5. Günün şafağında gelen gandalf gibisin mantis ?
Novel Günleri - Bilgilendirme!
Bölümün tamamını okumak için üye olmalısınız! Üye olmak için tıklayınız.
63. Bölüm Zindandan Kaçış
Gökdoğan, Çokbaşlı Yılan'ın amacını tahmin etmekle uğraşamazdı. Kutsal ışık kılıcını kullandıktan sonra, Kanlı Kraliçe'nin savaşmak için daha fazla enerjisi kalmamıştı. Az önce kaçtıkları yere geri dönüp oradan sağ kurtulmak konusunda Gökdoğan'a güvenemezlerdi, değil mi? Daha iyi bir seçenek yoktu. Bu riski almak zorundaydılar. Gökdoğan, Kraliçe'ye yardım etti ve ikisi de harap kanalizasyonların karanlığında kayboldular.
Çokbaşlı Yılan onları umursamadı. Onun dikkati Aslan Yürekli'ye odaklanmıştı.
Köle taciri arkasını dönüp başka bir boruya koştu.
Uzun zamandır Yeşilarazi İleri Karakolu'ndan uzaktaydı, o yüzden Çokbaşlı Yılan hakkında fazla bir şey bilmiyordu. Ancak, o tek gözlü ileri karakolu yönetiyorsa, dövüşte onunla karşılaşmanın bir problem olacağını varsaymak zorundaydı. Çorak arazililer sadece güce saygı duyardı. O adam çok güçlü ve yetenekli biri olmasaydı burayı yönetemezdi.
Çokbaşlı Yılan, iblis avcısına karşı dövüşürken yapabileceklerini göstermişti. Aslan Yürekli kesinlikle onun dengi değildi!
Kaç! İblisin teğmenlerini bul! Onlar Çokbaşlı Yılan'ın icabına kesin bakabilirler!
Çokbaşlı Yılan karanlık, sadist bir şekilde sırıttı, farenin ölümden önceki çırpınışlarını izleyen bir kedi gibiydi.
Aslan Yürekli dar boruya girdi, ama ayak sesleri metal koridoru arkasından bir kasırga gibi çınlatıyordu. Çokbaşlı Yılan, ona Aslan Yürekli’nin tahmin ettiğinden çok daha hızlı yetişti. Köle tacirinin içi umutsuzlukla dolmuştu.
Çokbaşlı Yılan, hareketsizlikten bir anda saatte elli ya da altmış kilometre hıza çıkmıştı. Bu bükülen dar yerlerde bile hiç yavaşlamıyordu. Umutsuz köle tacirine doğru, azgın bir boğa gibi koşuyordu.
Dön! Aslan Yürekli aniden kendini solundaki bir açıklıktan içeri attı. Çokbaşlı Yılan çok hızlı gidiyordu, belki zamanında dönemezdi.
Ancak Aslan Yürekli elinden geldiği kadar hızlı ilerlerken, Çokbaşlı Yılan'ın silueti açıklıkta belirdi. Yere doksan derece bir açıyla, duvar boyunca dört ya da beş adımda koşarken çelik botları eski borularda çınlıyordu. Yere vuran her adım, ardında çatlak ve kırıklar bırakıyordu.
Kılıcını çekerek kendini havaya fırlattı. Derinin üzerinde çeliğin çıkardığı ses havayı doldururken, Çokbaşlı Yılan'ın kılıcı Aslan Yürekli'ye doğru uzandı.
Köle taciri, darbeyi engellemek için ağır kılıcını kaldırdı ve kıvılcımlar karanlığı aydınlattı. Çokbaşlı Yılan’ın ölümcül saldırısını bozduktan sonra kavgaya devam etmek için beklemeyip tekrar yön değiştirdi. Şimdi tamamen ışıksız bir yol boyunca körü körüne koşuyordu.
Düşmanı güçlüydü, ancak hedefini göremezse o gücü kullanamazdı.
“Heh heh heh… sen bayağı kurnazsın. Tepki süren çok iyi.” Çokbaşlı Yılan uzanarak sağ gözünü gizleyen bandı çekip çıkardı. Göz küresi işe yaramıyordu, ama mutasyona uğramıştı; gözbebeği bir yılan ya da kertenkeleninki gibi inceydi ve kırmızı ışıkla parıldıyordu. “Ama birinin ölüm döşeğinde mücadele etmesinden başka bir şey değil bu.”
Gözü sadece mutasyona uğramamıştı, onun yeteneklerini de geliştirmişti. Göz ışığa karşı duyarlıydı ve gündüz kullanılamazdı, bu yüzden onu bandın arkasına saklıyordu. Ancak göz karanlıkta ısıyı algılıyordu. Aslan Yürekli karanlıkta bile çok güçsüz, çok yavaştı.
Nasıl kaçabilirdi ki?
Bir miktar taze kırmızı kan yere saçıldı.
Aslan Yürekli bağırarak yere düştü, sıkıca derin bir yarayı tutuyordu. Çokbaşlı Yılan'ın vuruşu iki kat koruyucu giysiyi kesmişti ve ardında kötü bir yarık bırakmıştı. Yılan gözlü avcı, durmadı ve yıldırım gibi bir daha atıldı. Onun kıvrımlı bıçağı adeta bir kobranın zehirli dişleri gibiydi.
Ölümün üzerine gelirken Aslan Yürekli'nin zihni boşaldı. Beyninden sadece tek bir düşünce çığlık atıyordu, “Ben ölürsem onların hali ne olur?”
“B-bekle! Beni öldürme!”
Aslan Yürekli yenik bir halde zeminde diz çöktü. Dizlerinin üzerindeki o kaba ve görkemli emektar mıydı? Çokbaşlı Yılan, Aslan Yürekli'nin böyle biri olduğunu hiç düşünmemişti!
Aslan Yürekli Çokbaşlı Yılan'ın kılıcının öpücüğünü hissetmezken, tekrar konuştu. “Seninle savaşmakla ilgilenmiyorum. Kızım hasta ... gerçekten hasta. Bunu yapmak zorundaydım! Eğer kızıma bakacağına söz verirsen hayatım senin. Senin köpeğin, istediğin her şey olurum. Beni öldürmek, sana hiçbir şey kazandırmayacak!”
Aslan Yürekli'nin kızı mı?
Köle tacirinin yalvarışları, az da olsa ona dokunmuştu. Aslan Yürekli ileri karakolda yeniydi, ama kullanışlı, yetenekli bir adam olduğu açıktı. Çokbaşlı Yılan, köle tacirinin hikâyesini daha önce duymuştu. Sözde, ilk etapta onu Yeşilarazi İleri Karakolu'na getiren onun ailesiydi. Hikâyeye şüpheyle yaklaşıyordu, zira bu zamanda ve çağda kim böyle bir akrabalığı önemsiyordu ki?
Göründüğü kadar güçlü ve onurlu olan Aslan Yürekli, Çokbaşlı Yılan'ın ayaklarına kapandı ve başını yere koydu. “Ne istersen yapacağım, sadece kızımı kurtar! Sana yalvarıyorum, şimdi ölemem!”
Ne kadar ilginç… Çokbaşlı Yılan kılıcını yavaşça kınına geri soktu.
Ona ait olan Yeşilarazi İleri Karakolu güçlüydü; hem de Karabayrak İleri Karakolu'nun olduğundan daha güçlü... Ancak, toplamda çok daha güçlü olmasına rağmen, Yeşilarazi İleri Karakolu’nda sadece yaklaşık on kişi, Aslan Yürekli benzeri becerilere sahipti. Küçük olsa da Karabayrak İleri Karakolu’nda ise, böyle yaklaşık beş kişi vardı. Bu kadar yetenekli hale gelecek kadar yeterince uzun yaşamış olan çorak arazi insanları, gururlu ve kontrol edilmesi zordu. Aslan Yürekli özellikle kabiliyetliydi ve hassas bir noktası vardı. Tam da Çokbaşlı Yılan'ın kullanabileceği türde bir insandı.
“Pekâlâ, hayatını kabul ediyorum.” Sağ gözü, bir iblis gözü gibi tehlikeli bir kırmızı ışıkla parıldıyordu. Önünde diz çökmüş olan köleyi ölçüp biçti. “Bana herhangi bir şekilde ihanet edersen, seni doğduğuna pişman ederim. Kim olduğumu biliyorsun ve ileri karakolda kimse seni benden koruyamaz.”
Aslan Yürekli’nin, Çokbaşlı Yılan'ın ne kadar nüfuzlu olduğunu hayal etmesine gerek yoktu.
O iblisin adamlarından korkuyordu; ama burada, ileri karakolda, Çokbaşlı Yılan birini öldürmek isterse onu kimse durduramazdı. Aslan Yürekli kendisinin ve ailesinin kaderini Çokbaşlı Yılan'ın ellerine bırakmıştı. Bu ruhunu satmaktan farksızdı. Nefes almanın tek yolu buydu.
***
Gökdoğan, Çokbaşlı Yılan’ın gösterdiği yolu takip ederken Kanlı Kraliçe'ye yardım ediyordu.
Çok karanlıktı, burunlarının ucunu bile göremiyorlardı. Kraliçe kalan azıcık enerjisiyle onları takip eden minik bir anka kuşu çağırdı. Ateşli kuşun parlaklığı onların yolunu aydınlatıp durumlarını incelemelerini sağladı.
Kraliçe'nin durumu iyileşiyordu ama canlarını kurtarmak için savaştıktan sonra bir kez daha güçsüzleşmişti. Onun iradesi çelik gibiydi -onun çektiği sıkıntıları başka biri çekseydi mezarı boylamıştı bile- fakat yine de Kraliçe devam etmekte güçlük çekiyordu. Dövüşmesi söz konusu bile olmazdı.
Aniden zifiri karanlık mağaradan çığlık sesleri geldi.
Gökdoğan'ın sesindeki endişe çok belirgindi. "Sen önden git!"
Özgürlüğe giden yol, karanlık bir sisin içinde dolaşmaya benziyordu. Kırmızı yanan parçacıklar arasına serpişmişti ve yaklaşıyorlardı.
Gökdoğan, asasını birine sallayarak ona vurup, o yaratık her neyse onu bir duvara çarptı. O zaman açıkça görebildi; keskin pençeleri ve kızıl gözleri olan yaklaşık yarım metre uzunluğunda kanatlı bir şeydi bu.
Mutant yarasalar!
Mutant canavar dalgası, Karabayrak İleri Karakolu'na saldırdığında, bu canavarların sürü halinde neler yapabileceğini görmüştü. Onlarla burada, Yeşilarazi İleri Karakolu'nun altında karşılaşacağını düşünmemişti..
Çorak arazi ifritlerinin kan aramaya geldikleri o korkunç gece hala zihnindeki tazeliğini koruyordu. Bu yaratıklar daha küçüktü, ancak onlarca vardı. Gökdoğan'ın kendi başına üstesinden gelebileceğinin çok daha fazlasıydı.
Önünde Kraliçe'nin kulak tırmalayıcı sesini duydu. “Bir çıkış görüyorum!”
İki yüz metre uzakta, bir ay ışığı huzmesi karanlığı deliyordu. Gökdoğan aniden beliren bir canlılık hissetti, Çokbaşlı Yılan onlara gerçeği söylemişti.
“Devam et, ben onları uzak tutacağım!”
Gökdoğan, şeytan çıkarıcı asasını sağ eliyle sıkı sıkıya kavradı ve yaklaşan yarasaları savuşturmak için salladı. Sol elindeki tabancayı doğrultup karanlığa rastgele ateş ederek birkaç yarasayı vurmayı başardı. Gelmeye devam ediyorlardı ama kan kokusu diğer yarasaları çıldırmıştı. Göz açıp kapayınca mutantlar kendi türlerinin üzerine üşüşüp bir grup aç gözlü iblis gibi onları parçalara ayırdılar.
İnanılmaz derecede vahşi ve kana susamışlardı! Seyretmesi dehşet vericiydi.
Gökdoğan'ın mermilerinin tükenmesi uzun sürmedi ve birkaçını öldürmeyi başarsa da, sürekli daha çok yarasa geliyordu. Sayıları artmaya devam etti. Birçoğu onu geçip Kraliçe’ye doğru ilerledi, çünkü onun kanaması vardı ve koku onların açlıklarını kışkırtıyordu.
Bir tanesine ateşten ankayı gönderdi ve onu yaktı, ancak dört ya da beş tanesi daha üzerine gelmeye devam ediyordu.
Gökdoğan pelerinin gücünü çağırdı ve aniden hava ve yerçekimi onu kısıtlamayı bıraktı. Bir rüzgâr gibi hızla ilerleyip Kraliçe'ye ulaşınca asasını savurarak iki yarasaya daha vurup uzaklaştırdı. Geri kalanlarla başa çıkmak için durmadı, onun yerine Kraliçe’yi çıkışa doğru sürükledi.
Sonunda kaçmışlardı!
Geceydi ve yarasalar öldürücü bir bulut gibi mağaradan dışarı dökülüyor, uğursuzca başlarında dönüyorlardı. Onların ani ve şiddetli bir şekilde ortaya çıkışı, Yeşilarazi personelini şaşırttı ve sürüye doğru birkaç el ateş ettiler.
Bu arada Gökdoğan, pelerinin gücünü çekmeye devam ederek kendilerini daha hızlı hale getirdi. Deli gibi saklanabilecekleri güvenli bir yer arıyordu.
“Onları buldum!”
Bölgeyi tarayan bir fevt ekibi onları seçmişti. Balta ve yaylarla donatılmış onlardan daha fazlası vardı. Arı sürüsü gibi, iki iblis avcısının üstüne üşüştüler.
Gökdoğan onlara ters ters bakıp karşılaştıkları duruma öfkelendi. “Hass*ktir! Bu eğri büğrü pislikler her yerdeler!”
Yakın ve uzun menzilli silahları olan tecrübeli katiller, Gökdoğan'a kaçacağı ya da karşılık vereceği hiçbir yol bırakmadan etraflarını kuşattılar. Tek seçenekleri saklanacak yer bulmaktı.
Fevtler ay ışığında karanlık şekillerdi; avlarının etrafını saran ve yaklaşmaya başlayan ölümcül gölgelerdi.
Ancak onlar kurbanlarına öyle odaklanmışlardı ki, kendi arkalarındaki gösterişsiz silueti fark etmediler. Siluet, elinde bir hançerin ışıltısıyla bir hayalet gibi sessizce yaklaştı.
Bir fısıltı kadar bile ses çıkarmadan, hançerini bir fevtin omurgasına gömdü. Avcı, tüm hareket yeteneğini yitirerek yere çöktü. O bir çığlık atamadan nasır tutmuş bir el, onun ağzını kapatırken soğuk çelik boğazını yardı.
Acımasız, hızlı ve verimli. Siluet, cesedi dikkatlice yere bıraktı.
Bir saniye sonra üçüncüsü hançerli gölge tarafından susturuldu, ses çıkarmadan ölmüştü. Ölümcül gölge her kimse, karanlıkta ortaya çıkıp ortadan kayboluyordu, geride bırakılan her bir ceset farklı bir yöntemle öldürülmüştü.
Sonunda fevtler daha az ayak sesi duyunca bir şeylerin yanlış olduğunu fark ettiler. Ön taraftakiler arkaya baktı ve kardeşlerinden beşinin ölü yattığını, boğazları kesilmiş kan döktüğünü gördüler.
Dehşet ve şok içinde bakakaldılar. Sadece cesetler vardı ve katil yoktu. Bunun suçlusu kimdi? Yoldaşlarından beşi fark edilmeden ve saniyeler içinde ölmüştü!
Fevtlerden biri birkaç adım geri gitti. "Bakın!"
Bir hançerin girişi omurgalarını kesti ve daha fazla kelime konuşulmadı.
"Orada!"
Fevtler suikastçıyı fark edip neredeyse içgüdüsel olarak silahlarını ateşlediler. Katil, ölü yoldaşlarının cesedini mermi ve okları içine alması için etten bir kalkan olarak kullandı, böylece bu gizemli gölge tek bir sıyrık bile almadı. Bir çift hançer gece boyunca ıslık çaldı.
“Ahh!”
“Ugh!”
İki haykırış. İki fevt daha yıkıldı.
Fevt ekibinden geriye kalanlar öne doğru ilerledi, eşit derecede şaşırmış, korkmuş ve öfkelilerdi. Ama suikastçının kalkan olarak kullandığı cesede ulaştıkları zaman, o çoktan ortadan kaybolmuştu.
Sssshhhht!
Bir diğeri yarık boğazını eliyle kapayarak düştü, bir diğeri ise, boynunda bir hançerle...
Korku fevtlerin üstüne çökmüş, onların içini dehşetle doldurmuştu. Saldırgan, ölümün vücut bulmuş haliydi ve gece onları almak için gelmişti. Korkudan felekleri şaşmış halde yardım aramaya koştular.
Gökdoğan bir kayanın arkasında saklanıyordu. Bütün olan biteni görmüştü.
Karanlıktan çıkan büyük ya da heybetli olmayan bir siluet, onun karşısında belirdi. Asyalıydı, yırtık pırtık kıyafetler giymiş ve soluk yüzlüydü. Yüz ifadesi bir umursamazlığın maskesiydi, ancak ölüm kokusu onu bir bulut gibi kaplamıştı. Ay ışığı, onun hançerinden parlıyordu.
Gökdoğan ona baktı, gözleri şaşkınlıktan fal taşı gibi açılmış bir halde. “Mantis, bu sen misin? Burada ne işin var?!"
Magnec