Orta çağ din adamı aspdfjasdoılfnsgdfıop
Novel Günleri - Bilgilendirme!
Bölümün tamamını okumak için üye olmalısınız! Üye olmak için tıklayınız.
20. Bölüm Oscar Ödüllü Oyunculuk
Fei sesin kaynağını takip etmişti. Sağ elinin tarafındaki köşede ince, kızıl saçlı küçük bir kız bir yandan ağlarken, bir yandan da birini tutuyordu.Fei daha yakından bakmaya başladı. Küçük kızın tutuyor olduğu kişi, son derece ağır yaralı olan Pierce'ydi.
Kralın gardiyanlarının ikinci komutanı Brook da hemen yanlarındaydı, endişeli görünüyordu. Küçük kızı rahatlatmak için konuşuyor gibi görünüyordu.
''Majesteleri!''
Brook, Fei'yi görünce heyecanlanmıştı. Hemen onun önünde eğilmiş ve ''Bir çare buldunuz mu?'' demişti.
Fei'ye gergin bir şekilde bakıyordu; onun başını iki yana sallayıp hayal kırıklığı doğuracak bir şey söylemesinden korkuyordu. Pierce limitini zorluyordu, muhtemelen en fazla on dakika daha dayanabilirdi, ama en azından on dakika daha durabilirdi.
Fei oldukça mütevazi olan Brook'un epey bir gergin olduğunu görmüş ve ona birazcık takılmaya karar vermişti. Onun sorusunu cevaplamamış, onun yerine küçük, kızıl saçlı kızı işaret etmişti: ''Bu kız...''
''Louise o, Pierce'nin kızı Louise.'' Brook endişesini dizginlemeye çalışarak, hemen küçük kızı tanıtmıştı Fei'ye.
Fei hiçbir şey söylemeden kafasını salladı.
''Yani bu küçük kız, Pierce'nin ciddi anlamda yaralı olduğu zaman hakkında endişelendiği kızı.''
Pierce'den, fazlasıyla sert ve katı bir adamdan farklı olarak, küçük Louise fazlasıyla tatlıydı. Gözlerindeki yaşlarla herkesin kalbini eritebilirdi. Aynı şekilde kızıl saçlarıyla da fazlasıyla dikkat çekiyordu. Fei'ye, Harry Potter serisindeki Hermonie'yi anımsatmıştı.
Ancak Fei, Louise'nin bir çocuk olarak pek yaklaşılabilir olmadığını hissetmişti. Fazlasıyla soğuktu ve 12 yaşındaki bir velede göre, epey bir olgun görünüyordu.
''Sen, Brook Amca'nın babamı kurtarabileceğini söylediği kişi misin?''
Louise bir yandan ağlıyor olsa da, ona doğru yaklaşan birisini gördüğü gibi yukarı kaldırmıştı kafasını. Gözlerinde hala yaşlar vardı ve Fei, onun minik kalbinin çoktan kırıldığını söyleyebilirdi. Ancak yine de yaşına uymayan bir sesle devam etmişti konuşmaya: ''Eğer babamı kurtarırsan, sonsuza kadar senin aşığın olmaya razı olurum.''
Fei bir andan şok olmuştu. Ne diyeceğini bilememişti.
''Yok artık anasını! Bu dünyadaki tüm bacaksız veletler büyümüş de küçülmüş herhalde! Ben pedofili falan değilim ulan! Edep yahu!'' demişti kendi kendine.
Bu çocukla daha fazla konuşmak istememişti elbette. Onunla yüzleşmek, Diablo Dünyası’ndaki herhangi bir boss ile yüzleşmekten daha zor bir hale gelmişti şu anda, çocuk resmen manyaktı!
Fei durumu ağır bir komaya kadar ilerlemiş Pierce'nin yanına oturmuştu. [Küçük Can İksiri]'ni çıkarmış ve onun bir damlasını, Pierce'nin ağzına dikkatli bir şekilde damlatmıştı.
Onun işe yarayıp yaramayacağı şu anda test edilecekti.
Fei gergindi; Brook ve Louise daha da gergindi. Üçü de gözlerini Pierce'ye dikmişti, kalpleri olağanüstü hızlı bir şekilde atıyordu ve bunun işe yaramasını umuyorlardı.
Zaman yavaşça geçiyordu. Sessizlik bir zehirdi adeta; kimse nefes almaya cüret edememişti.
Sonunda, biraz önce soluk almak için mücadele veren Pierce'nin nefes alış-verişleri normale dönmüştü. Soluk yüzü yavaşça kırmızı bir renk kazanmış ve adamın yaraları, gözle görülür bir şekilde son derece inanılmaz bir hızla iyileşmeye başlamıştı.
Brook ve Louise şok olmuşlardı, çeneleri onlar farkında bile olmadan düşmüştü. Kral Alexander'ın Pierce'nin ağzına damlattığı kırmızı sıvının ne olduğunu biliyor olmasalar da, onun süper etkili olduğunu anlamışlardı. Bu kırmızı sıvının iyileştirme gücü, onların en büyük hayallerinin dahi ötesine geçiyordu.
Hayal edilemez, mükemmel, duyulmamış bir şeydi bu!
Adeta Yüksek Rahipler'in ve Kutsal Kilise'nin iyileştirme büyülerinden bile daha iyiydi.
Brook ve Louise önce birbirlerine, daha sonra da Fei'ye bakmaya başlamışlardı yavaşça. O anda Fei'nin insan kılığına girmiş bir Tanrı olduğundan neredeyse eminlerdi.
Tıpkı onlar gibi Fei de, [Küçük Can İksiri]'nin korkutucu iyileştirme gücü karşısında şaşırmıştı.
O iksirin sadece tek bir damlasının böyle bir etki yaratacağını beklemiyordu Fei. Açıkça, eğer Pierce'ye tüm şişeyi içirmiş olsaydı, o basitçe tam olarak iyileşecek ve hatta tam o an başka bir savaşa girmeye hazır olacaktı. Ancak bunun etkisi etraftakiler için son derece muazzam bir şaşkınlık oluşturacaktı. Bu yüzden de Fei bunu yapmamıştı.
Fei Pierce'nin durumunu gözlemleye başlamıştı. İksirin sadece tek bir damlası bile Pierce'nin tüm yaralarını iyileştirmek için yeterli olmuştu ve adamın yüzü, artık soluk değildi. Ama o hala bilincini geri kazanamamıştı.
''Bu muhtemelen tek bir damlanın yapabileceği maksimum iyileştirme.'' Gözlerinin önünde olanlar, Fei'ye ikisirin iyileştirme gücünü kabaca ölçmesi için bir şans tanımıştı. Daha sonra da Fei, Pierce'nin ağzına bir damla daha damlattı.
Bu sefer, etki son derece hızlıydı. Damla Pierce'nin ağzına düştüğü gibi, Pierce komadan uyanmış, inlemiş ve gözlerini açmıştı.
Hemen yanında duran üçlüyü gördüğünde kafası karışmıştı tabii... Birkaç kez kafasını sallamış ve neler olduğunu hatırlamaya çalışmıştı. Ölmek üzere olduğunu ama bir şekilde dayanılmaz bir acının onun vücuduna dolduğunu, daha sonra da nefes alamamaya başladığını hatırlıyordu.
''Neler oldu?.. Ben...'' Pierce'nin konuştuğunu gördüğünde, Brook sonunda rahat bir nefes almıştı.
Louise mutlu bir şekilde çığlık atmış ve Pierce'nin kollarına atlamıştı bir anda. Tam bu noktada, daha 12 yaşında olan kız daha önce hiç hissetmediği kadar güvende ve mutlu hissetmişti... ''Baba, sen hayattasın! Tanrı'ya şükürler olsun... Kral seni kurtardı!..''
Louise konuşmasını bile bitirememişti düzgünce. Son derece mutluydu ve hıçkıra hıçkıra ağlamaya başlamıştı.
Hayatta sevdiği tek kişiyi kaybetme korkusu onun için son derece dehşet vericiydi. Bu onun ruhunu adeta korkutmuştu ve küçük çocuk, bunu tekrar deneyimlemek istememişti asla.
Pierce, kızının hıçkırıklarıyla neler olduğunu anlamış gibi görünüyordu. Cesur savaşçı hiçbir şey söylememiş; sadece kızına hafifçe sarılmıştı. Kızının yüzündeki korku ve telaşı hissettikten sonra, bir gözyaşı bu kahramanın yanağından aşağıya doğru ilerlemeye başlamıştı...
Fei de bu mutlu baba ve kız ailesine bakarak hafifçe gülümsemişti.
***
Fei, kısa bir süre içerisinde oradan sessizce ayrıldı; o ailenin içinde olduğu özel anı bölmek istememişti. [Küçük Can İksiri]'nden iki damla, Pierce'yi Azrail'in pençesinden söküp almıştı resmen. Bu da Fei'nin bu iksirin etkisini anlamasına ve onun, Diablo Dünyası'ndakiyle benzer bir işlevde olduğunu fark etmesini sağlamıştı.
Aynı zamanda bu olay, Fei'nin bir sonraki yapacağıyla ilgili kendine daha da güvenmesine neden olmuştu.
''Alexander, sular ile cam şişeler hazır.'' demişti Emma.
Angela da Emma da birer cam şişe ve su taşıyordu. Onları sarayın arka kısmından aceleyle getirmişlerdi. Fei cam şişeleri ellerine aldı ve Brook'a bir masa getirmesini emretti.
Cam şişeleri masanın üstüne yerleştirmesinin ardından, Fei de dizlerini, masanın önünde yere yerleştirmişti. Angela ve diğerleri neler döndüğünü bilmiyorlardı, bu yüzden de meraklı bir şekilde onu izliyorlardı.
''Bu, babanın rol yeteneklerini göstermesinin tam zamanıdır, hehehe!'' Fei içten içe gülüyor olsa da şu anda, dışarıdan bakıldığında oldukça ciddi görünüyordu.
Avuçlarını göğsünün önünde birleştirmiş ve gözlerini kapatmıştı. Buradaki hiç kimsenin geçmişte duymadığı gizemli, garip bir dille dönmeye başlamıştı dili. İfadesi son derece ciddiydi, sanki gizemli bir Tanrı'ya dua ediyormuş gibiydi.
Kralın ne hakkında konuşuyor olduğunu kimse anlamıyordu, ama buna rağmen onun yüzündeki ifade etraftaki herkesi etkilemişti. Angela Emma'nın dizlerinin üstüne çökmesini sağlamıştı önce, onun ardından ise sarayın içindeki herkes dizlerinin üstüne çökmüştü.
Fei, arkasında nelerin döndüğünü duyabiliyordu. Arkasında olan bitenlere bir göz atmış ve kendini, gülmemek için kasmaya başlamıştı.
Role devam etmesi lazımdı.
İngilizce bir şeyler saçmalamaya başlamıştı hemen, ''Hay taşaklar! Ben yakışıklı bir kralım ve siz değilsiniz! Seni cep telefonumdan aramaya alışmıştım, neden hep yalan söylüyorsun? Hehehe... Şimdi siz hiçbir şey anlamıyorsunuz değil mi? Hehehe... Ah, dur, ulan benim ciddi olmam lazım!''
Bu tip şeyleri birkaç kez tekrar ettikten sonra Fei, bunun artık yeterli olduğunu düşünmüş ve ayağa kalkmıştı.
Etrafındaki tüm insanlar da şaşkın bir şekilde ayağa kalkmıştı, kafaları karışıktı...
''Tink!''
Aniden, Fei Brook'un kılıcını kınından çekmiş ve avucuna bir kesik atmıştı.
Kan da fışkırmaya başlamıştı tabii...
''Alexander, ne yap...'' Angela'nın Fei'nin yaptığını gördüğü gibi gözleri açılmıştı, endişeliydi.
Fei etrafında dönmüş ve gülümseyerek, Angela'ya her şeyin kontrolü altında olduğuna dair sinyal vermişti.
Herkes onun kanayan eline ve iki can iksirine bakarken, Fei gizli bir şekilde sırtıyla arkasındaki herkesin görüşünü kapatmış ve [Küçük Can İksiri]'ni içeren şişenin ağzını açmış, yarısını önündeki iki şişenin içine boşaltmıştı.
''Oh, Savaş Tanrısı! Benim cesur savaşçılarım, içiniz rahat olsun, hepiniz kurtarılacaksınız! Benim duamdan sonra, Tanrı hepinizi kurtarmaya razı oldu. Vücudumu kendi gücüyle doldurdu. Bu kanlı suyu içen herkes Tanrı'nın gücüyle dolacak ve sahip olduğu tüm yaraların iyileşmesini kendi gözleriyle görecektir!..''
Fei iyice sıvamıştı artık. Azıcık bile utanmıyordu da.
Söylediklerini kanıtlamak için, kanayan elini suyun içine sokmuştu hızlıca. İki saniye sonra elini geri çektiğinde ise yara kaybolmuş, yalnızca kırmızı, hafif bir yara izi kalmıştı.
''Yok artık!''
''Vay anasını be!''
''Tanrım!''
Bu ''mucize''ye tanık olan kalabalık ise çılgına dönmüştü.
Magnec