Fei bu bölümde ne şaşırdın ha ortama bi hayran ol falan tam görmemiş gibi çıktın sende :D
Novel Günleri - Bilgilendirme!
Bölümün tamamını okumak için üye olmalısınız! Üye olmak için tıklayınız.
98. Bölüm Ataların Sunağı ve Üç Olağanüstü Yetenek
Fei'yi en çok şaşırtan, kampın atalarından kalan eski sunağın [Akıncı Kampı]'ndaki net bir yerde olmayışıydı. Fei ve diğerleri, Akara'nın liderliğinde kadının kampın güneybatı tarafında kalan çadırına doğru yürüdüler.
Fei daha önce burada, birçok kez bulunmuştu.
Çatlamış, kırılmış şişe ve kavanozlar her yere saçılmış durumdaydı, üzerlerinde yosun ve sarmaşıklar büyümeye başlamıştı. Çadırın yakınlarında olan hava keskindi; tamamlanmamış iksirlerin kokusuydu bu. Akara'nın çadırı epey bir küçüktü, hatta biraz düzensizdi de... Fei kendi kendine bu çadırın, içerisinde bir kişinin barınmasını nasıl sağladığını sormuştu. Bu kişi Rahibe Akara gibi ince ve küçük birisi olsa dahi, çok da büyük bir değişim oluşacağını düşünmüyordu. Burası yaşamak için son derece küçük bir yerdi.
Ancak, bir anda şaşırmıştı.
Fei'nin ağzı, Akara, Kashya, Cain ve diğerlerinin çadırın içine birer birer girdiğini gördüğünde genişçe açılmıştı. Son derece meraklı bir hale gelmiş ve ''Bu çadırın içerisinde gizli bir yer altı mağarası falan mı var? Eğer yoksa, bu çadır nasıl bu kadar kişiyi içine alabiliyor ki?'' diye sormuştu. Kısa bir süre içerisinde [Akıncı Kampı]'ndaki hemen herkes çadırın içine girmişti. Fei'nin ağzı, bunu görmesiyle birlikte sonuna kadar açılmıştı. Gözleri de açıklık konusunda ağzından geri kalmıyordu.
Elena küçük ve soğuk eliyle Fei’yi dürttü, ''Efendim, şimdi içeri girmemiz gerekiyor.''
Fei içeri girmek zorundaydı. İçeriye nasıl sığacaklarını hala aklı almamış olsa da, ''İçeride yer yoksa da emeklemeye başlarız artık, ne yapalım...'' diye mırıldanmış ve gönülsüz bir şekilde ilerlemişti. Ancak, sırtını büküp çadırın içine adım atmasından ve yukarı bakmasından sonra, son derece şaşırmıştı. Birisi burayı nasıl küçük bir çadır olarak çağırabilirdi ki? Burası kesinlikle devasa ve kocaman bir saraydı. Herkese geniş bir görüş açısı sağlıyordu; Fei şu anda koca bir salonun, bir koridorun içerisindeydi ve koridorun sonunu görmeyi dahi başaramıyordu, buranın nereye bağlandığına dair hiçbir fikri yoktu. Sandalye ve masalar salona düzenli bir şekilde yerleştirilmişti. Ayrıca koridorun iki tarafında da birçok kapı vardı; Fei burada kaç adet kapı olduğunu saymaya çalışmış, sonra da bunun yararsız olduğunu fark ederek vazgeçmişti.
''Bu... Bu bir... Bu bir uzaysal büyü falan mı?'' diye sordu kendi kendine. Gözlerinin önüne çıkmış manzaraya gerçekten de inanmakta güçlük çekiyordu.
Fei bir anlık şokun ardından, hızlıca neler döndüğünü anlamıştı. Bu deliceydi; Akara'nın küçücük, düzensiz çadırının girişinin ardından ortaya eşsiz büyüklükte bir alan çıkıyordu . Bu küçük çadır aracılığıyla, Fei daha önce hiç girmediği bir yere adım atmış bulunmaktaydı.
Bir süre boyunca derin derin düşündükten sonra, böyle gizemli ve garip bir yerin ancak [Akıncı Kampı]'nın sınırları içerisinde normal ve mümkün olabileceğini düşünmüştü. En nihayetinde bu kamp milyonlarca yıldan beri ayaktaydı. Milyonlarca yıl öncesinde, cennet ve cehennem arasındaki savaş başladığında dahi bu kamp buradaydı. Tarih boyunca yaptığı birikimlerle birlikte, eğer kamp göründüğü gibi gerçekten de eski püskü ve güçsüz olsaydı, çok uzun bir süre önce kırdaki şeytanlar tarafından dümdüz edilmiş olurdu; [Kan Kuzgunu], [Demirci], [Griswald] ve final bossu [Andariels] gibi yaratıkların burayı neden yok edemediğini sorgulamaya çok da gerek yoktu. Fei buraya biraz bakındıktan sonra anlamıştı bunu.
Yıllar, savaşlar ve tarihsel olaylar içerisinde bu kampın nasıl ayakta kaldığını anlamak için tek bir cevap geçerliydi. Zaten bu cevap; Diablo Dünyası'nda da Azeroth Kıtası'nda da bir yerin nasıl ayakta kaldığı sorusuna verilebilecek tek cevaptı: Güç.
[Akıncı Kampı]'nın bilinmeyen, Fei'nin hiç haberinin olmadığı bir güce sahip olduğu açıktı.
Herkes sarayın ilerisine doğru yürüdükten sonra salona geçmişlerdi ve bu bir buluşma gibi görünüyordu. Fei hala koridorun sonunu görmeyi başaramıyordu, burası adeta sonsuzluğa doğru gidiyormuş gibiydi. Akara ve Kashya kalabalığın en önünde duruyorlardı. Son derece yavaş bir şekilde ilerliyorlardı ve Fei onlara yetişmek istemişti. Ancak o anda garip bir şey gerçekleşti. Akılalmaz bir şekilde hızlı koştuğu sürece Akara ve Kashya ile aralarındaki mesafenin daha da arttığını fark etti. Kısa bir süre içerisinde, yalnızca Akara'nın belli belirsiz figürünü görebiliyordu.
''Ne oluyor lan?'' diye bir iki küfür savurdu genç adam. Fei'nin acayip kafası karışmıştı, mantığı olan biteni kabul etmiyordu.
''Bay Fei, bu alanda zaman ve mekan kavramları ters dönmüş durumda. Ne kadar yavaş ilerlerseniz, ilerleyebildiğiniz mesafe de o kadar yükselir. Çok hızlı yürümeye çalışmak zorunda değilsiniz.'' Güzel kız Elena her zaman Fei'nin arkasındaydı ve fısıldayarak, Fei'ye hatırlattı.
Fei şaşkındı, ama sonunda buradaki sırrı o da fark etmişti.
Fei dönerek Elena'ya minnettar bir gülümseme yolladı ve daha yavaş yürümeye başladı.
Gerçekten de şu an koşuyor olduğu zamankine göre çok daha hızlı ilerlemeye başladığını fark etmişti. Yalnızca küçük adımlar atıyor olsa dahi, yanındaki oda ve kapılar adeta rüzgar gibi geçiyordu; Fei, kendisiyle aynı yönde giden hareketli bir taşıma bandının üstünde yürüyormuş gibi hissediyordu. Adımlarını daha da yavaşlatmıştı, resmen salyangoz temposunda ilerliyordu. Ama bu gizemli yerin kuralları sayesinde, aslında daha da hızlı hareket ediyordu. Fei, göz açıp kapayıncaya kadar, büyülü bir şekilde en önde yürümeye devam eden Rahibe Akara'yı yakalamıştı.
''Vay be, böylesine büyülü ve ilginç bir alan... Hehehe, nereye gidiyoruz?'' Fei bir konuşma başlatmaya çalışmıştı,.Akara'dan gidene kadar biraz bilgi almayı amaçlıyordu.
''Ataların sunağına.'' Rahibenin cevabı kısa ve özdü.
''Eh... Daha ne kadar gitmemiz lazım peki?''
''Vardık bile.''
Akara, konuşmasıyla birlikte adımlarını durdurdu.
Fei ileriye baktığı anda, bir kere daha küçük dilini yutmak üzere olduğunu fark etmişti
Koridorun sonunda bir anda yoktan gizemli, geniş ve büyük bir kapı var olmuştu. Otuz ya da kırk metre uzunluğunda olan, siyah taştan yapılmış bir sunak, alanın ortasında bir gökdelen gibi öylece duruyordu. Bu gerçekten de şok edici bir manzaraydı.
Sunağın kalınlığı muhtemelen elli metreden fazlaydı; ayrıca ne olduğu belli olmayan, bilinmeyen bir siyah taş ile kaplanmıştı. Toplam dokuz katı vardı onun ve her bir katta, alan daha da küçülüyordu. Siyah bir düğün pastasına benzediği de söylenebilirdi. Sunağın dört tarafında ince merdiven setleri vardı ve en yüksek kat olan dokuzuncu kata doğru ilerliyorlardı; muhtelemen sadece dört ya da beş kişi dokuzuncu kata sığmayı başarırdı. Uzaktan bakıldığında bu sunağa, her bir katta bulunan taşların üzerine gizemli ve yoğun büyü desen ve sembolleri işlendiği görülebiliyordu. Sarmaşıklar gibi yayılmışlardı ve bilinmeyen bir dilin kelimelerini içeriyorlardı. Büyülü desenlerin dışında, orada sayısız antik resim de vardı. İçeriklerinin tamamı farklıydı; orada gaddar şeytanlar, uluyan yaratıklar, savaş içerisinde olan savaşçılar ve ilahilerini söylemekte olan büyücüler vardı.
Magnec