Novel Günleri - Bilgilendirme!

Bölümün tamamını okumak için üye olmalısınız! Üye olmak için tıklayınız.

39. Bölüm Sakin Kalmak VI

Çevirmen: Güz / Editor: T4icho

 

Çaat!

Salonun kapısı bir kez daha sıkıca kapandı. Taylor Stan, tekerlikli sandalyede olmasına rağmen lüks ve resmi kıyafetler giyiyordu ve yüzünde sakin bir gülümseme vardı. Rahibe Cage de Ölüm Tanrısı cübbesini giyiyordu.

‘Kimliklerini direkt ortaya çıkarmak istiyorlar sanırım.’

Cale bunun akıllıca bir karar olduğunu düşündü. Ölüm Tanrısı Tapınağı’nın bu yüzden başı ağrıyabilirdi fakat Cale’in önemsemesini gerektiren bir durum yoktu.

“Ne bu...!”

Kuzeybatı masasından öfkeli bir ses yükseldi. Cale sese doğru döndü ve Taylor’a bakarak sinirle yerinden fırlayan Venion’u gördü.

Normalde Venion’dan görülecek bir tepki değildi ve bu soylu etiğine de karşı gelen bir tepkiydi, ama Venion, görgü veya davranışı umursayacak durumda değildi.

Cale platformun üstüne baktı. Prens Alberu kollarını yana açtı ve konuşmaya başladı.

“Markiz Stan’in büyük oğlu Taylor Stan’i ve Ölüm Tanrısı rahibesini burada görmeyi beklemiyordum.”

Prens mutlu görünüyordu. Taylor tekerlikli sandalyede otururken saygılarını sundu.

“Asilzadelerle bir araya gelmek ve majesteleriyle konuşmak için bir fırsat olduğunu duydum. Fakat davetsiz geldiğim için özür dilerim.”

Prens Alberu sırıtmaya başladı. Cale, Alberu’nun bu gülüşüyle prensle konuşmanın ne demek olduğunu anladığını söylediğini biliyordu.

“Her haneden temsilciler istemiştim, ama eğer bir temsilci yoksa, kimin geldiğinin bir önemi yok. Markiz hanesine sadece bir davetiye göndermem biraz canınızı sıkmıştır diye tahmin ediyorum, Sayın Taylor?”

“Evet, biraz, majesteleri.”

Cale, Venion’a bir bakış attı. Temsilcisi olmayan bir hane. Resmi olmamasına rağmen herkes Venion’un, Markiz’in varisi olacağını biliyordu. Prens bunları Venion ile hafifçe dalga geçmek için söylemişti. Bunun sebebi muhtemelen Markiz Stan’in, üçüncü prense yakın olmasıydı.

‘Tuhaf olan da bu ya.’

Cale bu gerçeğin garip olduğunu düşünüyordu. Çok önemsemiyordu fakat kral, üçüncü prens övüp dursa bile, veliaht prensin yerini alması kolay olmamalıydı.

Ama yine de, veliaht prens, ikinci ve üçüncü prens hakkında temkinli davranıyordu. Markiz Stan, üçüncü prensle yakındı ve diğer bütün grupların da desteklediği birer prens vardı.

‘Sanırım bunda bir şeyler var.’

Elbette bu ‘bir şey’, Cale’in öğrenmek istediği bir şey değildi.

“Canınızı sıktığım için gerçekten kötü hissediyorum. Fakat sağlıklı olmanıza da çok sevindim Sayın Taylor. Son görüşmemizin üzerinden uzun zaman geçti.”

Taylor gülümseyip cevap verdi.

“Majesteleri, bacaklarım artık hareket etmiyor olabilir ama ellerim, ağzım, gözlerim, kulaklarım, kısaca geriye kalan her şeyim oldukça sağlıklı. Hatta eskisinden daha güçlüler.”

“Anlıyorum. Tabii ki hala hayattasınız. En güçlü olanın en sonuna kadar yaşamayı başarabilen olduğunu unutmuşum.”

Cale, veliaht prensin tamamen Taylor’a  kitlendiğini görebiliyordu. Sonra tekrar Venion’a döndüğünde yüzünde soyluvari bir ifade vardı, ama Taylor’a bakarken gözlerinin içi parlıyordu.

Cale keyiflendi.

‘İzlemesi çok eğlenceli olacak.’

Veliaht prens; Taylor, Venion ve diğer grupların soyluları. Suratlarındaki ifadelere bakmak oldukça eğlenceliydi. Cale, yanında biraz patlamış mısır olmasını isterdi. Her an patlak verebilecek gergin bir durumdaydılar.

Cale bundan o kadar hoşlanmıştı ki sadece sakin sakin orada duracaktı.

“Ve siz leydi, Ölüm Tanrısı’nın rahibesisiniz sanırım?”

“Sonsuz uykunun hizmetkarı Cage, majestelerini selamlar.”

Cage, Ölüm Tanrısı rahibelerinin selamını verirken sanki bir aziz gibiydi. Fakat beyninde lanet bakımından tonla bilgi vardı.

Prens, Cage’in selamını aldı ve tekrar Taylor’a döndü.

“Sonra konuşalım. Toplantının başlama zamanı geldi. Sizi nereye oturtabileceğimden emin değilim.”

Cale, Kuzeybatı masasına baktı. Hepsi endişeli ve gergindi. Özellikle Neo Tolz, son derece gergin ve huzursuz olduğundan, çok kötü görünüyordu.

Neo Tolz’un böyle davrandığını görünce, Cale keyiflendi. Neo kaşlarını çatıp arkasına döndü ve herkesin olan bitenin farkında olduğunu düşündü.

Cale, Neo’yu sırıtarak izledi ve başını kaldırıp Taylor’a doğru baktı. Tam o anda,

‘Hmm?’

Cale, veliaht prens ile göz göze geldi. Tamamen bir tesadüftü. Prens Alberu, Taylor ve Cage’i oturtabileceği güzel bir yer arıyordu ve Cale de Taylor’a bakmaya dönmüştü. Tam o anda göz göze geldiler.

Cale hemen kötü bir hisse kapıldı.

‘İşte.’

“Sanırım sizin için uygun bir yer var.”

Prens kararını verdi ve Cale bu kararın ne olduğunu hemen tahmin etti.

‘Sanırım başka yer yoktu.’

Yüksek rütbe soylunun olmadığı tek masaydı. Bazı aileler, farklı gruplara dahil olmayı seçmiş olsalar da, bu masada hala bir güç dengesi vardı. Fakat bu masada, yüksek rütbe soyluların bile bulaşmaya cesaret edemediği güçlü ve zengin bir hane vardı.

“Bay Taylor, Kuzeydoğu masasına oturabilirsiniz. Nasılsa fazladan sandalyeler ivar.”

Cale, Neo’nun nefesinin kesildiğini duydu. Eric; Taylor ve Cage’e endişeli bir ifade ile bakıyordu.

“Bize yer bulduğunuz için teşekkürler majesteleri.”

“Çok teşekkür ederiz majesteleri.”

“Hiç önemli değil. Gelecekte kraliyete büyük katkı sağlayacak insanlarla bir arada çalışmalıyız.”

Prens bunu söylerken Kuzeydoğu masasına baktı. Alberu konuşurken hizmetkarlar hızlıca masaya koşmuştu.

“Oturakları biraz düzeltebilir miyiz?”

Veliaht prense kim hayır diyebilir ki? Eric kalktı ve Alberu’ya cevap verdi.

“Elbette majesteleri.

Eric böyle konuşabiliyordu çünkü Kuzeydoğu’nun kıyı kısmına yapılacak olan yatırım için veliaht prensi ikna etmesi gerekiyordu ve üst rütbe bir soylunun yönetimi altına girmeyi reddetmişti. Bu hareketinden sonra masadaki diğer soylular da ayağa kalktı ve hizmetçiler, Taylor ve Cage’i masaya almak için hemen sandalyeleri düzelttiler.

Hiçbir sorun çıkmamıştı. Fakat olanları bir kenardan izleyen Cale tuhaf bir şey fark etti. Eric, Cale’in ifadesini görünce hemen yanına gelip ona fısıldadı.

“Cale unutma. Sakin ol. Sadece sakin ol.”

Cale, Eric’in sözlerine aldırış etmedi ve yerine baktı. Yeni misafirler Cale’in yanına oturacaktı. Bu da muhtemelen prens tarafından verilmiş bir karardı.

‘Onları, başkasının köpeğinin yanına koyacak hali yok. Bizim ailemiz, buradaki diğer dört aileden çok daha güçlü.’

Hizmetçiler masayı düzenledikten sonra başlarını eğdiler ve ayrıldılar.

“Lütfen oturun.”

Alberu eliyle işaret etti ve Cale de hemen gidip tekrar yerine oturdu. Yan tarafında bir sandalye yoktu fakat bir tekerlikli sandalye gelip orayı doldurdu.

“Tanıştığımıza memnun oldum.”

Taylor, Kuzeydoğu soylularına katılınca hepsini selamladı. Cage de elbette Taylor’ın yanına oturmuştu. İkisi de, hayır, Cale de dahil olmak üzere üçü de birbirleriyle sanki ilk defa tanışıyor gibi davranıyorlardı.

-Eğlenceli.

Cale, ejderhanın söylediğine katıldı ve sonra prense baktı.

“Biraz gecikmiş olsak da, lütfen devam edelim.”

Veliaht prens, toplantının başladığını bildirdi..

“Krallığımızın önde gelen bireyleri ile beraber bir yemek için burada toplanmak istedim. Geldiğiniz için hepinize teşekkür ederim ve umarım güzel vakit geçiririz.”

Prens konuşmasını bitirir bitirmez, hizmetçiler masalara yemek getirmeye başladılar. Salonun arka kısmında bulunan orkestra da müzik çalmaya başladı.

Ziyafetlerden biraz farklıydı. Masalar arasında dolaşmanın serbest olduğu, ziyafet ve sohbet arası bir şeydi.

“Birazdan gidip prensi selamlamayı düşünüyorum, genç efendi Cale.”

Cale, Amiru’yu başıyla onayladı ve tabağındaki yemeğe odaklandı. Fakat biraz aklı karışmıştı.

‘Amacı ne?’

Veliaht prens, bütün soyluları boş yere toplamış olamazdı. Kesinlikle bir sebebi vardı. Cale’in bunun hakkında birkaç fikri vardı elbet.

‘Batı kıtasının güneyindeki savaştan dolayı olabilir ya da Whipper Krallığı’nda çıkacak iç savaş hakkında bir şeyler duymuş olabilir.’

Whipper Krallığı, prenses Rosalyn’in gitmekte olduğu, içinde Sihirli Kuleleri barındıran krallıktı. Orada bir iç savaş patlak verecekti. Büyücüler ve büyücü olmayanlar arasında bir savaş.

Kafasında bir sürü düşünce vardı ama bunları düşünmeyi bırakmaya karar verdi.

‘Bunlara takılmama gerek yok, çünkü sadece sakin olacağım.’

Cale’i ilgilendiren bir mesele değildi. Önündeki yemeğin tadını çıkarmaya baktı.

-Lezzetli görünüyor. Çok lezzetli duruyor. Bu zayıf insanların yemek yapmakta üstüne yok.

Cale, ejderhanın kıskançlıklarını dinlerken yemeğinin tadını çıkarıyordu. Saraydaki yemekler gerçekten de lezizdi.

Eli istemsizce hizmetçinin ona bıraktığı şarap kadehine gidiyordu ki bardak birden kayboldu.

“Cale, sadece beş dakika.”

Cale, Eric’in samimi ricasını başıyla onayladı ve yemeğine döndü. Diğer Kuzeydoğu soyluları sessizce onu izliyordu. On ailenin de farklı gruplara dağılmış olmasından dolayı Kuzeydoğu soyluları zaten tuhaf bir durumdaydı ve şimdi bu tuhaflığa bir de Taylor eklenmişti.

Herkes, böyle gergin bir durumda bile yemek yiyebilen Cale’e merakla bakıyordu.

Ejderhanın sesi hala Cale’in kulaklarındaydı.

- Bu arada, salonun her yerinde sihir kayıt cihazları var.

‘Hmm.’

Cale’in hafifçe nefesi kesildi ve gülümsemeye başladı. Herkes, onun lezzetli bir şey yediğinden dolayı böyle davrandığını düşünüyordu.

‘En azından bir şeyi öğrendik.’

Cale, prensin amaçlarından birini bulmuş gibi hissetti.

Her şeyden önce, veliaht prens, soyluları izliyordu. İkinci ve üçüncü prens de bunun farkındaydı. Yani bu mesele, tüm kraliyet ailesinin isteği dahilinde gerçekleşiyordu.

Cale’in dudağının kenarı hafifçe sırıttı. Bu gülümsemeden rahatsız olan Eric yerinden kalktı. Amiru ve Gilbert de onu takip etti. O anda prensi selamlamaya giden bir sürü soylu vardı.

Diğer üçünün kalktığını görünce, Cale de yerinden kalktı ve saçını hafifçe geriye yatırıp konuşmaya başladı.

“Gidelim mi?”

Cale, üç soylunun yanında durup prensi selamlamak için platforma doğru ilerledi.

“Ah, Kuzeydoğu asilzadelerimiz.”

Prens, onları büyük bir gülümsemeyle selamladı ve hepsiyle tokalaştı.

Alberu Crossman. Sarı saçları ve mavi gözleriyle sanki bir masal prensi gibi görünüyordu. Sarı saç, Roan Krallığı’nın kraliyet ailesi olan Crossman ailesine özgü bir şeydi. Bunu, Güneş Tanrısı’nın kutsamasını aldıklarının bir sembolü olarak görüyorlardı.

“Sizi görmek harika, majesteleri. Eric Wheelsman, majestelerini uzun süredir ilk defa selamlıyor.”

“Evet, evet Bay Eric. Konuşacağımız şeyler var, değil mi?”

Eric, Kuzeydoğu sahil kıyısı yatırımı konusunu güzel bir ifadeyle gündeme getiren prense cevap verdi.

“Evet! Sizinle konuşmak için iyi bir anı bekliyordum!”

“O anı ben de bekliyorum. Çok zeki birisiniz, Wheelsman ailesinin genç efendisi. Wheelsman ailesi Kuzeydoğu girişinden sorumlu ve bunda çok güzel bir iş çıkarıyorlar. Sizi elbette gözardı edemem!”

‘Yavaş yavaş konuya geliyor.’

Cale sessizce orada durup tatlı dilini konuşturmaya başlayan prense gülümseyen Eric’i izledi. Prens; Gilbert ve Amiru’ya da övgüler yağdırıyordu.

‘İlginç.’

Cale sessizce kendi sırasını bekledi. Prens, başını hafifçe öne eğen Cale’e elini uzattı.

“Kuzeydoğu bölgesinin sınır kesiminden sorumlu Henituse ailesinden Bay Cale. Sanırım sizinle ilk defa tanışıyoruz, ama Kont Deruth’un başarıları sağ olsun artık Karanlık Orman’dan korkmamıza gerek kalmadı. Bu benim ve diğer herkes için ne kadar rahatlatıcı bilemezsiniz.”

Cale’in bugün buraya gelmesinin tek bir amacı vardı.

“Bay Cale’in oldukça özgür ruhlu biri olduğunu duydum. Sanırım bunun sebebi Henituse bölgesindeki heykellerin sanatsal ruhunun size verdiği aydınlanma olmalı? Özgür ruhunuzun sizi tamamen arındırdığını düşünüyorum.”

Serseriliğiyle ünlü birini övmek muhtemelen zor olmalıydı. Fakat prens bunda da harika bir iş çıkardı.

Toplantıda herhangi bir serserilik yapmadığı sürece, prensin onun hakkında iyi konuşmaktan başka yapabileceği bir şey de yoktu. Kraliyet ailesi de Kuzeydoğuyu kontrolleri altına almak istiyorlardı. Hatta kraliyet ailesinde, Kont Henituse gibi bölgesini iyi yöneten birinden nefret eden kimse yoktu.

‘İşte bu yüzden belli kişilerin tercihleri, aileleri etkilemeyecek.’

Cale samimi bir şekilde prensin elini sıktı; tatlı dilini kullanma sırası ondaydı.

Prensin sarı saçları vardı ve resmi bir kıyafet giyiyordu. Cale’in kırmızı saçları vardı ve o da resmi bir kıyafet giyiyordu. İkisi de rahattı. Cale’in sakin sesi duyuldu.

“Bugün majesteleriyle tanışma şerefine nail olduktan sonra ben de bir şeyler hissettim ve şunun farkına vardım ki siz, başımızdaki güneş kadar parlaksınız. Işığınızla geceleri aydınlatarak koruyorsunuz bizleri. Enfes bir manzara, gerçekten öyle.”

Cale’in sesi çok sakindi ve kendinden oldukça emindi.

“...Öyle mi?”

Prensin bir an için kafası karıştı ve ifadesi normale döndü. Cale bu değişikliği gözden kaçırmamıştı.

Ve samimi bir sesle devam etti.

“Öyle majesteleri. Sizinle tanıştım ya, korkarım ki bu gece gözüme uyku girmeyecek. Şu anda bile zihnimde bir güneş misali parlıyorsunuz.”

Eric’in ağzı açık kalmıştı ve Gilbert ile Amiru, inanamayarak Cale’e bakıyordu. Prensin bir şeyler düşünmeye başladığı da ortadaydı. Bu ‘prensten uzak durma’ muhabbetini sanki bir adım ileriye taşımıştı.

O anda Kara Ejderha tuhaf bir şeyler homurdandı.

-Bu prens denen zayıf adam saçını neden büyüyle sarıya boyamış? Sadece benim gibi harika ve kudretli bir ejderhanın fark edebileceği bir seviyede. Saçını başka bir ejderha mı boyamış yoksa? Hayır hayır, başka bir tür güç olabilir mi?

‘Sıçayım.’

O anda Cale, kimseye ucundan bile anlatamayacağı gereksiz bir sır daha öğrendiğini fark etti.

‘Ölümcül bir sır mı acaba?’

Cale böyle şeyleri öğrenmek istemiyordu.