Novel Günleri - Bilgilendirme!

Bölümün tamamını okumak için üye olmalısınız! Üye olmak için tıklayınız.

59. Bölüm Mal Satışı

Çevirmen: Lydiara / Editor: T4icho

Gökdoğan gece karanlığında, ağaçların çapraşık kalabalığının arasından dikkatle baktı. Bu iğrenç örümceklerin yuvaları, hemen hemen her ağacın tepesini süslüyordu ve yemedikleri kurbanları dallarda ve ağaç kabuklarındaki çatlaklarda asılıydı. Genç olanlar büyümeleri için etli çuval olarak kullanılıyor, kasvetli ve ürkütücü meyveler gibi yumuşak bir esintiyle sallanıyorlardı.

Ağaçlar onların yuvaları, aynı zamanda av alanlarıydı. Aralarında gerilmiş olan kalın dokunmuş asidik ağ ipleri, örümceklerin etrafta dolaşmak ve iletişim kurmak için kullandıkları bir şebeke oluşturuyordu. Ağ şebekesi aracılığıyla bir ağaçtan diğerine hızla gidebiliyor ve asla yere değmek zorunda bile kalmıyorlardı.

Her yerde olmasının yanı sıra, ağ dokuması, aşırı derecede yapışkan ve çelik gibi sertti. Bunlardan birine takılmak bir seçenek değildi, çünkü sizi oradan bir bıçak bile kesip çıkaramazdı.

Ama her ağaç, en az bir örümcek yuvasına ev sahipliği yapıyordu. Onlardan çok fazla vardı!

Örümcekler, ağlarını ana saldırı aracı olarak kullanıyorlardı. Tepeden kurbanların üzerine hızla inmek için sülükdallar boyunca sıçrıyorlardı. Aşındırıcı örümcek tükürüğüyle avlarını kapladıktan sonra zehirli bir ısırıkla öldürüyorlardı.

Gökdoğan, ekibin geri kalanıyla ilerlemeye devam ediyordu. Fakat etraflarındaki ağaçlardan hışırtı sesleri geliyordu.

Shhrrr! Shhrr!

Üç veya dört örümcek, örümcek ağı şebekeleriyle ağaçların arasında geziniyordu. Kalın ağaçlar bazen onları saklıyor, bazen de boncuk gözleri karanlıkta parıldıyordu. Her yeniden belirdiklerinde, örümcekler biraz daha yakında oluyordu.

"Öldürün onları!"

Savaşçılar, ormanın içine ok atmaya başladılar. Tam önlerinde, örümceklerden birinin başına bir ok sapı geldi ama ölmedi. Onun yerine tıslayarak sekiz bacağı açık bir şekilde insanlara doğru sıçradı.

Aslan Yürekli kılıcını savurup ölümcül bir şekilde havayı yardı. Kılıç havadaki turunu bitirdiği zaman, örümcek iki parça halinde yerdeydi ve düzensizce sarsılıyordu. Zehirli, morumsu kırmızı kan, parçalanmış gövdesinden çamur gibi dışarı akıyordu.

Örümceklerin geri kalanı, sağdan soldan üzerlerine saldırdı.

Aşındırıcı tükürük topları, talihsiz gezginlere doğru uçuyordu ve onlar da sıyrılmak için ellerinden geleni yapıyorlardı. Savaşçılarından biri savaş çekicini sallayıp bir örümceği yere devirdi, Gökdoğan da asasının keskin ucunu tekrar tekrar beynine sapladı. Mutasyona uğramış böcek yaraları mor bir pislikle kanarken tiz bir sesle inliyor ve kurtulmaya çalışıyordu. Bu gibi yaralar, çabucak iyileşen canlılar için bile zorluydu. Gökdoğan'ın sert darbeleri bu şeyi öldürmese bile, en azından saf dışı bırakırdı.

Onun yerini birkaç örümcek daha aldı, her geçen an daha fazlası geliyordu.

Örümceklerin insanlardan sayıca fazla olduğunu anlamak için dahi olmaya gerek yoktu, Gökdoğan'ın yakından farkında olduğu bir gerçekti bu. Eğer kuşatılırlarsa hayatta kalma şansları sıfırdı.

“Benimle gelin!” Aslan Yürekli örümcek leşlerinin üzerindeki birkaç ağı keserek yol açtı. "Bu taraftan!"

Önlerinde, tamamen parlak yumurtalarla kaplı bir alan uzanıyordu. Her biri kabaca bir yumru büyüklüğündeydi ve Gökdoğan bunların arasına basınca, zamk gibi yapışkan bir sıvı dışarı fışkırdı. Bu şey ayağını yakalamışken, havaya mide bulandırıcı bir koku nüfuz etmişti. Burası, örümceklerin yumurtalarını bıraktığı ve yavru örümceklerin yumurtadan çıktıkları bir alan olmalıydı. Ayaklarının altında çıtırdayarak ezilenler, birkaç yeni yumurta ve uzun zaman önce parçalanmış kabuklardı. Toprakla çalılar arasındaki yerlerde ve ağaçlar boyunca, kahverengi kımıl kımıl bir yığın vardı. Her yer avuç içi boyutunda örümceklerle kaplıydı.

“Ananı s*keyim! Her taraf örümcek!”

Gökdoğan'ın bacakları, başı ve sırtı, eli büyüklüğünde örümceklerle kaplıydı. Bunlar genç olsalar da, bu onları daha az vahşi yapmıyordu. Davetsiz misafirlere korkmadan, öldürmeye hazır bir şekilde hücum ettiler.

"Ah!"

“Beni ısırdı!”

“Has*ktir! Burası bir örümcek yuvası!”

Ekip, yumurta tarlasından çıkmaya çalışırken, daha elli metre ilerleyemeden baştan aşağı örümceklerle kaplandılar. Gökdoğan kollarında ve boynunda en az bir düzine örümcek ısırığı vardır diye tahmin ediyordu. Neyse ki, genç örümceklerin zayıf bir zehri vardı ve avlanma becerileri henüz gelişmemişti. Isırıkların olduğu yerler büyük ölçüde şişmiş olsa da, hayati tehlike oluşturmuyorlardı.

Resmen bir örümcek denizine daldılar; önlerinde, arkalarında ve her iki yanlarında... Yirmi ila otuz tam gelişmiş örümcek daha onlara yetişmek üzereydi. Umutsuz ve çaresiz; şu an nasıl hissediyor oldukları ancak bu kelimelerle tarif edilebilirdi, ama saf hayatta kalma içgüdüsü devam etmelerini sağlıyordu. Sonunda, tam da büyük örümcekler onlara yetişirken diğerleri yuvadan çıktılar.

Gökdoğan boynundan nefret dolu bir örümceği koparıp yere çarptı. Örümcek geri fırladı ve kaçmaya çalıştı, ama Gökdoğan ayağını üzerine koyup, böceği ezip cıcığını çıkardı.

Genç şeytan avcısı acınacak bir durumdaydı. Boynu ve yüzü şişmişti, elleri normal boyutunun iki katına çıkmıştı. Ekibin geri kalanı ise ondan aşağı kalmıyordu; Kanlı Kraliçe hariç, onda hiç ısırık yokmuş gibiydi.

Yukarıdaki ağaçlar hışırdadı ve aniden büyük bir örümcek ortaya çıktı. İpek ağları ok gibi onlara fırlatıldı ve onları yere yapıştırmaya çalışırken yetersiz geldi. Asit, yakıcı beyaz bir duman çıkartarak zeminde cızırdadı.

Bu lanet olasıcalar hala bizi takip mi ediyorlar?!

Bu tatsız sürprizler, onların yollarını kesmeye devam ediyordu. Örümcekler, sertliklerini kaybetmemişlerdi, yirmi ya da otuz metre uzaktan onlara aşındırıcı ipek tükürüyorlardı. Her atış bir silahtan ateşlenmiş gibiydi, o yüzden insanlar biraz bile yavaşlayamazlardı. Başları önde, vaha boyunca olabildiğince hızlı koşuyorlardı.

Örümcekler onları takip etmeye devam ettiler, ta ki…

Bang-bang!

Ağaçların karanlığından iki patlama sesi geldi. Bu ses, bir çift susturuculu silah sesi gibiydi. Peşlerindeki eklem bacaklılar yere düşüp öldüler. Gökdoğan bir anda serseme döndü, atışların sesine bakılırsa uzaklardan gelmiş olmalıydı. O kadar uzaktan ve ormanın içinden geçecek kadar bir atış yapabilecek biri var mıydı?

“Yeşilarazi İleri Karakolu'ndan keskin nişancılar bunlar!”

"Başardık!"

Başka bir yaylım ateşi daha duyuldu. Bir silahın her patlayışı, bir örümceğin daha öldüğü anlamına geliyordu. Uzaktan olmasından çok, her vuruşun ölümcül oluşu Gökdoğan’ın dikkatini çekmişti.  Canavarları direkt kafalarından vurup arkalarında büyük bir delik bırakıyorlardı.

Sonunda örümcekler durup çalıların içinde kayboldular. Kısa bir süre sonra Aslan Yürekli, nişancılara ismini bağırdı.

Birkaç adam ortaya çıktı. Ustalıkla çevreye uyum sağlayacak şekilde yapraklarla kaplıydılar ve yüzleri kamuflajlıydı. Daha fazlası kayaların arkasından ortaya çıktı ve yukarıdaki ağaçlardan atladı, ormanın üstesinden gelebilmek için donanımlıydılar ve oldukça büyük silahlar taşıyorlardı.

Beceri açısından, Karabayrak İleri Karakolu'nun elit kadrosundan aşağı kalmıyorlardı, ancak yüzlerce kat daha iyi donanımlılardı. Dünyadan geri kalanda, böyle bir gücü üretebilecek sadece bir avuç yer vardı.

Yeşilarazi İleri Karakolu’nda da bu güç mevcuttu.

“Bu seferki hasat hiç de fena değil, Aslan Yürekli.” Lidere benzeyen komandolardan biri, ormandan sağ kurtulanlara baktı. “Tamam, onları alıyoruz.”

Gökdoğan bunu anlamamıştı. ‘Hasat fena değil’ mi? O adam ne demek istiyordu? Aslan Yürekli, çorak arazilerden yanında yirmi yabancından başka bir şeyle gelmemişti.

Orman askerlerinin ikisi, grubun etrafını silahlarla kuşattı. Sertçe konuştular. “Siz ahmaklar neye bakıyorsunuz ulan? İçeri girin!"

Gökdoğan sarmaşıklara boğulmuş büyük duvarları ilk kez görüyordu. Duvarın kendisi, eski bir mimari kalıntıydı, bir tür sur gibi uzun ve kalın görünüyordu. Vahanın tehlikelerini çoğunlukla dışarıda tutuyordu.

İleri Karakol önünde belirince, Gökdoğan gördüğü şey karşısında küçük dilini yuttu.

İleri karakolun merkezi eski bir metropoldü, zarafeti zamana yenik düşmüştü ama yine de işe yarardı. Binaların çoğu hala ayakta duruyordu, ancak kötü bir şekilde paslanmış, yosun ve sarmaşıklarla kaplıydı. Binalar kasvetli gecede, sanki gökyüzünden koyu şekiller kesip çıkarılmış gibi görünüyordu ve her nasılsa bu dünyadan değil gibiydi. Karanlığın içinden, insanların sokaklarda koşuşturduğunu belli belirsiz görebiliyorlardı.

Bu ileri karakol, eski bir şehrin kalıntıları üzerine inşa edilmişti. Yeni bir yerleşim yeri yapmak için onun temellerini kullanmışlardı.

Ölçek açısından, Karabayrak İleri Karakolu'nun en az birkaç katı büyüktü. Bu yerin yaklaşık yüzde sekseni, nüfusun çoğunun yaşadığı şehrin etrafında düzenlenmişti. Elli ya da altmış metre boyunda dört ya da beş bin metrekarelik bir bina, daha küçük yapıların üzerinde bir titan gibi yükseliyordu. 

İçeride ışıklar parlıyordu ve burası, Karabayrak İleri Karakolu'nun tamamının içine sığabileceği kadar büyük bir kuleydi.

Burası Yeşilarazi Kalesi olarak adlandırılıyordu ve etrafına dağılmış birçok başka yapıyla birlikte yerleşim yerinin ortasında yer alıyordu. İhtiyatlı bir tahminle, belki de toplam kırk ila elli bin sakini vardı.

“Acele edin, mutantlar!”

Bir düzine kadar cüsseli mutantın kalıntıları ayıkladığı bir kazı alanına getirilmişlerdi. Arada sırada eski bir araç veya yararlı bir malzeme çıkarıyorlardı.

Yeşilarazi İleri Karakolu'nda mutantlar mı yaşıyordu? Çoğu biçim bozukluğu onları asabi yapardı. Onları burada tutmak, saatli bombalarla yaşamak gibi bir şeydi.

Kanlı Kraliçe, Gökdoğan'a sert bir tokat attı ve tuhaf bir bakışla, parmağını uzattı. Gökdoğan işaret ettiği yeri takip ettikten sonra şimşek çarpmışa döndü. Gözleri fal taşı gibi açıldı ve vücudunun her yanından soğuk soğuk terler boşandı.

Yeşilarazi Kalesi’nin bir tarafına, çorak arazi tarzı büyük bir zeplin demirlemişti.

Bu, Gökdoğan'ın bu aracı dördüncü görüşüydü.

İlk görüşü, paralı askerler ile ilk görevinden sonraydı. İkincisi, bu işverenlerin eski meslektaşlarına ihanet ettikleri zamandı. Üçüncüsü, Karabayrak İleri Karakolu'nun istilasındaydı. Siyahlı ucubenin zeplini gözlerinin önünde, buradaydı ve ileri karakol insanlarının hiçbiri bundan rahatsız görünmüyordu. Ne anlama geliyordu bu?

Kendilerini bir tuzağa mı düşürmüşlerdi? İlmeği kendi boyunlarına mı geçirmişlerdi?

Başka ne olursa olsun, zeplin buradaysa, yakınlarda fevtler olduğu anlamına geliyordu. Ama daha önemlisi, üç mutant teğmenin karşılarına çıkabilecekleri ihtimalini görmezden gelemezlerdi!

Gökdoğan fısıldayarak onunla konuştu. “Burası çok tehlikeli. Olabildiğince hızlı sıvışmalıyız.”

Gökdoğan, tam da Kraliçe’yi alıp götürmeye hazırlanırken, ileri karakol askerlerinden oluşan bir kalabalık aceleyle onların önüne koştu. İnsanlar ve mutantlarla dolu bu birlik, hızla grubu kuşattı.

“Onları bağlayın!”

Yeni gelen yirmi kişi direnmedi, hatta bileklerine demir kelepçeler takılırken bile çoktan teslim olmuşlardı.

Aslan Yürekli lidere, “Bu kaliteli bir mahsul,” dedi. “Çorak arazide hayatta kalanların en iyilerinden. Fiyatı -"

Muhafız lideri bir homurtuyla onun sözünü kesti. Bu adamın tavırları katı ve kabaydı. “Fiyatı sen belirlemiyorsun! Önce onları içeri getir! ”

"Ne yapıyorsunuz?"

“Aslan Yürekli, aşağılık herif, beni satıyor musun?!”

Çorak arazililer, öfke ve inkârla bağırıyorlardı. Aniden Gökdoğan ve Kanlı Kraliçe görünüşte elleri boşken, kır saçlı yaşlı adamın neden bu gibi risklere girdiğini anladılar. Malları zaten başından beri yanındaydı; onlar!

Bu pis herif bir köle tüccarıydı!

Bang! Muhafızlardan biri, sürekli ses çıkaran bir çorak araziliye yumruğunu indirdi. “Sıradan çıkma! Şu andan itibaren hepiniz Yeşilarazi İleri Karakolu'nun mülküsünüz. Köleler. Sorun çıkarırsanız, size haddinizi bizzat ben bildiririm.”

İleri karakol muhafızları silahlarını, yirmi yeni satılmış esire doğrulttu.

Hem kanları beyinlerine sıçramıştı, hem de dehşete kapılmışlardı. Şeytani ormandan sağ kurtulduktan sonra hepsi tükenmişti ve isteseler bile savaşamazlardı. Karşılarındaki askerler iyi eğitimli ve donanımlıydılar; bu da onlara kaçma umudu bırakmıyordu.

“Götürün bunları, hepsini kilitleyin!”

Prangalarının takılmasıyla köleler, ördek gibi onları tutsak edenlerin peşi sıra yürümeye zorlandılar.

Gökdoğan ve Kraliçe, onların hallerini çatılmış kaşlarla izlediler. Bu ileri karakol, geldikleri yerden çok daha büyüktü, bu yüzden yetenekli savaşçıların denizde kum kadar yaygın olduğunu varsaymak güvenli olurdu. Plansız kaçmaya çalışırlarsa, hiçbir yere gidemeyeceklerdi. Fakat kaçmaya çalışmazlarsa da, iblisle bir bağlantısı olan bu yerde köle olacaklardı. Burada kalmak açıkça çok tehlikeliydi.

Kaçmak mı? Muhafızlardan uzaklaşabilseler bile nereye giderlerdi? Çevrelerindeki vahanın terörünü unutmamışlardı!