cale’in ifadesi konusunda şüpheliydi ancak şu an yapması gereken şeyler vardı. Bu yüzden konuştu.

- Çabuk kaleye dön.

“Peki efendim.”

Cale kabul etmekte sorun görmedi, çünkü zaten oraya gitmeyi planlıyordu. Elbette, acele etmeyecekti. Önce burada yapması gereken şeyi yapacaktı.

Veliaht prensle iki farklı şeyden daha konuştuktan sonra bağlantıyı sonlandırdı. Ardından, bir şeyler yiyip uykuya daldı. Tabii, her zamanki gibi Raon’un intikam ninnisini dinlemek zorundaydı.  

Ertesi sabah.

“Bayan Lina, oraya gitmek istiyorum.”

Cale, Litana’ya kıyı şeridine gitmek istediğini söylüyordu. Burada daha fazla kalması için bir sebep yoktu.