Novel Günleri - Bilgilendirme!

Bölümün tamamını okumak için üye olmalısınız! Üye olmak için tıklayınız.

3. Bölüm Yerel Mutfak

Çevirmen: Clumsy / Editor: Clumsy

Jason elindeki objeye kaşlarını çatarak bakıyordu. Etobur Adamotu şu ana kadarki en cömert canavar çıkmış, yalnızca fazladan bir teneke kıymetli şifalı merhemle sınırlı kalmayıp yeni bir şey daha sağlamıştı.

---------------------------------------------------------

Öğe: [Kan Tarikatı Malası] (demir kademesi, az rastlanır)

Belirli bitki türlerini etkilemesi adına büyülenmiş bir bahçe aleti. (Alet)

Etki: Etobur bitkilerin sağlığını arttırır.

---------------------------------------------------------

Kırmızı ışıltılı siyah bir metalden yapılan mala, göze oldukça kötücül geliyordu. Ekim aleti olarak kullanıldığına dair aşınma izleri taşıyordu ama aynı zamanda ekim dikim işleri için tamamen gereksiz görünen jilet keskinliğinde bir kenarı da vardı.

“Kan tarikatı mı?” Jason, öğenin tanımındaki bu kısmı keyifsizce okudu. “Kim şeytani bir malayla bitki ekip diker ki? Kimin labirenti bu?”

Daha iyi bir seçeneği olmayan Jason, karşısına çıkabilecek yeni canavarları düşünerek keskin uçlu malayı eline aldı. Haritayı bir kez daha kontrol ettikten sonra da silahını sımsıkı tutarak yola koyuldu. Tabii hala bir çift sandalet haricinde çıplak ve malayı nerede tuttuğu konusunda da oldukça dikkatliydi.

Jason, bakışlarını kuyuya çevirdi. Tuğlalardan oluşan bir çemberdi, harcı eskimişti ve ufalanıyordu. Her ikisi de zamanla aşınmış bir tahta kova ile manivela da görünüyordu. Birinin çalıdan bir labirentin orta yerine koyduğunu hayal edebileceği türden rustik, resmedilesi bir yapıydı.

---------------------------------------------------------

Görev: [Garip Bir Diyardaki Yabancı]

Tamamlanan Amaç: Çalı labirentini araştırın. 1/1. [Basit Pantolon] envanterinize eklendi.

Görev Tamamlandı.

100 [Demir Ruh Parası] envanterinize eklendi.

---------------------------------------------------------

Jason yumruğunu havaya kaldırdı ve pantolonu envanterinden çıkarttı. Basit, beyaz bir keten kumaştan yapılmaydı, bacak kısmı dalgalanıyordu, ağı da bir hayli aşağıdaydı ve bir büzme ipiyle tutturulmuştu.

“Mennonitin birinin elinden çıkma bir şalvara benziyor. 1991’de Pensilvanya kırsalında falan mı uyandım ben?”

Moda kaygısını bir kenara bırakan Jason, pantolonu giyinerek şöyle bir yürümeyi denedi. İçi yeterince genişti, şu anki hissi onsuz yürüdüğü zamandan pek de farklı değildi.

“İç çamaşırı için ekstra bir görev alamayacağım herhalde?” Birkaç saniye umutla beklese de herhangi bir pencere belirmedi. “Denemeye değerdi.”

Onca yaratığın saldırısına uğrayan Jason’ın yaraları iyileşmiş olsa da bedeni kan ve merheme bulanmıştı. Dolayısıyla beyaz pantolonu saniyesinde merhem sarısı ve kan kırmızısı karışımına büründü.

Çıplaklık endişesinden kurtulan Jason, artık aklını içerisinde bulunduğu durumun farklı yönlerine verebilirdi. Sıradaki hamlesini düşünmek için kuyunun köşesine oturdu.

Yaşadıklarının imkansız şeyler olduğu kesindi, bu da onu iki farklı ihtimalle baş başa bırakıyordu. Birincisi, zihinsel yetenekleri büyük ölçüde zarar görmüş ve yaptığı şeylere yönelik algısı gerçeklikten büyük oranda sapmıştı. Beyin travması, halüsinojenler ve ciddi bir zihinsel çöküntü söz konusu olabilirdi. Ama bu konuda bilgisi çok az ve gözlem noktası da kesin bir kanıya varamayacağı kadar özneldi. Ancak anladığı kadarıyla bu seçeneklerin hiçbiri mantıklı değildi. Aklı fazlasıyla başında, eleştirel düşünme yeteneği de fazlasıyla yerindeydi. Bilincinde sıçramalar olmuyor, tehlikeye girmiş bir zihinsel durumun tutarsızlıklarını geçiştirmiyordu. Gerçi zihinsel koşullara yönelik bir anlayışa sahip değildi. Delilik de böyle hissettiriyor olmalıydı.

Zihinsel bozukluk hipotezinin en önemli noktası, alternatif senaryonun Jason’ın gerçeklikle ilgili en temel anlayışlarının nefes kesici bir şekilde yanlış ile üzücü bir şekilde eksik arasındaki bir noktada olmasını gerektirmesiydi.

Her halükarda tek seçeneği yaşananlara ayak uydurmaktı. Her şey kafasının içindeyse yaptıklarının bir önemi olmazdı. Ama tersine hepsi gerçekse ve değilmiş gibi davranmaya devam ederse sonuçları ağır olabilirdi. Jason sakinleştirici, derin bir nefes aldı.

“Evet, Jason,” dedi cesaretini toplayarak. “Şimdi ne yapacaksın?”

Er ya da geç bu labirentten çıkmanın bir yolunu bulmak zorunda kalacaktı ama görevinin kuyuya ulaştığında son bulması, kuyunun bir özelliği olduğunun göstergesiydi. İşe kovayı indirmeye yarayan bir ipi ve basit bir çevirme kolu olan ahşap yapı ile mekanizmayı hava şartlarından korumaya yönelik küçük ahşap çatıyı incelemekle başladı. Gerçi ip de kova da fena halde aşınmış olduğuna göre çatının pek işe yaradığı yoktu. Tuğlalar da aynı şekilde harap olmuşken harç her dokunuşunda un ufak oluyordu. Jason, aşağıya bakmak için kafasını kuyuya doğru uzattı. Şaşırtıcı bir şekilde kuyunun iç kısmına aşağıdaki karanlığa doğru uzanan demir basamaklar takılmıştı.

---------------------------------------------------------

Yeni Görev: [Kuyunun Sırları]

Kuyuya inen bir merdiven keşfettiniz. Kuyunun derinliklerini keşfedecek cesarete sahip misiniz?

Amaç: Kuyuyu keşfedin. 0/1.

Ödül: Uyanış taşı.

Bonus Amaç: Ölmeyin. 0/1.

Ödül: Öz.

---------------------------------------------------------

“Ölmeyin mi? Ölmeyin diye görev amacı mı olur?” diyen Jason kafasını salladı.

“Boş versene.”

 - [Kuyunun Sırları] görevini ret mi ediyorsunuz?

Jason tam görevi reddetmek üzereydi ki yakınlardan, çalı labirentinin içerisinden yükselen sesleri işitti.

“Malamı alan adamotunun aurasını takip ettim,” dedi sesi pürüzlü bir adam. “Biri çoktan o şeyi öldürmüş, malamdansa eser yok.”

“Yakaladığımız maceracılardan birinin yancısı mı?” diye sordu bir diğer adam.

“Kimin yancısı olduğu umurumda bile değil,” dedi ilk sesin sahibi. “Onu gebertecek, pişirecek ve bir güzel yiyeceğim.”

“Aslında ben o elf kızının tadına bakmak istemiştim ama hanımım hepsini kurban olarak saklayacağımızı söyledi. Bana sorarsan bu kahrolasıca bir israf.”

“Yok yaaa, elfleri yemesi hiç hoş değil. Pek fazla etleri yok, olanlar da tamamen lifli. Asıl o insan kızı yemek istersin. Yağsız ve körpe.”

“Bilmiyorum Dougall ya; bana bayağı dişli biri gibi geldi. Hem insanı her zaman buluyoruz. Ben birazcık çeşitlilik istiyorum, hepsi bu.”

“Amaan, bunların hepsi lafta zaten.”

Duvarın ardında çömelen Jason, sesler uzaklaşıp yitene dek nefes dahi almadı. İnsan yemenin artıları ve eksileri üzerine gerçekleştirdikleri bu gündelik sohbette elflerin bahsinin geçmesini göz ardı etti. Bu sohbet gerçek miydi, yoksa yalnızca garip bir mizah anlayışı olan heriflerle mi karşı karşıyaydı?

“Yamyamlar mı ki?”

Buna bir süre kafa yordu. Normal şartlarda yamyamlar çılgınca düşünceleri arasında zirveye oynardı ama yaşadığı şu gün düşünülünce hiç değilse aşina olduğu bir korku öğesiydi. Bir müddet daha kafa patlatan Jason, sonunda kuyunun dibine doğru inmeye başladı.

“Nasıl bir tımarhane burası?”

Jason elindeki seçeneklerden hiç hoşnut değildi. ‘Ölme’ gibi aşikar bir amacı olan bir görev harika sayılmazdı ama yamyamların dolandığı bir labirentte körü körüne ilerlemek daha da beterdi. Ne yapacaktı ki? Kendi malalarıyla onlara mı saldıracaktı? Hem onlar iki kişiydi ve zalim bir sülünden çok daha irilerdi. Şeytani tavuk canavarı bile ancak beline geliyordu ki o bile fena gaga darbeleri indirmişti. O sıralar silahı olmayan Jason’ın tavuğun arkasına geçip uzanması ve onu vahşice iki eliyle boğazlaması gerekmişti.

Jason, daha ikinci basamağa yeni ulaşmışken kuyuya inme kararını gözden geçirmeye başladı. Tepedeki tuğlaları bağlayan harç her an dağılmaya hazırdı. Ama sonra kendisinin bir kasap kancasına asılıp sallandırıldığını hayal edince yola devam etti.

“Ürpertici bir kuyuya inmek ya da yamyamlardan kaçmak…” diye mırıldandı keyifsizce. Yüzüncü kez nerede olduğunu, neler döndüğünü ve hangi pis herifin onu bu olayların tam ortasına çırılçıplak halde bıraktığını merak etti. Yukarıdan gelen ışığın giderek azalışına bakılırsa kuyu epey derindi. İç kısımda nem artar, kenarlar kaygan ve ıslak bir hal alırken Jason, soğuk metal basamaklara dikkatlice tutunmayı sürdürdü.

“Kesin lejyoner hastalığı kapacağım.”

Işık dar kuyunun dibine dek nüfuz edemiyor ve Jason tamamen hislerine göre hareket etmeye başlıyordu. Temkinli bir şekilde iniyor, her adımında dikkatlice bir sonraki basamağı arıyordu. Arada bir de gökyüzünde görebildiği tek şey olan, giderek küçülen o mavi çembere bakıyor ve hala orada oluşuyla kendisini rahatlatıyordu.

“Belki de gerçekten yamyam değillerdir,” dedi kendi kendine. “Laf olsun diye öyle söylemişlerdir.”

Pek ikna olamayan Jason, önündeki basamaktaki elini bile zar zor seçebilir halde karanlığa doğru alçalmayı sürdürdü. Ve ayağı sıradaki basamak yerine suyla buluştuğunda dibe ulaşmış olduğunu anladı. Yaptığı bazı deneysel incelemelerle de suyun sandaletlerini buz gibi bir soğuğa maruz bırakacak şekilde ayak bileklerine dek ulaştığını keşfetti. Kuyunun dibiyse düzdü ama en az duvarlar kadar kaygandı. Ayakları kayan Jason’ın kafasını kuyunun duvarına toslamasını engelleyen tek şey, hala basamaklara tutunuyor olmasıydı. Ama sonunda kendisini kuyunun dibine serilmiş halde buldu ve nemli su da yeni pantolonundaki kan ve merhem karışımına katıldı.

“Harika.”

Bu yeni, alçak perspektifin tek avantajı, Jason’ın kendisini halihazırda fazlasıyla karanlık olan kuyudan daha da karanlık bir çembere bakar halde bulmasıydı. Çekine çekine uzandığındaysa oranın sürünerek geçebileceği bir delik olduğunu keşfetti. Buranın kuyu suyunun kaynağı mı yoksa bir çeşit drenaj tüneli mi olduğunu bilemiyordu.

“Hayır,” dedi Jason. “Hayatta oraya girip sürünmem.”

- [Kuyunun Sırları] görevini ret mi ediyorsunuz?

“Bas git!”

Diyen Jason, önce gökyüzünün parlaklığına, sonra da tünelin karanlığına baktı. Ve homurdana homurdana o zifiri karanlık deliği elleriyle yoklamaya başladı.