Novel Günleri - Bilgilendirme!

Bölümün tamamını okumak için üye olmalısınız! Üye olmak için tıklayınız.

70. Bölüm Kenara Çekilin veya Ölün!

Çevirmen: Tomato / Editor: Venus

Şövalye dehşete düşmüştü; zihni boşalmıştı ve tepki veremiyor, düşünemiyordu. Altına işemesinin yanı sıra ağzından köpükler çıkmaya başlamıştı, tıpkı bir şelale gibiydi. Fei'nin her bir cümlesi, hatta her bir kelimesi kafasının üstünde asılı kalmaya başlayan kılıçlar gibiydi ve eğer o sinyali verirse, bu kılıçlar yağmur gibi aşağıya düşecek ve onu parçalara ayıracaktı. Yerde çırpınırken ölmek için yalvaran dostlarının çığlıkları kulaklarında yankılanıyordu; süvari biraz bile tereddüt etmemiş ve diz çöküp, Fei'nin önüne doğru bir köpek gibi sürünmüştü. Dilini çıkardıktan sonra Fei'nin botlarındaki tüm kiri yalamaya başlamış, daha sonra da yukarı bakarak yalaka bir şekilde gülümsemişti...

Fei alaylı bir şekilde gülmesinin ardından kafasını iki yana sallamıştı. ''Böylesine kibirli ve ölümden delicesine korkan birisi, nasıl şövalye olarak çağrılmaya değer birisi olabilir?''

''Ben ona değecek birisi değilim, buna değmem. Ben bir şövalye değilim, sadece sıradan bir süvariyim... Majesteleri, merhametiniz için yalvarıyorum...'' demişti diz çökmüş şövalye. Daha sonra da daha da eğilip, yarını yokmuşçasına Fei’ye secde etmeye başlamıştı. Yüksek kibri bir anda kaybolmuş ve yaşamak isteyen vahşi bir köpekmişçesine titremeye başlamıştı.

''Seni öldürmeyeceğim.'' dedi Fei yavaşça.

''Ah? Majesteleri çok yaşa! Kralımız çok yaşa! Size, Kral Alexander'a, nezaketi ve su götürmez yüceliği için çok teşekkür ederim. Ben...'' Süvari son derece memnundu ve Fei'yi, yapabildiği kadar yağlıyordu.

Fei onun sözünü kesti sabırsız bir şekilde. ''Seni öldürmeyeceğim, ama... Birisi öldürecek.'' demiş ve hızlı bir şekilde, boğazı kesilmiş olan küçük çocuğa bir el hareketi yapmıştı. [Orta Can İksiri] sayesinde tamamen iyileşmiş olan ergen şu anda sadece yorgundu, yara izi dahi kalmamıştı hayatında. Kalabalığın önünde duruyordu ve arkadaşları, o anda ona destek oluyorlardı. Kral Alexander'ın kendisine el işareti yaptığını gördüğü anda heyecanlı bir şekilde ayağa kalkarak Fei'nin yanına ilerlemiş ve büyük bir krala verilen resmi selamı vermişti.

''Savaşçı, senin ismin nedir?'' Fei bir gülümseme eşliğinde sormuştu.

''Torres, Majesteleri, ismim Fermando Torres.'' Delikanlı heyecanla titremekteydi. Chambord'un Savunma Savaşı'nda son günde orduya katılmıştı. Bu yüzden yalnızca suru koruyabilmiş ve gerçek savaşa katılma fırsatı yakalayamamıştı. Ama bugün, Kral Alexander'ın düşmanların neredeyse tamamını tek başına kırıp geçtiğini gördüğünde kanı kaynamaya başlamıştı. O anda Kral Alexander Torres için bir idol ve ilham kaynağıydı. Her genç adamın hayallerinde bir kahraman olmak vardı. Bu yüzden de Torres kendi kendine, bir gün Kral Alexander gibi büyük ve iyi bir savaşçı olacağını söylemişti. Hatta gerekirse zalim düşmanlarla ve soğuk ölümle yüzleşmek zorunda kalsa dahi, hiçbir şey onu durdurmayacaktı. Bu yüzden İmparatorluk Süvarileri ile Şövalyeleri'nin geleceğin kraliçesi olan Angela'ya saygısızlık ettiklerini gördüğünde, ilk adımı atıp onlara karşı çıkan o olmuştu.

Fei nazikçe Torres'in omzuna vurmuştu; yerdeki süvari kılıcını tekmelemiş ve onun, havada birkaç takla atmasını sağlamıştı. Onu havada yakaladı ve Torres'e uzatarak, ''Torres, birini öldürmeye cesaret edebilir misin?'' dedi Fei.

Torres tereddüt etmişti. ''Hayır'' demek istemiş, ama taş köprüdeki kanlı ve tüylerini diken diken eden sahneyi hatırlamıştı. Dişlerini sıkarak kararlı bir şekilde cevap verdi: ''Evet ederim, Majesteleri!''

''Pekala o zaman, Chambord Krallığı'mıza hakaret eden bu lavuğu öldürmekte bana yardım et.'' diyerek, yerde dizlerinin üstüne çökmüş bir şekilde merhamet için yalvarıyor olan adamı işaret etmişti. Zavallı herif direnmek için cesarete sahip değildi. Torres'in kılıç ile birlikte yaklaştığını gördüğünde kaçmaya cesaret edememiş ve Fei'ye secde etmeye devam etmişti.

Bu, Torres'in birini öldüreceği ilk severdi.

Doğrusunu söylemek gerekirse, süvariye doğru yürüdüğü sırada çok korkmuştu. Ama kılıcını aşağı indirdiği anda yüzüne sıçrayan sıcak kanı hissettiği anda, Torres, bir şeylerin ruhunu tutuşturuyor olduğunu hissetmişti. Hiçbir şeyden korkmayacaktı artık; kanı gerçekten de kaynıyormuş gibiydi, delicesine ısınmıştı. Kalp atışları da sonuna kadar hızlanmıştı.

''Güzel, Fernando Torres. Şu andan itibaren, benim kişisel korumam olacaksın!'' Fei, Torres'in performansından memnundu.

Angela'nın önünde durup, İmparatorluk Süvarisi'nin keskin kılıcıyla yüzleştiği anda dahi krallığının itibarı için geri çekilmeyen on altı yaşındaki bu delikanlı, Fei'de son derece iyi bir izlenim bırakmıştı. Tamamen zırhla kaplı bir şekilde kesin bir avantaja sahip birisinin cesaretine güven olmazdı; bunu ölçmenin tek yolu, kişiyi son derece dezavantajlı bir durumda ve güvenecek hiçbir şeye sahip olmadığı zamanda izlemekti. Eğer bir cesareti varsa, ruhunun derinliklerinden gelirdi. Onun kılıcı tutarken titrediğinin açık olmasına rağmen, sarışın delikanlının gerçek bir savaşçı olduğu açıktı.

''Ah?''

Torres sersemlemiş durumdaydı. Hemen sonrasında ise genç adam, gökyüzünden düşmüş bir şeyi hediye olarak almış gibi hissetmişti. Biraz şaşkındı ve buna inanmaya cesaret edememişti. Sonunda, arkadaşlarının hatırlatmalarıyla birlikte diz çökmüş ve kralına, tüm bu telaşın arasında teşekkür etmişti. Ayağa kalkıp Fei'nin arkasında durmaya başladığı anda, hala şansına inanamıyordu. Kalçasını defalarca kez çimdiklemişti. O inanılmaz acı, ona hızlıca bunun bir rüya olmadığını göstermişti. Gerçekten de idolü Kral Alexander'ın kişisel koruması olmuştu! Sırtını doğrultmuş ve boyunu daha da yukarıya taşımıştı. Arkadaşlarının kıskanç bakışları altında, artık daha kaliteli bir şövalye gibi duruyordu.

Bir diğer taraftan, büyük Tanrı heykelinin altında olan Şövalye Kaptanı Semak, tüm bu olan bitenleri almak için kafası yeterince zekaya sahip değilmiş gibi hissediyordu.

''Seviye altı bir krallığın karıncaya benzeyen zayıf kralı, nasıl olur da herkesin ortasında Zenit İmparatorluğu'nun İmparatorluk Süvarileri'ni öldürmeye cüret edebilir? Bunu nasıl yapar?'' diyordu kendi kendine. Fei'ye bakarken adeta titriyordu. Dudakları dahi sallanıyor ve tek bir kelime edemiyordu. Bir önceki savaşta düşmanı onun enerji kalkanını paramparça etmişti. Semak ise kendisine öyle güveniyordu ki, sadece rahat bir şekilde saldırmıştı. Kibirli Şövalye Kaptanı aniden, hemen karşısındaki genç kralın kendisinden katbekat güçlü olduğunu fark etmişti.

Fei tüm süvarilerin icabına baktıktan sonra alaylı bir şekilde Semak'a doğru yaklaşmıştı, ölümcül niyeti hissedilebiliyordu. ''Söyle lan dümbük, nasıl ölmek istiyorsun?''

Şövalye Kaptanı'nın kafasından bir mırıldanma sesi yükselmişti. Ne yapacağını gerçekten bilmiyordu.

Aslında, bu kral pervasız dahi olsa, onun yalnızca sıradan süvarileri öldüreceğini ve kendisine bir şey yapmaya cüret edemeyeceğini düşünmüştü. En nihayetinde o süvariler sıradan askerlerdi, ama o, Zenit İmparatoru Yassin'den tahtı miras alması olanak dahilinde olan Prens Zhirkov'un yardımcısı ve imparatorluğun, görkemli bir ordu memuruydu... Ama yanılmıştı. Önündeki bu pervasız kralın, gerçekten de onun gitmesine izin vermeye dair hiçbir niyeti yoktu. Soğuk gözlerinden yayılan kesin ölüm hissi, bunu kanıtlıyordu. Fei’nin tek bir bakışı, Semak'ın biraz sonra öleceğini anlaması için yetmişti.

O anda, Semak üç buçuk atmaya başlamıştı işte.

Artık ne Ana İmparatorluk'un Ordu Memuru kimliği koruyacaktı onu ne de İki Yıldız Savaşçısı'nın toprak enerjisi. Bu iki etken, Semak'ın diğer krallıklara baskı yaparken ve onları tehdit ederken kullandığı anahtar etkenlerdi ve şu anda, işe yaramaz hale gelmişlerdi. Semak, sonunda aslında zayıf olduğunu hissetmiş ve kontrolsüzce titremeye başlamıştı.

İçgüdüsel bir şekilde geri basmıştı; içinde bir parça dahi kibir kalmamıştı artık. Korkusunu sonuna kadar belli ifadeye sahipti ve kaçmaya hazırlanıyordu.

O anda...

''Bu ne haddini bilmezlik! Alexander, eylemlerine bir son ver!''

Uzaklardan, kalabalığın ardından bir ses yükselmişti. Semak'ın gözleri parlamıştı bir anda, kalabalığın içerisinden çıkıp dairenin içerisine dalan Prens Tropinski'yi görmüştü.

''Majesteleri, Majesteleri, bana yardım edin. Chambord, imparatorluğa ihanet etti! Bu kötü kral, tüm Zenit İmparatorluğu'nu devirmeyi planlıyor...'' Semak bir şövalye olarak sahip olduğu tavrı ve yüksek sınıfını unutmuştu. Sürünerek Tropinski'nin yanına doğru ilerlemiş, diz çökmüş ve ağlamaya başlamıştı. ''Bu çok zalimce! Bu kötü kalpli kral İmparatorluk Süvarileri'ni katletti. Birliklerine, tüm Kraliyet Taç giyme Lejyonu'nu yok etmeleri için emir dahi verdi!''

Tüm suçlamalar, Semak tarafından Fei'nin üstüne ustaca yüklenmişti.

Küçük Prens Tropinski, yerdeki ağır yaralı ve neredeyse ölmüş süvarilere ve paniklemiş Şövalye Kaptanı Semak'a baktıktan sonra Fei'yi öfkeyle sorgulamaya başladı: ''Kral Alexander, bu da nedir? Bana bir açıklama sunarsanız iyi olur!''

Küçük Prens Tropinski bu gece çok eğleniyordu. Bu zavallı ve ücra krallık onun eşsiz bir özgürlük ve mutluluk hissini tatmasını sağlamıştı; onu her yerde takip edip neler yapıp yapmaması gerektiğini söyleyen İmparatorluk Öğretmenleri burada yoktu. Babası İmparator Yassin'in ruh haline iyi bir şekilde dikkat ederek buna göre davranması ya da ağabeyleri Arshavin ve Zhirov'dan gelen hakaretlerle oluşan öfkesini içine gömmesi gerekmiyordu. Burada vatandaşların sıcaklığını hissetmiş ve şenlik ateşlerinin etrafında koşturup dans edebilmişti. Bu tip bir özgürlük, St. Petersburg'da çok nadirdi.

Bu eşsiz parti onun Alexander'a karşı olan önyargı ve memnuniyetsizliğini yavaş yavaş kaldırmıştı. Birkaç dakika önce Chambord vatandaşlarının Alexander'ın kahramanlık hikayeleri hakkında gururlu bir şekilde devamlı olarak tartıştığını duymuş ve kendi kendine, ''Görünüşe göre bu Kral Alexander harbiden büyük adam. İlginç, belki de iyi arkadaşlar olabiliriz...'' demişti.

Ama, şimdi olan bitenler onu ciddi anlamda kızdırmıştı.

Vatandaşların oluşturduğu kalabalık nedeniyle, Küçük Prens her şeyin en azından yarıdan fazlası bittikten sonra buraya varmıştı, bu yüzden de tüm hikayeyi bilmiyordu. Ancak, Şövalye Kaptanı Semak'ın söylediklerinin doğru olup olmadığı önemli değildi. İmparatorluk'un bir prensi olarak Tropinski, İmparatorluk'un haysiyet ve kudretinin ciddi anlamda sarsıntıda olduğunu hissetmişti. Müdahale etmek zorundaydı; eğer Alexander ona makul bir açıklama vermese, sonuçlar felaket olacaktı.

Ancak, Fei'nin cevabı onu şok etmişti. Duyduklarına inanamıyordu bile...

''Açıklama mı? Neyin açıklaması?''

Fei'nin ağzından küçümseyici cümleler çıkmıştı. Son derece komik bir şey duymuşçasına ileriye doğru yürümeye devam etmiş ve Semak'a, sağlam adımlarla yavaş yavaş yaklaşmıştı. Altın kılıcından yayılan soğukluk ona Azrail'in orağının hissiyatını veriyordu, Tropinski'ye bakmış ve soğukça konuşmuştu. ''Majesteleri, yanlış seçimi yapmayın. Kenara çekilin veya ölün!''

''Seni...''

Küçük Prens öfkelenmişti.

O anda, rakibinden yayılan yapmacıksız öldürme isteğini hissetmişti. Fei'nin yolunu kapatırsa, o genç kralın, kendisinin yüksek seviyeli bir prens olmasına bakmaksızın öldüreceğine hiç şüphesi yoktu... Ancak, İmparatorluk'un Prensi olarak haysiyeti, son süvarinin yaptığı gibi Alexander'a yalvarmasını ya da onu memnun etmeye çalışmasını kaldıramazdı. Tropinski bir kahraman, hatta bir savaşçı olmasa ve daha önce Fei'ye uygunsuz bir şekilde saldırmış olsa da, o anda, Küçük Prens Şövalye Kaptanı Semak'ı korumak için değil de, tüm Zenit İmparatorluğu'nun haysiyeti için orada duruyordu.

Bu nedenle, karşısındaki herife rakip olamayacağını bilmesine rağmen kılıcını kınından çıkarmıştı.

''Eh?''

Fei, prensten böyle bir davranış beklemiyordu. Playboy görünüşlü bu prensin, böyle bir durumda bu kadar çetin olabileceğini düşünmemişti... Ama, sadece şaşırmıştı. Hızı hiç yavaşlamamıştı. Herkesin bir kırmızı çizgisi vardı ve bu çizgiyi geçenler, sonuçlarıyla yüz yüze olacaktı. Eğer yolundaki Zenit İmparatoru Yassin olsa bile, Fei, ona saldırmak için tereddüt etmezdi.

O anda büyük Tanrı heykellerinin altında, meydanda; birileri sabırsızlaşıyordu.

''Bu herif aşırı küstah...'' Geniş bir duvağın altında gizleniyor olan kadın şövalye Susan öfkeyle konuşmuştu. Büyük bir duvağın altında gizleniyor olan bir başka kişiye, yani arkasına doğru dönerek konuşmuştu: ''Majesteleri, lütfen gidip onu öldürmeme izin verin.''

''Sen onu yenemezsin ki.'' Prenses yavaşça kafasını sallamış ve yumuşakça konuşmuştu.

''Ne? Bu nasıl mümkün olabilir? Majesteleri, affınıza sığınarak bunu reddediyorum. Ben bir Üç yıldız Savaşçısı'yım, o barbar herif İkinci Prens'in adi çakalı Semak'ı yenebilmiş olsa dahi, benim rakibim olabilecek seviyede değil!'' Susan'ın prensesin muhakemesine güvenmediği ortadaydı.

Prenses kafasını sallamış ve Susan'ı görmezden gelmişti. Daha sonra da arkasına dönerek başka birisine seslendi: ''Şövalye Kaptanı Romain, görünüşe göre bu sefer senin işe el atman lazım.''

''Majesteleri'ne hizmet etmek benim için bir zevktir.'' Gizlenmiş adam, kafasındaki örtüyü kaldırmıştı hızlıca. Geniş bir gülüş vardı bu sarışın savaşçının yüzünde, Prenses Tanasha ve Şövalye Susan'ı bu öğleden sonra sokaklarda takip ediyor olan adam, buydu.

''Oh, bu Alexander adlı herif çok ilginç. Şövalye Kaptanı Romain, o adamla savaşmak zorunda değilsin. Sadece Jimmy'i güvenli bir şekilde geri getir.'' diyerek eklemişti Prenses, sesi hala solgun ve zayıftı.

''Eh?'' Sarışın savaşçı şaşırmıştı. ''Majesteleri, Yardımcı Kaptan Semak...''

''Hehe, o sinsi ve adi çakalı boşver. Onun burada ölmesi çok da büyük bir şey olmayacaktır. Yıllar boyunca, imparatorluğumuzun onur ve görkemini lekeleyen bir sürü şey yaptı. Görünüşe göre, eylemlerinin cezasıyla acı çekme vakti geldi artık, onun için.''

Gülümseyen sarışın savaşçı bir süre sessiz kalmış, sonra kafasını sallamış ve cevap vermişti. ''Anlaşıldı, Majesteleri.'' demiş ve hafifçe eğilmesinin ardından bir anda prensesin yanından kaybolmuştu.

''Majesteleri, Semak burada ölmeyi hak etse de o, İkinci Prens Zhirkov'un sağ koluydu. Majesteleri için bir sürü gizli şey yapmıştı. Eğer şimdi ölürse, İkinci Prens bunun üstünün öylece kapanmasına izin vermeyecektir.'' Kadın şövalye Susan aniden hatırlatmıştı.