Novel Günleri - Bilgilendirme!

Bölümün tamamını okumak için üye olmalısınız! Üye olmak için tıklayınız.

73. Bölüm Planlanandan Farklı V

Çevirmen: Güz / Editor: T4icho

“Nereden biliyorsun?”

“Mana söyledi.”

Harol, Cale’in yanıtını duyunca şaşkınca gülümsedi.

Mana söyledi. Sihir Kulesi’nin efendisinin en sevdiği ifade olduğundan epey meşhur bir sözdü.

Harol Kodiang. Bir büyücü ve büyü dirençli bir vatandaşın çocuğuydu ve her iki tarafın da kendine has özellikleri vardı. Ancak görünüm bakımından ikisine de benzemiyordu.

“… Kan bağlarımı beni tehdit etmek için mi kullanacaksın?”

Cale doğrudan ona cevap vermektense yirminci kattan aşağı baktı.

“Kahramanın Doğuşu”nda hatırlanmaya değer birçok ekstra karakter vardı ve Harol da onlardan biriydi.

Annesi, tek başına onu doğururken ölmüştü ve babası onun varlığından bile habersizdi.

Harol’un öfkesinin başlangıcı burasıydı.

‘Fakat Harol’un bilmediği bir şey var.’

Yalnızca yazar ve okuyucunun bildiği bir şey. Bu tek satır, Harol’un öfkesini anlamsız kılıyordu.

< Harol Kodiang. Anne babasının aşkının meyvesiydi ancak ne yazık ki gerçekleri asla bilemeyecekti. >

Roman bu konuda detaya inmiyordu. Tek söylediği, Sihir Kulesi efendisinin genç bir büyücü olarak eğitimdeyken onunla tanışması ve aşık olmasıydı.

Cale, pencereden dışarı bakarken Sihir Kulesi’nin efendisinin oğluyla konuşmaya devam etti.

“Bunu neden sana şantaj yapmak için kullanayım? Biriyle akraba olmak günah değil ya.”

Harol’un cevabı yoktu. Cale başını çevirip ona baktı.

“Hem, hepinizin acelesi yok mu?”

Şu anda bahar ve yaz ayları arasındalardı ve sonbahar hasat dönemi önlerindeydi. Her biri, artık Sihir Kulesi’nin vergilendirmesiyle başa çıkamadığı için Sihir Kulesi’ne başkaldırmıştı.

Harol, bir kez daha yükselmeleri için insanların arzusunu doyurmak zorundaydı.

Aslında Harol savaşmayı Toonka’dan daha fazla seviyordu. Tüm dünyadaki büyücü tohumlarının kökünü kazımak istiyordu.

“Senin grubunda da bir büyücü var.”

“Evet.”

Harol babası gibi manayı hissedebiliyordu ancak kullanamıyordu. Rosalyn’in büyücü olduğunu anlamamasına imkan yoktu. Elbette, Raon’un varlığını hissedememesinin nedeni, yeteneklerinin çok zayıf olmasıydı.  

Harol, Cale’in ne denli sakin ve öz güvenli durduğunu fark etti ve sormaya karar verdi.

“Roan Krallığı, Sihir Kulesi’yle ne yapmayı planlıyor?”

Cale, konuyu açıklığa kavuştururken kaşlarını çattı. 

“Sihir Kulesi benim.”

Harol, pencereden dışarıyı izlerken bu denli emin konuşan bu kızıl saçlı adamı inceledi.

“Sahip olduklarımı başkalarıyla paylaşmam.”

Bunu krallığa vermesi için deli olması lazımdı. Cale, buraya gelmek için harcadığı onca zamanı düşündü. Vazgeçmesine imkan yoktu. Sihir Kulesi, kendi bölgesi için en sağlam kaleyi yapması adına gerekliydi.

Cale adamın gözlerinin karmaşa ve şaşkınlıkla dolduğunu gördü.

‘Muhtemelen kafasından türlü türlü senaryo geçiyor çünkü çok akıllı.”

Bu manyak piçin en büyük hedefi dünyadaki tüm büyücüleri ortadan kaldırmaktı. Harol, herkesin sadece gücüne veya antik güçlere güveneceği bir dünyanın hayalini kuruyordu.

Bu komikti çünkü Harol’un yaratmaya çalıştığı dünya, yetenekli ve yeteneksiz insanlar arasındaki karşılaşmalar ortaya çıktığında çok daha berbat bir yer olurdu. Cale bu yüzden ona manyak piç diyordu.

“… Genç efendi Cale, istediğiniz şey Whipper Krallığı büyücüleri değil mi?”

“Benim mi?”

Cale, yanıt verirken dürüst davrandığını göstermek adına alaycı davrandı. Yanında zaten Raon Miru, Kara Ejderha, vardı.

“Daha fazla büyücüye ihtiyacım yok. Yanımda çok daha mükemmel bir varlık var.”

- … İnsan, buradaki manzaraya bayıldım! Mükemmel Raon, insanın yanında!

Cale onu duysa da hiç önemsemedi. Harol’un yüzünde karmaşık bir ifade vardı. Cale, büyücüleri zaten veliaht prense göndermeyi planlıyordu. Harol’un bunu anlayıp anlamaması ise hiç umurunda değildi. Yalan söylememişti çünkü büyücüleri şahsen kanatları altına almayacaktı.

‘Elbette veliaht prense biraz yardım edeceğim.’

Biraz derken, büyücülerin veliaht prensin eline geçmesi için epey yardım edecekti.

“Pekala, Şef Harol Kodiang.”

Harol onun hiç endişeli durmadığını sezdi. Kapıyı işaret etti. Tam o anda.

“Cale-nim, beş dakika doldu.”

Yalnız zamanları dolmuştu.

Choi Han açık kapıdan bakarken bir şey daha ekledi.

“Ve diğerleri de geldi.”

Diğerleri? Harol şaşkın şaşkın bakarken Cale konuşmaya başladı.

“Detayları benimkilerden alabilirsin.”

Bunu söyler söylemez açık kapıdan iki kişi girdi. Bunlar, Billos ve yardımcı kahya Hans’tı. Hans’ın kollarında dosyalar vardı.

Cale neden Billos ve Hans’ı çağırmıştı? Elbette onları değerlendirmek için.

Harol, Cale’in elini omuzunda hissetti.

Tap. Tap.

Cale onun omuzuna hafif hafif vurup konuya girdi.

“Güzel güzel tartışın.”

Cale’in sakin sesi, Harol’un gülmesine neden oldu, ardından her zamanki nazik ifadesini takındı.

“Emin olabilirsiniz.”

Ona kısa bir yanıt verdikten sonra hızla Billos ve Hans’ın yanına yöneldi. Hans ve Harol tartışırken Billos Cale’in yanına geldi. Ardından temkinli bir ifadeyle fısıldamaya başladı.

“Genç efendi-nim.”

“Ne?”

“Şimdilik anlaşmayı kendi adıma mı yapayım?”

Fonların aktarımı, aracı olarak Billos ile tamamlanmıştı. Billos, Cale’in parasını alıyor ve büyücü olmayan ihtilafa teslim ediyordu. Bunun nedeni para birimlerindeki farklılıktı. 

Elbette Billos Cale’in değil, veliaht prensin parasını alıyordu ancak büyücü olmayan ihtilafın bu konudan haberi yoktu.

 “Evet.”

“Öyleyse şimdi depozito vereceğim, paranın kalanını da bir ay içinde teslim ederim.”

“Sen halledersin.”

“Ama bir sorum var.”

Cale, Billos’un dudaklarını yaladığını gördü. Çok iğrenç görünüyordu, Cale çenesini ovalayarak acele etmesini istedi.

“Bakın, yani, ne kadar harcamayı düşünüyorsunuz?”

Büyük Sihir Kulesi’nin duvarları tarih kokuyordu. Herkes, asansör hariç tüm cihazların bozulduğunu düşünüyordu. Whipper Krallığı’nın halkı da bu binadan nefret etmekteydi.

Cale, Billos’a tek bir parmağını gösterdi. Billos parmağa bakıp dikkatle sorarken kafası karışmıştı.

“… Yüz milyon?”

“Hayır.”

“Bir milyar?”

Cale bir şey demedi.

“On milyar?”

Cale başını sallayarak onayladı.

“Bu aralıkta hallet.”

Orduyu beslemek için ayda harcanan on milyarlarla kıyaslayınca bu küçük bir miktardı, fakat büyücü olmayan ihtilaf, vatandaşların ihtiyaçlarını karşılamak için paraya ihtiyaç duyuyordu. Aynı miktar para, insanların ihtiyaçları göz önüne alındığında farklı değerlere karşılık geliyordu.

Dahası, bu zaten veliaht prensin parasıydı, Cale’in değil.

Billos sessizce ama hızlı hızlı fısıldarken suratını astı.

“Ama yıkık dökük değil mi? Pekala, orijinal Sihir Kulesi yüz milyarlardan da fazla edebilir ama şu anda hiçbir büyü cihazı bile çalışmıyor ki.”

“Bu yüzden en fazla on milyar. Buranın yalnızca iskeletinin kaldığı gerçeğini kullanarak bedeli düşür. Oh, ayrıca daha fazla para da kullanabilirsin, bu yüzden yakınlardaki arazilerden de iyi bir parça kap.”

“… Anlayamadım?”

“Sihir Kulesi’nin maliyetine değecek, satabileceğimiz bir şey var.”

Kısa bir sessizlik hakim oldu.

Billos derin bir iç çekti.

“Ne planladığınız hakkında hiçbir fikrim yok ama sanırım her zaman en yüksek kazancı hedeflemeliyiz?”

“Elbette.”

“O zaman elimden geleni yapacağım.”

Cale bu tatmin edici cevabın ardından gülümsedi. Billos, ne diyeceğini bilemiyordu ama güç bela gülümsemeyi becerdi. 

“Bu kadar büyük paraları duyunca kalbim tekledi genç efendi-nim.”

“Keyiften teklediğine eminim.”

Billos Cale’in yanıtına sert bir karşılık vermedi. Başını saygıyla eğdi ve yavaş yavaş Harol’a doğru yürüdü.

Sihir Kulesi, büyücü olmayan ihtilafın işine yaramıyordu ve hatta halkı memnun etmek için Sihir Kulesi gibi büyük bir yapıyı yıkmaları gerekiyordu. Bu nedenle, işe yaramayacağından en azından para kaynağı olabilirdi.

“Cale-nim.”

Choi Han ve Beacrox, Cale’in yanına geldiler. Beacrox, etrafına göz attıktan sonra konuya girdi.

“Satın aldıktan sonra temizleyecek misiniz?”

Cale ona nazikçe karşılık verdi.

“Hepsinden kurtulacağım.”

O anda Beacrox rahat bir nefes verdi, pencere eşiğine yaslanmakta olan Cale doğruldu ve yürümeye başladı. Artık bakması gereken bir şey kalmamıştı.

Zaten gece geri gelecekti.

*** 

Cale’in yüzü ciddi manada asıktı. Toonka’nın tepkisini duyabiliyordu.

“Kötü mü hissediyorsun?”

“Evet.”

Toonka, Cale’in ilgisiz yanıtı karşısında somurttu. Etraf son derece gürültülüydü. Halk yeni savaşçıyı hoşça karşılamak için kutlamalar yapıyordu.

Toonka şu anki finansal durumlarının farkındaydı ancak bu daha önemliydi. İnsanları çekmek için bu savaşçının adını kullanmalıydı. Bu yüzden şef, yemekli kutlamayı kabul etmişti.

“… Seni cılız şey.”

Toonka tiksinmiş gibiydi ancak şişmiş yüzü bunu saklıyordu. Cale, Choi Han’ı gösterdi.

“Kutlamanın ana karakteri hala müsait, yani bir sorun olmamalı. Cılız olduğumdan benim dinlenmem lazım.”

Choi Han hiç de hoşnut gibi görünmese de Cale onu hafifçe Toonka’ya doğru itti. Doğal olarak Hilsman da Choi Han’laydı.

“Hahaha! Whipper Krallığı’nın savaşçılarının iradesini hissedebiliyorum! Kutlama! Bu mükemmel!”

Yardımcı Yüzbaşı sosyalleşmekte ustaydı.

“Öyleyse hoşça kalın.”

Cale hiç üzüntü duymadan kutlama alanını terk etti. Beacrox da yanında koruma olarak bulunuyordu. Cale’in grubunun kutlama alanından epey uzak olan çadırına doğru gittiklerinden Beacrox ona sordu.

“Çadırın dışında nöbet tutmama gerek var mı?”

“Evet, uyuyacağım.”

“Sorarlarsa böyle derim.”

Beacrox’la konuşmak gerçekten kolaydı. Gereksiz açıklamalar yapmasına gerek yoktu.

Bu yüzden Cale diğer üçünü odasına topladı. Elbette, onlara bakması için eğilmesi gerekmişti.

On, Hong ve Raon yerde oturuyordu.

“Onu buldunuz mu?”

On ve Hong sırıttı.

“Nerede olabileceğine dair güzel hislerimiz var!”

“Üç aşağı beş yukarı nerede olduğunu biliyoruz!”

Çok heyecanlılardı.

Cale çoktan giysisini değiştirmişti. Sonra Raon’a baktı.

“Efendi’nin odasına lütfen.”

Raon; başkalarının bakışlarından kaçınmak adına Cale’i, On’u ve Hong’u görünmezlikle sakladı ve Sihir Kulesi’nin yirminci katına kadar büyü aracılığıyla uçtular. Tüm büyülü alarm cihazları bozuk olduğundan ve yalnızca kule girişinde nöbetçi bulunduğundan, çok da zor olmamıştı. Toonka, kutlamada ne kadar çok insan olursa o kadar iyi olacağından emindi. Bazen böyle saçma sapan yararları dokunuyordu.

Vaaaaaaa~

Hahahahaha~

Alkışlar, kahkaha sesleri ve şarkılar her yerdeydi. Cale askerlerin ve halkın bir şenlik ateşinin etrafında toplandığını ve dans ettiğini görebiliyordu. Hepsi, uzun zaman sonra ilk defa kutlama yaptıklarından çok coşkuluydu.

Cale büyülü çantasını beline taktı ve yavru kedilere baktı. Kediler, Sihir Kulesi’nde Cale’e yavaş yavaş rehberlik etmeye başladılar. Çaktırmadan ilerliyorlardı, sinsi Kedi kabilesinin şanına yakışır şekilde davranırlarken Cale de onların peşinden merdivenlerden iniyordu. Kullanıldığında birtakım izler bırakacağından hiçbir büyülü cihaz kullanamazdı.

Ama Cale yine surat asıyordu.

Tam olarak on beşinci katın merdivenlerinde durdu.

“… Nerede?”

Roman Mueller’i şöyle tanımlıyordu:

< Mueller, Sihir Kulesi merdivenlerindeki gizli duvarların içine saklanmak için küçük bedenini kullanırdı. Burası, yalnızca ailesinin ve Sihir Kulesi efendisinin bildiği bir noktaydı. Korkak, o yere saklandı. Oraya sıkışıp kalmıştı, nöbetçilerden, dışarı adım atamayacak kadar korkuyordu. >

Hangi duvar olabilirdi? Mueller nerede olabilirdi?

Hong kırmızı kuyruğunu sallayarak yanıt verdi.

“İlk yer altı katı!”

Lanet olsun. Cale, girmek için yanlış yeri seçmişti. Homurtusunu bastırdıktan sonra sessizce Rüzgarın Sesi’ni kullandı ve kedileri kucağına aldı. Ardından Raon’a seslendi.

“Beni izle.”

Cale’in vücudu merdivenlerden hızla indi.

Tap. Tap.

Çok sessizdi, dışarıdaki muhafızlar duyamazdı.

Sihir Kulesi’nin planı yirmi kat yukarı uzanırken, üç kat da yer altında vardı.

“M, muhteşem!”

“Bir anda indik!”

- Zayıfsın ama pençelerim kadar da hızlısın insan!

Cale, yaş ortalaması yedi olan üçlünün iltifatlarını dinlerken yer altı katlarının dışındaki merdivende duruyordu. 

“Buralarda mı?”

“Evet!”

Yavru kediler, Fare’nin kokusunu alabildiklerini söylüyorlardı. Fakat onlar bile tam yerini kestiremiyordu. Cale, romanda okumuştu bu yüzden yeri öğrendiğinde gizli kapıyı açabilirdi.

‘Gerçekten bir sürü işe yaramaz şey tarif etmişti.’

“Kahramanın Doğuşu”, tüm fazladan ve gelip geçici karakterlere en az bir satırlık tanım ayırıyordu. Cale yeri bu nedenle biliyordu.

Cale, büyülü çantasından çelik bir çubuk çıkardı. On ve Hong ürkerek ona baktılar, ancak Cale umursamadan adım adım inerek duvarlara yavaşça vurmaya başladı.

Ding.

Ding.

“Nerede olabilir?”

Ding.

Ding.

Kızıl saçlı bu adam mırıldanarak, tek tek parıldayan taşlarla aydınlatılmış merdivenlerden iniyordu. 

Cale, romanda neredeyse açlıktan ölmek üzereyken yakalanmış ve büyücü olmayan ihtilafın ailesini öldürdüğü anlara tanık olmak zorunda bırakılmış Mueller’i kurtarabileceği için mutluydu.

Ding.

Ding.

Ancak peşindeki kediler ve ejderha hiç de iyi görünmüyordu.

O sırada Cale bir adım daha indi ve duvara vurdu.

Dong.

“Buldum.”

Burası da görünürde diğer duvarlarla aynıydı ancak duvarın içi diğerlerinden farklıydı. Cale gülümsemeye başladı. Çantasından bir büyülü taş çıkarıp duvara dokundu.

Tamamen odaklanmıştı çünkü tüm detaylara dikkat etmesi gerekiyordu.

‘Duvarda yıldız şeklinde beş tane delik var.’

Cale, yıldız şekilli delikleri bulmayı başardı. Ardından büyülü taşını bunların tam merkezine koydu. O anda.

Creeeak.

Duvar harekete geçerken ve büyülü taşı içine çekerken minik bir ses çıktı. Cale bir adım geri çekildi.

Creeeeeeeeeeeak.

Ses, duvar yavaşça açılırken ortaya çıkmıştı. İçeride küçük birinin olduğu görülebiliyordu. Cale, Mueller’i görebildiğinde ona arkadaşça selam vermeye çalıştı.

 “...Hmm?”

Ama ters bir şeyler vardı.

“Vaaaaaaaaa.”

Bu küçük korkak, kireç gibi bir suratla titriyordu. Hayalet görmüş gibi, yok hayır, öldürecek adam arayan bir manyak görmüş gibiydi.

Mueller’i kurtaran kahraman olmaya karar verdiğinde, beklediği şey bu değildi.

“Vuaaa, hık!”

Mueller hıçkırmaya bile başlamıştı. Cale, selamlarken olabildiğince nazik bir gülümseme takınmaya gayret etti.

“Selam?”

Fakat bu Mueller’i daha da titretmekten başka bir şeye yaramadı. On, Hong ve Raon, Mueller’e acıyarak bakıyordu.

Cale şaşkındı.

‘Bu serseri niye böyle davranıyor?’