Novel Günleri - Bilgilendirme!

Bölümün tamamını okumak için üye olmalısınız! Üye olmak için tıklayınız.

45. Bölüm Hadi Gidelim!

Çevirmen: Tomato / Editor: Venus

Ağır metal zırh setleri, hızlıca gözetleme kulesinin yanına konulmuştu. Toplam yirmi set vardı ve Afrodit'in ellerinden gelen bir hediye gibi görünüyorlardı. Güneş ışığının üstlerine düşmesiyle oluşan parıltılar herkesin dikkatini çekiyordu.

Bu ağır şövalye zırhları, eski kralın tüm hayatı boyunca topladığı değerli setlerdi. Son derece güçlü bir metalden yapılmışlardı. Yapım aşamasında işlenmiş demir 'çelik özü' ile karıştırılmıştı. Oldukça güzel görünüyorlardı, değerlilerdi ve bir ton defans kapasitesine sahiplerdi. Normal silahlar onları kıramazdı.

Eski kral, bu zırh setlerine birer milli hazine gibi davranmış ve onların, kralın sarayından çıkarılmasına dahi razı olmamıştı. Onları hiç kullanmamış ve ara sıra da temizlemişti. Bu zırh setleri, onun kendi hayatı kadar değerliydi.

Ancak Fei, bu milli hazinelerin birer kağıtmışçasına surun üstüne getirilmesini sağlamıştı bugün. Ne olduğunu fark etmelerinin ardından kimse Kral Alexander'ın ne yapacağına dair bir fikre sahip olmayı başaramamıştı. Kendi aralarında fısıldaşıyor, merak ve heyecan dolu bir şekilde Fei'ye bakıyorlardı.

''Ne dersiniz, savaşçılarım? Bu zırhları giyebilir misiniz?'' Fei parıldayan ağır şövalye zırhlarını işaret etmişti, tam olarak yirmi iki tanelerdi.

''Bahsetmeye dahi değmez, Majesteleri!'' Zırhları görmelerinin ardından güçlü elemanlar da, havuç cennetine düşmüş tavşanlar gibi heyecanlanmışlardı. Savaşçıların mükemmel silah ve zırhlara olan tutkuları hiçbir zaman azalmazdı.

''Pekala, zaman kısıtlı. Olabildiğince hızlı bir şekilde size uyan bir zırh seçin, çok fazla zamanımız kalmadı!''

Adamlar güçlü ve dürüsttü. Fei'nin emir vermesinin ardından, biraz bile tereddüt etmeden istedikleri zırhları seçmeye koyulmuşlardı.

''Pierce, sen de bir tane seç. Daha sonra da benimle gel.''

''Harika!'' Pierce bir anda  heyecandan titremişti. Bir yandan gülerken bir yandan da hızlıca zırh seti seçmişti. Bu zırhlar savunma konusunda çok iyi olsalar da, işlenmiş demirlerin, daha da ağır olan 'çelik özü' ile karıştırılmış olmalarından dolayı, bu zırh setleri aşağı yukarı otuz, kırk kilo civarlarındaydı. Bu, Fei'nin, Brook'dan Chambord'daki en güçlü adamları istemesinin nedeniydi. Çünkü sıradan bir insan, bunlardan birini üstüne geçirdikten sonra doğru düzgün yürüyemezdi bile, bununla birlikte düşmanları öldürmekten ise bahsetmeye dahi gerek yoktu.

Bu yirmi kuvvetli adam, Fei'nin saldırı için ihtiyacı olan tüm insan gücüydü.

Yıldız Seviye savaşçılar değillerdi ve bir enerjileri de yoktu, ancak aşırı güçlülerdi. Bu ağır zırhları giydikten sonra efsane bir koruma sağlamış olacaklardı kendilerine. Böylece normal insanların arasına kafeslerinden yeni çıkarak dalan yirmi aç kaplan gibi olabileceklerdi. Eğer köprünün darlığından düzgünce istifade edebilirlerse, iki taraftaki Yıldız Seviye savaşçılardan dahi daha güçlü olabileceklerdi.

Fei en başta düşmanlara çok fazla askerle saldırmayı planlamamıştı.

Brook'a baktı yavaşça. Kralın gardiyanlarının ikinci komutanı da bir Yıldız Seviye savaşçıydı, yani bu iş için mükemmel bir adaydı. Ancak surun üstünde stratejileri belirleyecek bir komutana ihtiyaç vardı. Çünkü eğer beklenmedik bir şey olursa, tüm sur kaosa sürüklenirdi.

Genç kral birkaç saniye düşündü, ancak en sonunda onu surun üstünde bırakmaya karar verdi. Brook'a bakmasının ardından, Bekçi Oleg'in de surun üstünde bir aralıkta oturuyor olduğunu görmüştü. Ona bir işaret yaparak, ''yağcı''nın kendisine yaklaşmasını ifade etmişti.

''Git ve bir zırh seti al.'' Fei'nin yüzünde herhangi bir ifade yoktu artık.

Oleg oldukça şaşırmıştı bir anda, kafası karışmıştı Fei'nin söyledikleriyle. Gözetleme kulesinden epey uzaktaydı, bu yüzden neler olduğunu bilmiyordu. Kralın oldukça cömert olarak ona, yaklaşan kuşatmada kendini koruyabilmesi için bir zırh verdiğini düşünmüştü. Parlak bir gülümseme Oleg'in yüzüne oturmuştu. Daha sonra da herif hızlıca gidip yerde yatıyor olan son zırh setini alarak giydi.

Kısa bir süre içerisinde, birkaç asker surun üstüne ultra büyük silahlar getirmitşi.

Bu büyük ve ağır silahlar da kralın sarayından geliyordu ve zırhlar gibi, onlar da eski kralın değerli koleksiyonundandı. Fei onları tam zamanında çıkarmıştı, şimdi hepsinden sonuna kadar yararlanılmış olacaktı.

''Bam, bam!''

Yirmi bir silah yere bırakılmıştı. Balta ve çekiçler de içeriyorlardı, hepsi son derece korkutucu görünüyordu. Karanlık ve soğuk bir havaları vardı, onlara bakan herkes depresif hissederdi. Yere değdikleri anda surun üstündeki tuğlalardan birkaçını ve yeri kırmışlardı, bir silah yığını oluşmuştu orada. Gerçekten de ağırlardı.

''Herkes kendine rahatça uyan bir silah alsın.''

Kralın emrini duymalarının ardından istedikleri silahları almak üzere hızla silahlara abandılar. Pierce bir çift egzotik bir görünüşe sahip savaş çekici almıştı. Drogba da uzun, büyük bir balta seçmişti, neredeyse bir kapı kadar uzundu. Onu taşıyan birisinin kendisine doğru koştuğunu gören herkes, şüphesiz kemiklerine kadar titreyip korkuyla dolardı.

Warden Oleg, sonunda atmosferin kendi düşündüğü gibi olmadığını fark etmişti. Ancak kralın ciddi ifadesini gördükten sonra herhangi bir şeyi sormaya cesaret edememişti. Yıldız Seviye'de olan enerjisini kendisinden de uzun olan bir kılıcı seçmek için kullanmış ve Fei'nin yanında sessizce beklemeye başlamıştı.

Ortada kendisi için bir silah ya da zırh seti kalmadığını gören Brook paniklemişti, ''Majesteleri, ben...''

''Sen surda kalacaksın Brook. Ben geri dönene kadar Chambord sana emanet.'' Fei, Brook'un omzuna hafifçe bastırmış ve ciddi bir şekilde konuşmaya devam etmişti: ''Sen, burada güvenebileceğim tek kişisin.''

Brook'un vücudu kaskatı kesilmişti o anda, Fei'nin söyledikleriyle sersemlemişti.

Fei başka bir şey söylemedi. Askerler tarafından kendi talimatıyla doldurulmuş kırk altı temiz su torbasını aldı ve insanların görüşünden uzaklaşmak için, gözetleme kulesinin içine doğru yürüdü.

Binanın içine girmesinin ardından bir şişe [Orta Can İksiri]'ni ve bir şişe de [Dayanıklılık İksiri]'ni kemerindeki depolama alanlarından çıkararak, yirmi üç su torbasına bir tanesinden, diğer yirmi üç su torbasına ise diğerinden birkaç damla damlattı. Daha sonra su torbalarını sallamış ve su ile iksirlerin karışmasını sağlamış, ardından da yirmi ağır zırhlı [Demir Adam]'ı çağırarak her birine ikişer tane su torbası vermişti.

''Savaş Tanrısı bize merhamet göstererek bizi kutsadı. Mavi torbadaki su yorgunluğunuzun kaybolmasını sağlayacak, kırmızı torbadaki su ise her türlü yarayı iyileştirecek... Düşman düzeninin içine girdiğimizde kendinizi iyice koruduğunuzdan emin olun. Yaralandığınızda ya da yorulduğunuzda, hemen sulardan için.''

Pierce ve diğerleri, duyduklarıyla birlikte son derece hoşnut olmuştu.

Fiziksel güçleri ciddi anlamda yüksek olsa da, yirmi otuz kiloluk zırhlar ve on beş yirmi kiloluk silahlarla, her türlü insan sonunda yorulurdu. Ancak, Kral Alexander'ın verdiği su torbaları hızlıca bütün endişelerini söküp atmıştı.

Warden Oleg, neden kralın kendisine değerli bir zırh seti verdiğini sonunda anlamıştı. Yüzünden kan çekilmiş, vücudundan yağmur yağarmışçasına ter akmaya başlamış ve kafası, tam olarak boş bir hal almıştı. Kekeleyerek, ''Ma... Maj... Majes... Majesteleri... B... Be... Ben...''

Fei ona soğuk bir şekilde baktı, gözleri yeterli cevabı vermişti. Warden Oleg bile bu keskin cevaptan sonra bir şey söyleyemezdi.

Öyle de olmuştu. Kalbi atmayı durdurmuştu bir saniyeliğine, Fei'nin gözlerinde boğulacakmış gibi hissetmişti ona bakar bakmaz. Daha da fazla terlemeye başlamış olsa da, tek bir kelime söylemeye dahi cesaret edememişti.

''Herkes, mavi torbadan ağız dolusu bir yudum alsın. Savaşa hazır olun.''

Fei daha önce Diablo Dünyası'na girdiğinde aldığı ağır şövalye zırhını giydi ve adamlara seslendi.

''Gulp, gulp...''

Pierce ve diğerleri mavi su torbasından bir yudum almıştı. Su ağızlarından girdikleri anda herkesin nefesi kesilmişti. Hepsinin yüzünde şaşkın bir ifade vardı.

Hepsi, kralın bahsettiği özel gücün vücutlarının her bir zerresine etki ettiğini açıkça hissetmişti, aniden güç ile dolmuşlardı.

Zırhların ağırlığı yok olmuştu, ince bir gömlek giyiyormuş gibi hissediyorlardı adeta. Değil koşmak, havada zıplaya zıplaya bile ilerleyebilirlerdi şu anda. Yirmi yirmi beş kiloluk silahlar sanki metalden değil de hasırdan yapılmış gibi hissettiriyordu, sanki o anda hiçbir şey tutmuyorlardı.

Her şey güzel bir illüzyonmuş gibiydi. Ama ahbaplarının şok olmuş ifadelerinden, sonunda hissettiklerinin bir illüzyon olmadığını, bunun, büyücülerin  yaptığı ağırlığı yok eden bir büyü tarzı bir şeyi anlamışlardı. Ama bu, öyle basit bir büyü değildi...

Bu bir mucizeydi.

''Surun aşağısına indiğimizde, herkes benim emrime uyacak. Tek bir kişinin dahi benim emrimden çıktığını görmeyeceğim, yoksa gözümü bile kırpmadan o kişinin kellesini alırım oracıkta...'' Fei, seçtiği savaşçılara bakıyordu. Çift elli devasa baltasını kavrayarak, onu sağ eliyle kavradı. Sağ elindeki balta ve sol koltuk altındaki miğfer ile, gözetleme kulesini ilk terk eden o olmuştu.

''Dışarı çıkın!''

Savaşçı grubu da Fei'nin arkasından cesurca ilerleyerek kuleyi terk etti.

Birkaç asker Fei'nin talimatlarına uyarak sura, aşağıya doğru sarkan yirmi adet kalın ip asmıştı. Pierce en öndeydi, miğferini kafasına koymuş ve etrafındaki askerlere veda edermişçesine çekicini kaldırmıştı. Operasyon oldukça riskliydi ve kimse, onların geriye canlı döneceğini garanti edemezdi. Pierce bunu takmıyordu, gülmüş ve halatı tuttuğu gibi surdan atlamıştı.

Sulandırılmış [Dayanıklılık İksiri], Pierce'nin dayanıklılığını bambaşka bir seviyeye taşımıştı. Ağır bir zırh seti giyiyor olsa da, ormandaki vahşi bir maymun gibi son derece rahat ve esnek hissediyordu. Surdan aşağıya kaymıştı hızlıca.

''Boom!''

Pierce yere indiği gibi toprakta derin bir ayak izi bırakmıştı.

''Boom! Boom! Boom!''

Yirmi demir robot gibi, diğer güçlü adamlar da toprağa doğru halatı tutarak kaymaya başlamıştı. Hızlıca kendi içlerinde organize olmuş ve 'V' şeklinde bir oluşuma girmişlerdi. Pierce en önde duruyordu.

Fei hala surun üstündeydi. Kafasına miğferini takıp halatı tuttuğu gibi aşağıya kaymaya hazır olduğu anda, uzaklardan bir yakarış geldiğini duydu.

''Alexander, gitme...''

Güzel bir kız elbisesinin kenarlarını tutup düşmemeye çalışarak surun merdivenlerinden yukarı doğru koşmuştu. Bağırırken bir yandan da ağlıyordu. Alexander'ın Kale'yi terk edip kendini tehlikeye atmasını istemiyor, onu durdurmaya çalışıyordu. Fei onun güzel yüzündeki paniklemiş ifadeyi görebilmişti rahatça...

''Angela...''

Fei birkaç saniye bekleyip ona bakmıştı. Ama Fei için bu sonsuzluk gibiydi; Angela'nın yüzündeki her bir noktayı, gözlerinin üstündeki kıvrımlı kirpiklerinden, dudaklarının kenarlara doğru ilerlerkenki incelişine kadar, her bir ayrıntıyı kazımıştı hafızasına. Hiçbir şey söylememişti, söyleyemezdi. Kafasına miğferi yerleştirmiş ve halatı sıkıca tutmuştu. Arkasına dönüp kendini boşluğa bırakırken, miğferinin göz deliklerinden kendisine doğru hararetli bir şekilde koşan Angela'ya son bir kez bakmıştı.

Operasyon başladıktan sonra, son derece hızlı ve kesin bir şekilde devam ettirilmesi gerekiyordu. Tek bir saniyelik bir gecikme bile düşmanların onları bir saniye daha erken fark etmesini sağlayabilirdi. Bu, savaşçıları tehlikeli bir duruma sokabilirdi.

Fei yavaşça dudağını ısırmıştı, Angela ile konuşacak zamanı yoktu. Tek bir saniyesi bile...